Kendi egemenliğini tek adama devreden iradeye ‘milli irade’ denmez!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Dün, twitter hesabımdan, MHP Milletvekili Sayın Attila Kaya’nın, “Erdoğan’a oy verme” başlığı ile verilmiş bir haberdeki tespitlerine yer vermiş, bu tespitlere katıldığımı ifade etmiştim. Yer verdiğim üç tespitten biri, “Kendi egemenliğini tek adama devreden iradeye ‘milli irade’ denmez” tespiti idi.  Twitter’dan bir izleyicim, rahatsız olduğum bir hitapla, bana sormuş: “Mustafa Kemal Atatürk tek adam mıydı?”

***

O izleyicinin sorusuna, twitter üzerinden de yayınladığım, aşağıdaki cevabı verdim.

“Benim akademik çalışma alanım, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi; savunma, güvenlik, strateji, dış politika konuları ile ilgileniyorum. Soruya cevap verirken, bunların içinde kalmayı doğru bulurum.

Önce ‘tek adam’dan ne anlıyoruz, buna bakmalı…

Tek adam, üç kuvveti (yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı) kontrol eder, elinde tutar. Tek adamlıkta gücün kaynağı, ele geçirilen bu yetkilerdir. Hukuk vardır ama, tek adam, kendisini hukuka bağlı görmez, hukukun üstünde görür, hukuku millete karşı kullanır. Güç, millet ve memleket için değil, tek adam ve çevresi için kullanılır. Tek adamın bütün milleti kucaklama gibi derdi yoktur. Tek adamlık, keyfiliktir. Memleketin ve milletin bütününe karşı sorumluluk duymadan ülkeyi yönetmektir. Ben böyle anlıyorum.

Şimdi Mustafa Kemal Atatürk ne yapmış ona bakalım…

Arka arkaya gelen savaşlarla harap ve bitap düşmüş milleti kucaklamış, Milli Mücadele ateşini bu milletle birlikte yakmıştır. Yoksul, yorgun ve yüreği yaralı bir millet ile, dönemin süper güçlerinin (sözde değil, eylemli olarak) karşısına çıkmıştır. Milleti arkasına alarak, Anadolu’yu işgal eden dönemin süper güçlerine ve bu güçlerin arkasında olduğu diğer işgalcilere karşı çetin bir mücadeleye girişmiştir.

Bu mücadelede, dönemin süper güçleri karşısında, iyi bir diplomasi ve strateji örneği göstermiştir. Asla yalnız kalmamıştır.  Cephe gerisini hep sağlam tutmuştur. Avrupa ülkelerini biribirine karşı kullanmıştır. Sovyetlerden istifade etmiştir. Dünya Müslümanlarından yardım almıştır. Hep kararlılık içinde olmuş,  en kötü anlarda bile yılgınlığa düşmemiş, karşısına aldıklarına yanaşma eğilimi göstermemiştir.

Kurtuluş Savaşı bitmiş, Cumhuriyet kurulmuş ama, bu kez de ortaya; yakıp yıkılmış, varlığı talan edilmiş bir memleket;  yorgun, hasta, yoksul düşmüş, ayağa kalkabilmek ve ülkeyi ayağa kaldırabilmek için yardıma muhtaç bir millet çıkmıştır. O bunu görmüş, önce bir ekonomik seferlik başlatmıştır. O günkü yoksullukta, devleti bugünlere taşıyan, üretime ve istihdama aracılık eden yatırımlara girişmiştir.

Sonra dış ilişkilere eğilmiştir. Milli Mücadelede savaştığı ülkeler ile bu kez dostluk ve iyi komşuluk üzerine anlaşmalar imzalamıştır. Verdiği mücadele bütün Dünyada mazlum milletlere örnek olmuş ve O, bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin uluslararası ilişkilerini geliştirmek için kullanmıştır. Türkiye, saygıyı hak eden, bütün Dünyada saygın bir yere sahip bir ülke olmuştur.

Memleket, imar görmüş ve kalkınma yoluna girmiştir. Millet, yavaş yavaş kendisini toparlamaya ve varlığa kavuşmaya alışmıştır. Fakat bu kez de kendisi hastadır. O hasta hali ile durmamış, Montrö Boğazlar Sözleşmesini ortaya çıkarmış, Hatay’ı ana vatana katmıştır.

İstanbul-Çanakkale denilince hemen herkesin aklına Boğazlar gelir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştu ama, Boğazlar o yıllarda, uluslararası bir Komisyonun yönetimindeydi, Türkiye’nin sınırlı egemenliği söz konusuydu. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bunu ortadan kaldırmıştır. Bugün İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda sefa sürenler bilmeseler de, gerçek budur.

Hatay’ın ana vatana katılması ise, toprak kazancı olmanın çok ilerisinde, İskenderun Körfezi’nin kontrolü için, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ve Kıbrıs Adasındaki hak ve menfaatlerinin korunması için, Anadolu’nun korunması için son derece önemlidir.

Mustafa Kemal, Milli Mücadelede ve sonrasında, askeri, strateji ve diplomasi dehasını göstermiş iken, hasta yatağında bunları da başararak, bir kere daha bütün Dünyanın saygısına ve hayranlığına mazhar olmuştur.

Bunlar, arkasında milletin tam desteği olmadan yapılacak işler midir? Ve bir millet, bir ‘adamı’ nasıl böyle bir mevkie çıkarabilir? Bunları bir düşünmeden, Mustafa Kemal Atatürk hakkında bir yargıya varmak yanlış ya da maksatlı olmaz mı?

Mustafa Kemal Atatürk, kendisini büyük Türk Milleti’ne adamıştır. En büyük zenginliğinin, tek varlığının, bu büyük milletin bir ferdi olmak olduğunu her fırsata dile getirmiştir. Yaptıkları ve söyledikleri, hep biri birlerini doğrulamıştır.

Milli Mücadelenin en sıkıntılı anında, Meclis Hükümeti sistemi uygulanıyorken, Mustafa Kemal’e verilen Başkomutanlık yetkisini bu bağlamda hatırlayanlar olabilir. Ancak bunu hatırlayanlar, bunun bir zaruretten kaynaklandığını, geçici olduğunu, zaruret kalkınca yetkinin geri alındığını da görmelidirler.

Böyle bir tabloda, Mustafa Kemal Atatürk’e, halk arasındaki olumsuz anlamı ile, ‘tek adam’ etiketi yapışabilir mi? Bu bağlamda, mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bey ile Mustafa Kemal Atatürk’ün mukayese edilmesi, vicdanen rahatsızlık verici olmaz mı? Hele bu mukayeseyi, Sayın Erdoğan’a yapılan eleştirileri savuşturmak için yapmak,  ne kadar adil, hakkaniyetli ve vicdani olur?

Aziz Atatürk’ü bu vesileyle bir kere daha rahmetle ve şükranla anıyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Onun sözü ile bitireyim:
Ne mutlu Türk’üm diyene.

* *

Reklamlar