Seçimler sonrasında karşımızda nasıl bir Türkiye Göreceğiz?!

Zamanlama açısından AB’nin Türkiye Raporu’nun yayınlanma günü ve saati ile örtüşen Devlet Bahçeli’nin Erken Seçim çağırısına ilişkin gelişme ile Avrupa ilişkilerini gündemin arka sıralarına itmiş oldu.

Peki erken seçimler Türkiye’nin AB ilişkileri ve AB üyelik perspektifi açısından ne anlama geliyor? Öncelikle bu seçimlerin adil ve güvenli bir şekilde yapılabilmesi, seçim öncesinde muhalif seslere de yeterince propaganda imkânı tanınması ve bu şekilde seçim sonuçlarına gölge düşürülmemesi önemli.

© photocredit

Bunun yanında, bu seçimlerin Türkiye’nin yeni bir siyasi yönetim sistemine adım attığı seçimler olacağını da unutmamak gerekiyor. AB tarafından denge ve denetleme açısından değerlendirildiğinde, yürütmeye orantısız bir güç veren, kuvvetler ayrılığı ilkesini yeterince karşılayamayan, yargı ve yasama üzerinde yürütmenin hâkimiyetini tanıyan bir sistem olmakla eleştiriliyor.

Brüksel’de de üç aşağı beş yukarı Türk Halkı’nın sorular soruluyor, beklentiler sıralanıyor. Türkiye bu yeni sisteme geçtiğinde, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlükler açısından AB kriterlerini karşılamayan bir sisteme mi geçmiş olacak? Yoksa OHAL’in bugüne kadar devam etmesine yol açan güvenlik sorunlarını yeni ve güçlendirilmiş bir yönetim ile aşarak, yeniden AB reform gündemine geri dönecek mi?

AB hedefi doğrultusunda, sistemin daha demokratik, kuvvetler ayrılığı ve denge ve denetleme ilkelerine uyumlu olması, temel hak ve özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması ve hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması için adımlar atılacak mı?

Peki Brüksel ve Strasbourg’un Seçim öncesi sıraladığı ama Seçim sonrasını hedefleyen önemli diğer beklentileri neler?

***

Erken Seçim Öncesinde AB Raporunun Düşündürdükleri

cigdem_nas

©Doç.Dr.Çiğdem Nas

17 Nisan 2018 tarihinde Avrupa Komisyonu’nun her yıl aday ülkeler için hazırladığı ülke raporlarının açıklanmasını beklerken, beklenmedik bir olay gerçekleşti. MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin olağan grup toplantısında seçimlerin erkene alınması çağrısında bulundu. Herkesin konuştuğu ama henüz adı koyulmamış erken seçim ihtimali gündeme bomba gibi düştü. Zaten yirmincisi yayınlanan AB raporları artık eskisi gibi ilgi yaratmıyordu. Ancak zamanlama açısından raporun yayınlanma günü ve saati ile örtüşen bu flaş gelişme ile iyice gündemin arka sıralarına itilmiş oldu. Devlet Bahçeli’nin açıklamasında telaffuz ettiği tarih Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinden sonra daha da erkene çekildi ve Cumhurbaşkanının da onay verdiği erken seçimlerin 26 Haziran 2018 tarihinde yapılmasına karar verildi. Bu bültenin yayınlandığı tarihte, seçimlere iki aydan az bir süre kalmış olacak. Türkiye’de ilk kez yapılacak olan Başkanlık seçimlerinin yanı sıra genel seçimler de aynı tarihte yapılacak.  Seçim öncesi partilerin Başkan adayları, kurulan ittifaklar, karşılıklı ithamlar, eleştiriler vs. seçimin son derecede sıcak bir ortamda gerçekleşeceğini gösteriyor. Umudumuz, herkesin hür iradesi ile oyunu kullanarak vatandaşlık görevini barış ve huzur ortamında yerine getirebileceği, adil ve tüm ülkemiz için olumlu sonuçlar doğuracak bir seçimin gerçekleşmesi.

