Toplumun hayatına şekil veren önemli faktörlerden biri de “Görgü ve Görgüsüzlük” dengesidir. Görgü, sosyal hayatta bireyin; iyilik, yiğitlik, dürüstlük ve alçakgönüllülük gibi ruhsal yetkinliğinin belirleyicisidir.

Çünkü; “Cumhuriyet Fazilettir” demiş Atatürk ! Görgüyü, nezaketi, iyiliği, sevgi ve dayanışmayı esas alan bir yönetim sistemi olduğu için…

Çünkü Cumhuriyet; Cumhurun iradesiyle ortaya çıkmaktadır.

Çünkü görgü; bireyin tek başına yaşadığı durumlarda değil; toplumsal yaşama katıldığında, kendini gösterdiği gerçeği göz önüne alınırsa, o zaman Cumhuru oluşturan halk, demek ki fazilet sahibidir. Bunun aksi, Cumhuriyeti faziletli yapmaz. Öyleyse Cumhuriyet; görgülü bireylerden oluşan bir iradenin eseridir.

Çünkü; 16 Nisan Referandumu, 40 yıldan beri sinsice, müslüman insanlarımızı laiklik ilkesi aleyhtarlığı ve Atatürk düşmanlığı paydasında akıl tutulmasına uğratanlarca, önce Cumhuriyeti, daha sonra da laikliği ortadan kaldırma; bunların yerine Saltanat ve Çakma Hilafeti tesis etme sürecinde amansız bir vasıta olarak kullanılacaktır.

İşte bu yüzden sandık başında koyulacak tavır ve çıkacak sonuç ile seçmenler, ‘Tamam mı, devam mı?’ sorusunun yanıtını vermiş olacaktır. Hayır mührü basıp, devam demesi; Faziletli, Cumhuriyet Değerleri’ne sadık, rengi, dini, dili, ırkı, siyasî düşüncesi ve eğilimi, inancı farklı insanlarla Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde birlikte yaşama kararlılığını pekiştirmiş sayılacaktır.

Peki ya sizler?!

Son kararınızı ver(ebil)diniz mi?

Yoksa….

© photocredit

***

munir_kebir2

© Münir Kebir

En sonda söylenmesi gereken bir sözü en başta söylemek, sosyal açıdan görgüsüzlük kabul edilir.
Bu yüzden, gündemin başına geçen, ama geleceği meçhul olan, ” Başkanlık konusu”nu bir tarafgirlik anlayışında irdelemekten kendimi uzak tuttuğum için, yaşamımıza doğrudan ilintili olan bu mevzuya siyasi doktrin şeklinde değil de, sosyal realite açısından yaklaşmayı uygun gördüm.
Bu sayede belki, ”Başkanlık Konusu” politik tercihlerimize dayalı bir değerlendirmeyle değil, bilgiye dayalı, akılcı ve ahlaki çizgi içinde tartışmaya ve bu yönde milletimizin 7 Haziran kararlarını olumlu düşünce içinde vermeleri sağlanır ümidindeyim.

İşte bu yüzden, aşağıda çoğumuzun bildiği birkaç konuyu hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum.

*****

Toplumun hayatına şekil veren önemli faktörlerden biri olan“Görgü ve Görgüsüzlük” üzerinde biraz duralım.


Görgü;
bir kişinin aile,çevre, eğitim ve öğretimiyle edindiği, terbiye ve ahlakının bir sonucu olarak kendini gösteren, söz ve davranışlara ilişkin, toplumdaki kişisel ifadelerindeki uslubu ve somut eylemleridir.

Bu tarife göre; tek başına yaşayan bir insanın, görgülü veya görgüsüz olması herhangi bir netice doğurmaz. Toplumsal yaşama katılımla kendini gösterir. Bu yönüyle “görgü”, sosyal hayatta bireyin; iyilik, yiğitlik, dürüstlük ve alçakgönüllülük gibi ruhsal yetkinliğinin belirleyicisidir.

Görgülü insanlar, eski dilde; ”Fazilet sahibi” günümüzde ise “Erdemli” sıfatlarıyla mevsuf olunurlar.