Türkiye’de erken seçim kararı alınması sonrasında, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi konuyla ilgili bir açıklama yayınladı. Türkiye’nin 1950’den beri üyesi olduğu Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) bu açıklamada Seçim Kanunu ve ilgili kanunlarda seçimlerden kısa bir süre önce değişiklik yapılması, seçime OHAL şartları altında gidilmesi gibi konulardaki endişelerini dile getirerek, bu durumun seçim güvenliği ve meşruiyetini olumsuz etkileyeceğini savundu. Gerek Başbakan Yıldırım, gerekse AB Bakanı Çelik bu açıklamaya sert tepki gösterdi. Öte yandan, Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyinin bizatihi siyasi bir yapı olduğu ve demokratik koşullar, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanında oluşturduğu hukuk ve içtihat ile yol gösterici niteliğe sahip olduğunun da göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Peki erken seçimler Türkiye’nin AB ilişkileri ve AB üyelik perspektifi açısından ne anlama geliyor? Öncelikle bu seçimlerin adil ve güvenli bir şekilde yapılabilmesi, seçim öncesinde muhalif seslere de yeterince propaganda imkânı tanınması ve bu şekilde seçim sonuçlarına gölge düşürülmemesi önemli. Bunun yanında, bu seçimlerin Türkiye’nin yeni bir siyasi yönetim sistemine adım attığı seçimler olacağını da unutmamak gerek. AB tarafından denge ve denetleme açısından değerlendirildiğinde, yürütmeye orantısız bir güç veren, kuvvetler ayrılığı ilkesini yeterince karşılayamayan, yargı ve yasama üzerinde yürütmenin hâkimiyetini tanıyan bir sistem olmakla eleştirilmişti.

Türkiye bu yeni sisteme geçtiğinde, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlükler açısından AB kriterlerini karşılamayan bir sisteme mi geçmiş olacak? Yoksa OHAL’in bugüne kadar devam etmesine yol açan güvenlik sorunlarını yeni ve güçlendirilmiş bir yönetim ile aşarak, yeniden AB reform gündemine geri dönecek mi? AB hedefi doğrultusunda, sistemin daha demokratik, kuvvetler ayrılığı ve denge ve denetleme ilkelerine uyumlu olması, temel hak ve özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması ve hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması için adımlar atılacak mı? Türkiye’nin AB perspektifini tekrar güçlendirmesi ve demokratikleşme rotasına geri dönmesi kuşkusuz ki sadece Türkiye içindeki gelişmelere değil, bölgedeki ve AB’deki gelişmelere ve demokrasinin tüm dünyadaki gerileme trendinin geleceğine de bağlı. Herşeyden öteye, Türkiye’nin yeniden demokrasi gündemine geri dönmesinde vatandaşın ve örgütlü sivil toplumun da rolü olduğunu unutmamalıyız. Demokrasimiz ve cumhuriyetimize sahip çıkmalı ve siyasetçileri de bu yönde teşvik etmeliyiz. Demokratik vicdan ve duyarlılığa sahip olmayan toplumlarda bu değerlerin kök salması mümkün değil.

2018 Türkiye Raporu Neler Söylüyor?: Bardağın Dolu Olan Kısmı

Yukarıda da değinildiği gibi, Avrupa Komisyonu aday ülkeler hakkında 1998’den beri her yıl rapor yayınlıyor. Bu seneki rapor Türkiye için hazırlanan 20’nci rapor. 2017’de Komisyon ilk defa olarak yıllık raporunu yayınlamadı ve raporları artık Baharda yayınlayacağını açıkladı. Dolayısıyla, Türkiye’nin yanında Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan için de hazırlanan ülke raporları 18 aylık bir süreyi değerlendirdi. Raporlar Avrupa Komisyonu’nun 2015 yılında başlattığı yeni metodoloji kapsamında ülkelerdeki durumun siyasi ve ekonomik kriterler ve müktesebat başlıkları açısından değerlendirilmesinin yanında, her alandaki mevcut durumu ve son 1,5 yıldaki gelişmeyi özetliyor ve önümüzdeki süreçte ilerleme sağlanması için neler yapılması gerektiğini tavsiyeler halinde ortaya koyuyor. Bu açıdan, Türkiye’nin Helsinki Zirvesi’nde aday ülke olarak ilan edilmesinden sonra reform sürecini yönlendirmek için AB tarafından sunulan “katılım ortaklığı belgesi” mantığına uygun açık ve net hedefler de her alanda belirtilmiş. Ancak Avrupa Komisyonu Türkiye’nin müzakere sürecini canlandırmak için neler yapılması gerektiği, Kıbrıs sorunu kaynaklı blokaj ve siyasi engellemelerin nasıl aşılabileceği konularında yeni bir öneri getiremiyor. Örneğin, Türkiye’nin tabiri caizse, en düşük not aldığı ve hatta ikmale kaldığı hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü alanlarını ilgilendiren ve Güney Kıbrıs tarafından açılması engellenen yargı ve temel haklar faslının açılması çağrısında bulunamıyor.

Bu seneki raporun, şimdiye kadar Avrupa Komisyonunun Türkiye hakkında kaleme aldığı en sert rapor olduğu iddiaları basında yer aldı. Raporun oldukça eleştirel olduğu ve Türkiye’de gerileme olduğu ifade edilen konu başlıklarının önceki raporla karşılaştırıldığında çok daha fazla olduğu görülüyor. Öte yandan, bardağın dolu olan kısmına bakarsak, Komisyonun eleştirilerine rağmen, müzakerelerin askıya alınması yönünde bir çağrı yapmamasının önemli olduğu söylenebilir. Komisyonun, Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı tespitine rağmen, Avrupa Parlamentosu ve Avusturya gibi bazı Üye Devletlerin üyelik müzakerelerini durdurma çağrılarına uymayarak, müzakerelerin askıya alınması teklifinde bulunmaması, sürecin hâlâ kurtarılabilir durumda olduğunu gösteriyor. Ancak eğer süre, gerçekten kurtarmak ve tekrar rayına sokmak isteniyorsa, o zaman buna yönelik somut adımlar atılması ve Komisyon raporunun ciddiyetle incelenmesi gerekecek. Üyelik müzakereleri fiilen durmuş durumda. Ancak üyelik müzakerelerinin resmen durdurulması ya da askıya alınmasına yönelik bir kararın alınmamış olması önemli bir fark yaratıyor. Çünkü böyle bir karar alınmış olsa idi, müzakereleri tekrar başlatmak için tüm Üye Devletlerin oybirliği ile yeniden karar vermesi gerekecekti.

Müzakerelerde yeni fasıllar açılabilse dahi, açılması mümkün olan 3 fasıl bulunmakta. Bunlar sosyal politika ve istihdam, rekabet politikası ve kamu alımları fasılları. Türkiye’nin AB’ye açılmasını önerdiği fasıllar olan yargı ve temel haklar ile adalet, özgürlük ve güvenlik fasılları ise hâlihazırda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Konsey’deki engellemesi sebebiyle açılamıyor.2006’da Bakanlar Konseyi’nin Türkiye’nin Güney Kıbrıs bandıralı taşıtları liman ve havalimanlarına kabul etmemesi sebebiyle aldığı yaptırım kararı sonucunda 8 faslın askıya alınması ve hiçbir faslın geçici olarak kapatılamıyor olması hali devam ediyor. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu halledilmeden müzakerelerin gerçek anlamda ilerlemesi mümkün değil. Ancak Türkiye’nin demokrasi gündemine geri dönmesi, yolsuzlukla mücadeleden, sosyal haklara, medya özgürlüğünden kamu alımlarına kadar nerdeyse tüm politika alanlarında AB kriterlerine uyum hedefine yeniden işlerlik kazandırması, Türkiye’nin AB ve Avrupa için bir yük değil, bir kazanım olacağı düşüncesini güçlendirmesi açısından AB ile olan tüm süreçleri yeniden hızlandıracaktır. AB sürecinin bu şekilde yeniden canlandırılması ise Türkiye’nin 2023 hedefleri dâhil olmak üzere gelişme ve kalkınma gündemine ağırlık vermesine katkıda bulunacaktır.