Bunun tersi olduğunda, görgüsüz insan için, ”Kepaze” sıfatı kullanılır. Ancak, görgüsüz insanın fevri ve de saldırgan bir tutum sahibi olduğu tecrübeyle anlaşıldığı için, bu tür kelime yerine daha hafif sayılan, “asosyal” sıfatı tercih edilir. Kaba ve şiddetin reddiyesi olarak; “Kepazelik” tanımlaması, bireye yönelik olduğu kadar toplum için de kullanılır.

*****

Eski dilde yer alan “Fazilet” sıfatlandırmasını artık pek kullanmıyoruz.

Gençlerimizin hemen hemen hepsi de anlamını bilmez. Ben ”Fazilet” sıfatını, en çok Atatürk’ün; “Cumhuriyet Fazilettir” sözüyle anımsarım. Bundan dolayı, Cumhuriyet benim zihnimde; görgüyü, nezaketi, iyiliği, sevgi ve dayanışmayı esas alan bir yönetim sistemi olarak hep yer almıştır. Çünkü Cumhuriyet; Cumhurun iradesiyle ortaya çıkmaktadır. Görgü; yukarıda belirttiğim üzere, bireyin tek başına yaşadığı durumlarda değil; toplumsal yaşama katıldığında, kendini gösterdiği gerçeği göz önüne alınırsa, o zaman Cumhuru çıkaran halk, demek ki fazilet sahibidir. Bunun aksi, Cumhuriyeti faziletli yapmaz. Öyleyse Cumhuriyet; görgülü bireylerden oluşan bir iradenin eseridir.

Ben ezelden beridir hür yaşadım hüryaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım

Dizelerinde tüm bileşenleriyle kendini hür, bağımsız, özgür olarak tanımlayan Türkiye’de, Cumhuriyetin niteliğine en uygun düşen Fazilet sıfatı isabetli bir tanımlamadır. Özgür olmayan bir insandan
iyilik, nezaket sevgi ve dayanışma beklemek olası mıdır? Öyleyse, zaman zaman ortaya çıkan yönetim sorunlarımız, Cumhuriyetin dışında sosyo-kültürel nitelikli sorunlardır. Bunun da en başta geleni kanımca, kavramları hamaset algısıyla anlamlandırmaktan öteye geç(e)meyişimizdir.

Bir yanda Cumhuriyeti görgü, nezaket, iyilik, sevgi ve dayanışmayı içinde barındıran fazilet kelimesiyle tanımlarken, diğer taraftan şiirin lirik havasına kapılarak özgürlüğümüzü duygularımızı öne çıkararak ilan etmekle yetindiğimiz için, yeri geldiğinde sahip olduğumuz değerleri, sadece “vatan millet sakarya edebiyatı”yla korumaktan öteye geç(e)miyoruz. Bu da bizi toplumsal kargaşaya sevk ediyor.

Cumhuriyet; iktidarın yetkisini cumhurun (toplumun) verdiği vekalete dayanarak kullandığı bir siyasal örgütlenme biçimidir. Bu bağlamda, Monarşik (krallık) olmayan her yönetim biçimi Cumhuriyettir demek yanlış olmaz. Komşularımızdan İran, Irak ve Suriye’yi buna örnek gösterebiliriz.

Detaya/ayrıntıya fazla girmeden, Cumhuriyetin Fazilet sıfatı, Cumhuru içinde barındıran halkın/milletin karşılıklı hak ve özgürlüklerinin, din, dil, cinsiyet, ırk gibi farklılıklarının, insan hakları ekseninde hukuk devleti çatısı altına alınması sayesinde gerçekleşir. Bu tanımlama kısaca Demokrasi olarak ifade edilir. Öyleyse, şiirde yer aldığı üzere Demokratik Cumhuriyet Fazilettir.

Bazıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında demokrasiye rastlanılmadığını ileri sürerek, bu durumu bir eksiklik gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Oysaki yakın tarihimize baktığımızda, Halkımızın Kadın-Erkek %94’ünün okuma yazma bilmediği gerçeği yanında, Cumhuriyetin 1923 yılında kabul edildiği tarihlerde Türkiye’de biri İstanbulda Meclis-i Mebusan, diğeri Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak iki ayrı hükümet hüküm sürmekte ve Ankara Hükümeti içinde dahi saltanat yanlısı tartışmaları sürüp gitmekteydi. Cumhuriyet öyle sandığımız gibi kolay gelmedi diyerek nokta koyalım.