2018 Türkiye raporu, Komisyon Başkanı Juncker’in Türkiye’nin “dev adımlar” ile Avrupa’dan uzaklaştığı ifadesi ile uyumlu bir şekilde, Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı tespiti ile başlıyor. Türkiye’de olağanüstü hal uygulamaları eleştirilirken, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, medya, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, usuli haklar ve mülkiyet hakkı, yargının bağımsızlığı, kamu hizmetleri ve insan kaynakları yönetimi, piyasa ekonomisi ve iş ortamı, sosyal politika ve istihdam, bilgi toplumu ve görsel ve işitsel politika ve dış ilişkiler alanlarında geriye gidiş olduğu ifade ediliyor. Geriye gidişi ifade eden “backsliding” tanımlaması ilk olarak 2014 yılındaki raporda Komisyonun terminolojisine girmişti. O zaman sadece kamu alımlarındaki durumu tarif etmek için kullanılan bu terim, 2015 raporunda ifade, medya ve internet özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü alanlarında da kullanılmış, 2016’da bu alanlara kamu hizmeti ve insan kaynakları yönetimi, yargının bağımsızlığı, iş ortamı ve işkence ve kötü muamelenin önlenmesi de eklenmişti. Bu seneki raporda ise bu alanlara ilk defa olarak müktesebat fasılları olan bilgi toplumu, sosyal politika ve dış ilişkiler alanlarının eklenmesi Türkiye’nin AB stratejisi açısından alarm vericidir.

Türkiye’nin siyasi kriterler yanında genel ekonominin gidişatı ve bazı müktesebat başlıklarında AB kriterlerine uyumlu olmadığının belirtildiği 101 sayfalık raporun vurguladığı bazı önemli noktalar şunlar:

⚖ OHAL kapsamında Kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile savunma hakkı dâhil olmak üzere medeni ve siyasi hakların kısıtlanması, polis ve savcılık yetkilerinin artırılması, kamu görevlilerinin ihracı, bazı kuruluşların kapatılması ve mallarına el koyulması

⚖ KHK’lar kapsamında alınan bu kararların orantılı olup olmadığı yönünde şüphelerin olması

⚖ KHK’ların yargı denetimine açık olmaması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvenceye alınan adil yargılanma, etkili hukuk yoluna başvurma ve mülkiyet hakkı gibi hakları etkilemesi

⚖ Önemli yasa maddelerinde değişiklik yaptığı için OHAL sonrasında da devam edecek etkilerinin bulunması: mülkiyet hakları, yerel yönetimler, kamu yönetimi, görsel işitsel politika alanları

⚠ Rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması gibi OHAL ile doğrudan ilgili olmayan konuları da kapsaması

⚖ OHAL kapsamındaki tutuklamaların sadece FETÖ (“Türk makamları tarafından darbe girişiminden sorumlu terör örgütü olarak belirtilen Gülen hareketi” deniyor) ile sınırlı kalmaması ve muhaliflere yönelmesi

⚖ Çok sayıda kamu görevlisinin ihracının devlet ve kamu görevlileri arasındaki güven ilişkisini zedelediği iddiası ve idari süreçlerin şeffaf olmaması

⚖ Ocak 2017’de yapılan iyileştirme ile gözaltı süresinin 30 günden 7 güne indirilmesi (7 gün daha uzatılabilir) ve avukat erişiminin 24 saatle sınırlanması

⚖ Temmuz 2017’de kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunun şeffaflığının artırılması ve kararlarının arkasında açık bir gerekçelendirme olması

⚠ Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 2005’ten beri kapalı olan izleme prosedürünü yeniden başlatması

⚠ Nisan 2017’de referandum ile kabul edilen Anayasa Değişikliklerinin Venedik Komisyonuna göre denge ve denetleme ve yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrımı açısından yetersiz görülmesi, Türkiye’nin uyum sürecinde denge ve denetlemeyi geliştirmek ve demokrasinin temellerini korumak için gerekli adımları atması

⚠ Nisan 2016 referandumu genel olarak düzenli bir şekilde gerçekleştirilse de, OHAL koşulları altında yapılması, muhalefete medyada yeterli yer verilmemesi ve temel haklar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle eşit bir ortamda yapılmaması

⚠ OHAL’de Parlamentonun yasama işlevinin azaltılması

⚠ Siyasi gerilimin derinleşmesi sebebiyle Parlamentoda diyalog ortamının daha da daralması

⚖ HDP’li milletvekillerinin tutuklanması ve 10 üyenin milletvekilliğinin düşürülmesi

⚠ Meclis dokunulmazlığının güçlendirilmesi ve milletvekillerinin ifade özgürlüğünün sağlanması gereği

⚠ Temmuz 2017’de kabul edilen TBMM’nin yeni tüzüğünün yasamanın kapsayıcılığı ve kalitesi üzerindeki olumsuz etkileri

⚠ Parlamentonun yürütme üzerindeki gözetiminin daha da gerilemesi

⚠ Bakanlar Kurulu ve Milli güvenlik Konseyi’ni yöneten Cumhurbaşkanının iş ve dış politikada belirleyici olması, KHK’lar ile çeşitli yetkilerin Cumhurbaşkanlığına geçmesi ile cumhurbaşkanlığının ağırlığının daha da artması

⚠ Belediye başkan ve başkan yardımcılarının tutuklanması ve çeşitli belediyelere kayyum atanması ile yerel demokrasinin zayıflaması

⚖ Sivil toplum üzerindeki baskılar ve özellikle temel haklar aktivistlerinin tutuklanması sebebiyle sivil toplumun gerilemesi

⚠ 15 Temmuz sonrasında yapılan değişiklikler ile ordu üzerinde yürütmenin denetiminin artması

⚠ Parlamento ve yargının güvenlik ve istihbarat güçleri üzerindeki denetiminin çok sınırlı olması

⚖ Doğu ve Güneydoğuda güvenlik ortamının bozulması, terörle mücadele hükümetin meşru hakkı iken insan hakları, hukukun üstünlüğü, temel haklar ve orantılı güç kullanımının da hükümetin sorumluluğu olduğunun hatırlatılması

⚖ Kayıp şahıslar, toplu mezarların açılması ve yargısız infazların araştırılması konusunda hâlâ kapsamlı bir yaklaşımın olmaması

✔ 3,4 milyon Suriyeli ve 345 bin diğer ülke vatandaşları olmak üzere, 2017 sonunda Türkiye’nin 3 yıl üst üste dünyada en fazla sığınmacı barındıran ülke olması

⚠ Kamu hizmeti ve insan kaynakları yönetiminde ciddi gerilemenin olması

⚖ Kamudan ihraçlarda etkili hukuk yolunun açılmaması ve idari adalet ve tazminat hakkı arama konularında yönetimin hesap verebilir olmaması

✔ E-hükümet-e-devlet alanında önemli ilerleme kaydedilmesi

⚠ Kapsamlı bir kamu yönetimi reform stratejisi olmaması

⚠ Yasalar ve kanuni reformlar öncesinde sistematik kamusal danışmalar ve düzenleyici etki analizlerinin yapılmaması veya yapıldıysa da kamuya açıklanmaması

⚠ OHAL Komisyonunun etkili bir hukuk yolu haline getirilmesi; kamunun üst idari pozisyonları için liyakate dayalı, rekabetçi bir işe alma sistemi oluşturulması; yasa teklifleri ve planları için düzenleyici etki analizlerinin sistematik olarak yapılması ihtiyacı

⚠ Türkiye’nin tutarlı bir politika oluşturma sisteminin olması; Planlama, izleme ve raporlama sürecinde bazı eksikliklerin olması; Politika ve mali planlama arasında sistematik bağlantı olmaması

⚠ Türkiye’nin kapsamlı bir kamu maliyesi reform programının olmaması ve bütçede şeffaflığın geliştirilmesi ihtiyacı

⚖ Türkiye’nin yargının işleyişi alanında AB müktesebatına uyumda erken bir aşamada olması; Bu alanda ciddi geriye gidiş olması ve bir önceki raporda yer alan tavsiyelerin yerine getirilmemesi.

⚖ Yargının bağımsızlığının güvence altında olmaması

⚖ Yargıda açılan davaların sayısı karşısında yargı sürecinin uzaması, iş yükü ve gecikmeler

⚖ Yolsuzlukla mücadele alanında soruşturma, takibat ve hüküm aşamalarında yeterli sonucun alınmaması

⚖ Özellikle yerel idareler, tapu, kamu alımları, inşaat ve ulaştırma, kamu özel sektör ortaklığı gibi alanlarda yolsuzlukla mücadelenin güçlendirilmesi ihtiyacı

⚖ Bağımsız bir yolsuzlukla mücadele kurumunun oluşturulması hususu

⚖ İfade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, usuli haklar ve mülkiyet hakları alanlarında ciddi geriye gidiş gözlemlenmesi

⚖ Gazeteci, insan hakları savunucuları ve muhaliflerin faaliyetlerine karşı katı kısıtlamalar

⚖ İnsan hakları ve özgürlüklerden sorumlu kuruluşların parçalı yapısı ve bağımsızlıklarının sınırlı olması