*****

Bu noktadan sonra sözü Haziranda yapılacak, özellik arzeden seçime getirelim. 7 Haziran 2015 tarihi, Türk milleti için, sıradan bir seçim olmayacaktır.

Çünkü, bu seçim; hem 40 yıldan beri sinsice Din kisvesi altında, İslamı nakli bilgilerle sürdüren müslüman insanlarımızı, laiklik ilkesi aleyhtarlığıyla; Atatürk düşmanlığı paydasında akıl tutulmasına uğratarak, önce Cumhuriyeti, daha sonra da laikliği ortadan kaldırmaya ve bunların yerine, Saltanat ve Çakma Hilafeti tesis etmede, Vatikan-CIA (ABD) işbirlikçisi, Fethullah Gülen Cemaatinin paralel yapılanmasının Türkiye üzerinde oynadığı oyununu bilinç düzeyine çıkarmamız gerekir.

Sahne iki perdelidir.
Birinci perde; kendi emirlerine biat eden bir başkan ve bu başkana mutlak itaat eden bir örgütlenmeyi, Demokratik Parti olarak iktidara taşımak, eş zamanlı olarak, ilkokul mezunu dahi olmayan, İzmir/Kestanepazarı camisinde vaazhanlık yapan mürtet (dinden dönmüş) bir şahsiyeti, Fethullah Gülen’i, halk nezdinde itibarlaştırarak,devletin; İdari, Mülki, Adli ve Askeri teşkilatlarını, bu şahsa tam bir teslimiyet içinde olan müritlerinin emrine vermenin hemen ardından, hukuku kullanarak, iktidarın liderini bu çakma halife ve avanelerinin “sulta” ve “çakma hilafet”ine teslim etmek.

Bu tesbit, çoğu insan için komplo teorisi olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden, bu Çakma Halife adayının müritlerine sinsice verdiği talimatını buraya aktarmamız gerekecek;

the-gulen-bir-gladyo-projesi

Ø “Şimdi elalem sizi biliyor. Sizi potansiyel bir tehlike olarak ta biliyor. Plana ulaşılmadan, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken huruc diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer. Türkiye’de devlet yapısı ölçüsüne göre, bütün anayasal müesseseler üzerindeki güç ve kuvveti, üzerinize çekeceğiniz ana kadar her adım, erken sayılır. Böyle… bir yerlerde.. ev açıp, oralarda tıpkı bir örümcek sabrıyla ağımızı kurup, o ağın içine düşecek insanları beklemeyi… orda, icabında mahkemelerin altını üstüne getirip avucunun içine alacaksın. Avukat ta kiralayacaksın, Hakimi de kiralayacaksın. Bunca kalabalık içerisinde bu duygu ve düşüncemi sözde mahremce anlattım. Elinizdeki meyve sularının boş kutularını, dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi, bu düşünceleri de, açık olma yanıyla, çöp kutusuna atıp gideceksiniz. ANLATABİLDİM Mİ!?…. “
( Bir Gladyo Projesi-The GULEN/Kaynak Yayınları TIKLAYINIZ )

Talimat o kadar açık ve net ki, yorumu sizlere bırakıyorum.

*****

Şimdi, Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan RTE’yi kısaca irdeleyelim. Öncelikle bu sinsi, The Cemaat bağlamında ortaya çıkan duruma (vakalara) kısaca değinmek gerekecektir.

17 Aralık 2013 tarihi,AKP’lilere göre; RTE bu cemaat tarafından arkadan hançerlenmiş olarak kabul edilmektedir.

Bu tesbit doğrudur. Ancak bu tesbitin ardından, arkadan hançerlenen bir insanın masumiyetine gölge düşüren ve fitneye yol açan savcılık iddiaları yanında, hepimizin şahit olduğu vakalar ve istifa eden 4 Bakandan biri olan Çevre ve Şehircilik Bakanının ;
“Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın (RTE) talimatıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için, sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum”
şeklindeki beyanı; üzeri örtülecek, sıradan bir vaka değildir.