Rapor, Türkiye’nin atması gereken adımlar konusunda da tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu tavsiyeler arasında aşağıdaki noktalar öne çıkmaktadır:

⚠ OHAL’e son verilmesi, temel hak ve özgürlüklere saygının güvence altına alınması, alınan tüm önlemlerin orantılılık ve gereklilik ilkelerine uygun olması

⚖ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olan, duruşma öncesi tutuklamaya son verilmesi

⚖ Masumiyet karinesi, suçun şahsiliği, yasal katilik, savunma hakkı, adli yargılanma hakkı, temyize gitme hakkı, silahların eşitliği gibi ilkelere saygı

⚖ Ceza ve terörle mücadele kanun ve uygulamasının Avrupa standartları ve AİHM içtihadı ile uyumlu hale getirilmesi

⚖ Kötü muamele ve işkence iddialarının ivedilikle araştırılması

⚖ Tutuklu yargılanmakta olan gazeteci, insan hakları savunucuları, yazar ve akademisyenlerin serbest bırakılması

⚠ Medya üzerindeki baskı ve müdahalelerin durdurulması

⚖ İfade özgürlüğüne uygun olmayan kısıtlamalar getirilmekten kaçınılması

⚖ Terörle mücadele, ceza kanunu, internet kanunu gibi mevcut yasaların Avrupa standartları ile uyumlu olmasının sağlanması, ifade özgürlüğünü engellemeyecek şekilde uygulanması ve orantılılık ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin güvence altına alınması.

Raporun ekonomik kriterler ile ilgili bölümünde Türkiye’de işleyen bir piyasa ekonomisi olduğu ve yüksek büyüme oranlarının kaydedildiği teslim edilmekle birlikte, makroekonomik dengesizlikler, enflasyondaki artış ve cari işlemler açığına dikkat çekilmekte ve bu sorunların ekonomiyi dış şoklara fazlasıyla açık hale getirdiği not edilmektedir. Ekonomide devlet müdahalesinin artması ve şirketlere yönelik el koymaların genel ekonomi ve iş ortamında bir geriye gidiş anlamına geldiği tespitinde bulunulmaktadır. Bunun yanında dış ilişkiler faslı ile ilgili olarak, Türkiye’nin gümrük birliği çerçevesinde AB’nin ortak gümrük tarifesini uygulama yükümlülüğünü yerine getirmemeye başladığı ve üçüncü ülkelere karşı uyguladığı gümrük tarifesinde AB ortak gümrük tarifesinden saptığı ileri sürülmektedir. Bu durum gümrük birliğinin güncellenmesi sürecinin bir an önce başlatılması ihtiyacını gündeme getirmektedir.

Sonuç olarak, aday ülke olarak Türkiye’nin AB sürecinde ciddi sorunlar olduğu görülmektedir. Müzakerelerin fiili olarak durma noktasına gelmesi üyelik hedefinin inandırıcılığını ortadan kaldırmış ve Türkiye’de karar alıcıları AB sürecini canlandırma konusunda herhangi bir şevklerinin kalmaması noktasına getirmiştir. Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında giderek artan güvenlik endişeleri, terörle mücadele, Suriye savaşının yansımaları gibi konular ülkenin içinde bulunduğu genel atmosferi değiştirmiş ve AB üyelik hedefi tali bir konu haline gelmiştir. Oysa Türkiye’nin kalkınması, demokratikleşmesi ve refah toplumu haline gelmesi gibi hedefler AB üyelik hedefi ile doğrudan örtüşmektedir. Bu açıdan AB üyelik hedefinin tekrar gündemin üst sıralarına alınması ve reform sürecinin yeniden canlandırılması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin tam üyelik için mücadelesinden vazgeçmesi veya bu mücadelede gereğini yapmaması yani reform, ilerleme ve entegrasyon üçlemesini bir kenara atması AB’de Türkiye’nin üyeliğini istemeyen çevrelerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu çevrelerin Türkiye’nin kaderini tayin etmelerine izin verilmemeli, seçimlerin hemen sonrasında, Türkiye’nin de bir parçası olduğu Avrupa değerleri ve AB normları doğrultusunda güçlü, şeffaf ve demokratik bir yönetişim sistemi ile süreç yeniden canlandırılmalıdır.

Reklamlar