En hafifiyle, bu olaylar zinciri gerek ülkesel, gerekse uluslar arası büyük bir fitneye yol açmıştır. 30 Mart 2014’ün, RTE’yi Cumhurbaşkanlığına taşıması bu fitneyi ortadan kaldırmaya yetmez. RTE de bu gerçeğin bilincindedir. Ama ne var ki, korunma içgüdüsünün sonucu olarak bu gerçeği bilinçaltına atma yoluna gitmektedir. Bu durum travmatik kişilik bozukluğuna onu günden güne itmektedir. 400 milletvekili talebi, arkadan hançerlenmenin doğurduğu travmanın hezeyana dönüştüğünün açık kanıtıdır. Dolaysıyla,

”Ben herkes uyuduktan sonra geceleri sahile gider ve orada insanlığın başına bela olan doğa üstü varlıkları her gece öldürür ve daha sonra yatağıma dönerim” .diyen bir hezeyan malulünden farksız konumdadır.

*****

Bir yandan Vatikan+CIA örgütlemesi The Cemaat’in ülkeyi ele geçirme sinsi planı, diğer yandan 17 Aralık vakası hem ülkeyi kaosa sokmuş, hem de RTE’nin travma mağduru olarak psikolojisini yerle yeksan etmiştir. Fazilet (erdemlilik), yerini çatışmacı bir rekabet anlayışı içinde saldırı ve küfre bırakmıştır. “Yahu o adam Çarkçı, çarkçııııı” sözleri yetmezmiş gibi, halefi olan Ahmet Davutoğlu, Başbakan kimliğini aklına dahi getirmeden; “Hiç Karganın sesi Bülbül sesi olabilir mi? (….) Partisinin sesi karga sesidir” diyerek, selefinin döktüğü taşları toplamayı Cumhuriyetin gereği gibi görmüştür. İnsanın ruhsal yetkinliğini belirleyen;

Ahlakın övdüğü iyilikçilik, yiğitlik, alçakgönüllülük, doğruluk gibi niteliklerin genel adı fazilet. İnsanın ruhsal yetkinliğidir, şeklindeki tarif karşısında, şu anda korunma içgüdüsünün sevk ve idaresinden başka, ne anayasa, ne ülkenin itibarı ve ne de Demokratik Cumhuriyetin teamüllerinin dikkat-i nazara alındığı (Efgan Ala’nın ben bu anayasayı tanımıyorum sözünü hatırlayınız) RTE’nin de, Davutoğlu’nun da ve AKP hükümet üyelerinin tamamının da sağlıklı düşündüklerini varsaymak, kepazeliği kabullenmekten başka bir şey değildir.

Hiç bir zaman öç alma düşüncesinden hareketle değil, en başta RTE’nin sağlığa kavuşması için el birliği yapmalıyız. Kendisi hiç oy almasa dahi, milletimiz erdemli olmanın gerekliliği doğrultusunda, onun oy al-ma-masını, inanıyorum ki fırsat saymayacaktır. Ona erdemliliğin bir gereği olarak, hiç kimse hasım kesil-me-melidir. Travmatik durumu bunu gerektirir. Tabi ki, ülkenin ve milletin bekası herşeyin üzerindedir, düşüncesi ile önce sağlığına kavuşması ve daha sonra, adalet sağlayan yargı sistemi devreye girmelidir.

Öyleyse bu özetin, özetinin özeti diyebileceğim kapsamda, dilim döndükçe anlatmaya çalıştığım gerçekleri hafife almadan, duygularımızı bir kenara bırakarak; tarafsız, tribün anlayışından uzak, ülkemiz ve bizden sonraki neslimizin bekası ve mutluluğu için, hepimizin öpüp başına koyduğu son söz üzerinde; duygusal değil, şahsi emellerimiz varsa onları da dışarıda bırakarak dikkatle düşünelim.

“Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltmeye bakın; siz doğru gittikten sonra, öte taraftan sapıtanlar size ziyan dokunduramaz. Hepinizin varışı sonunda Allah’adır. O size neler yaptıklarınızı o zaman haber verecektir. (Maide 105)”

Saygılarımla,
İskenderun, 13 Mart 2015.

*

[Bu yazı, 13 Mart 2015 tarihinde, Brüksel’den yayın yapan, Türkiye’de yasaklı Yerelce’de ‘Görgüsüzlüğün hükmettiği bir Türkiye’ye doğru sürüklenmek !’ başlığı altında yayımlanmış ve günümüzün koşullarına uyarlanmıştır!]

Reklamlar