…Ve «Suya Düşen» Aşırı Sağın Yenilgisi Algısı!

© photocredit

***

Avusturya ve Çekya Genel Seçimleri

©Selvi Eren

Konuya İlişkin:
Sağcı Popülist Söylemlerin Nedenleri ve Etkileri

Hollanda genel seçimlerinde Geert Wilders ve Fransa’daki cumhurbaşkanlığı yarışında Marine Le Pen, AB içinde yükselen popülist ve AB şüphecisi görüşlerin liderliğini üstlenmişti. Her ne kadar her iki lider de zafere politik kariyerlerinde hiç olmadığı kadar yaklaşmış olsalar dahi AB yanlısı liberal politikacıların gerisinde kalmaları, AB liderleri tarafından sevinçle karşılanmıştı. Brexit’in kurucu ülkeler için örnek teşkil etmeyip AP Başkanı Tajani’nin deyimiyle bir “anomali” olarak kalacağı yönünde yorumlar yapılmıştı. Şüphesiz ki sadece Avrupa bütünleşmesini değil, ülkelerin ulusal siyasal sistemini de tehdit eden popülist liderlerin yenilgisi, AB liderlerine Avrupa’nın geleceğine odaklanmaları konusunda gereken özgüveni sağladı; ancak, sadece kısa bir süre için. Nitekim 24 Eylül’de Almanya’da, 15 Ekim’de Avusturya’da ve son olarak da 20-21 Ekim’de Çekya’da gerçekleştirilen seçimlerde popülist politik söylemleriyle ön plana çıkan siyasi partiler ve politikacılar dikkat çekici şekilde yüksek oy oranları elde etti.

Bu anlamda yenilgiyi nasıl tanımladığımızı yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Fransa ve Hollanda’da en yüksek oyu alamadığı için yenildiği düşünülen aşırı sağ görüşlü partiler (PVV ve FN) aslında her iki ülkede aşırı sağ ideolojinin İkinci Dünya Savaşı’ndan beri aldığı en yüksek oy oranını elde etti. Aşırı söylemlerin, AB’nin kurucu ülkelerindeki ulusal politika kültürünü ve Avrupa bütünleşmesini kökten tehdit etmesinin söz konusu partilerin başarılarının önünde bir bariyer oluşturduğunu söylemek gerekiyor. Aynı şekilde 24 Eylül’deki Almanya federal seçimlerinde popülist ve ılımlı AB şüphecisi AfD’nin parlamentoya girmeyi başaran üçüncü parti olması, Hollanda ve Fransa’daki dinamiklerle benzer özellikler taşıyor. Bunula birlikte aşırı sağ görüşleri muhalefette tutmayı başaran Batı Avrupa’daki siyasi ve ekonomik dinamikler, Orta Avrupa’ya gelindiğinde yerini merkez sağ ile aşırı sağ arasında gelişen popülist söylemlerin liderliğine bırakıyor.

Aşırı Sağın Yenilgisi Algısı Suya Düşerken

Siyasi dönüşümlerin yaşandığı Avrupa ülkelerinde, krizlerin yarattığı ciddi memnuniyetsizliklerle birlikte merkez sağ ile aşırı sağ arasındaki siyasi görüşlerin politik arenada güçlenmesine neden olan ideolojik bir boşluk oluşmuş durumda. Artan göçmen sayısı ve AB’ye duyulan güvenin azalmasının tetiklediği korumacı ve milliyetçi görüşler, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren oluşan siyasi kültürü değiştirmeye başladı bile. 2016 yılında Avusturya’da ve geçtiğimiz aylarda Fransa’da gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 60 yılı aşkın ülkeyi yöneten merkez sağ ve merkez sol görüşlü adaylar daha ilk turda siyasi arenadan çekilmek zorunda kalmıştı. Aynı senaryonun Avusturya ve Çekya seçimlerinde de karşımıza çıktığını görüyoruz. Ancak çok ciddi bir farklılığı vurgulamak gerekiyor: Avusturya ve Çekya’daki seçimlerde ülkenin ana akım partilerini geri planda bırakan popülist ve aşırı sağcı siyasi partiler, en yüksek oyu alarak lider konuma yükselmeyi başardı (Bkz. Tablo 1 ve Tablo 2).

Tablo 1: 15 Ekim 2017 Avusturya Genel Seçimleri
Katılım Oranı: Yüzde 80
Meclisteki Sandalye Sayısı: 183

15 Ekim Pazar günü gerçekleşen Avusturya seçimlerinde eski Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz liderliğindeki Avusturya Halk Partisi (ÖVP), oyların yüzde 31,5’ini elde etti. Mayıs ayında partinin liderliğini devralan 31 yaşındaki Kurz, politik söylemini İslam ve göç karşıtlığı üzerine kuruyor. Aşırı sağcı, ılımlı AB şüphecisi Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) söylemlerini benimsediği belirtilen eski Dışişleri Bakanı aynı zamanda karizmatik bir lider imajı çiziyor. 39 yaşında Fransa Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron gibi Kurz da seçimlerden önceki aylarda hızlı bir şekilde daha fazla vatandaşın kendisine oy vermesini sağlayarak seçimlerde birinciliği elde etti. Yapılan anketler, ÖVP’ye birinciliği getiren oyların Kurz’un aşırı sağa kayan İslam ve göç karşıtı siyasi söyleminin yanında karizması sayesinde elde edildiğinin altını çiziyor. 183 milletvekilli mecliste hükümet kurabilmek için en az 92 sandalyeyi kazanmak gerekiyor; bu nedenle de 62 sandalye kazanan Kurz’un partisinin bir siyasi partiyle koalisyon hükümeti kurması şart. 10 yıldan fazla süredir Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) ve muhafazakâr ÖVP’nin koalisyon hükümetiyle yönetilen ülkenin yeni dönemde aşırı sağ bir koalisyon tarafından yönetileceği neredeyse kesinleşti. Merkez sol SPÖ’nün 52 sandalye kazanarak ikinci olmasına rağmen muhalefette kalacağı, 51 sandalye elde eden aşırı sağ FPÖ’nün ise hükümet ortağı olacağı konuşuluyor. Bu bağlamda, ülke yönetiminin çok net bir şekilde aşırı sağ ideolojisine doğru kaydığı ve yükselen göçmen ve İslam karşıtı popülist fikirlerin vatandaşların çoğu tarafından desteklendiği görülüyor. Nitekim seçimlerden önce merkez sol SPÖ’nün gerektiği takdirde aşırı sağ FPÖ ile koalisyon kurabileceğini açıklaması da sol ideolojinin de popülist söylemlerin etkisinde kaldığının önemli bir göstergesi.

FPÖ koalisyonunun AB bünyesinde nasıl tepkiler doğuracağını aşağı yukarı tahmin etsek de günümüz bağlamında verilecek tepkilerin etkisinin oldukça az olacağını söyleyebiliriz. 2000 yılında Jörg Haider liderliğindeki FPÖ, ÖVP ile koalisyon hükümeti kurduğunda AB diplomatik yaptırımlar uygulamıştı. Benzer şekilde, bu sefer aşırı sağ ve popülist söylemleri benimsemiş bir ÖVP ile yeniden karşı karşıyayız. Geçen seneki çekişmeli cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turda ana akım partileri elemeyi başaran FPÖ adayı Norbert Hofer’in ikinci turda da çok ciddi bir oy oranı elde etmesine karşın cumhurbaşkanlığı yarışını çok az bir farkla Yeşiller Partisi’nin eski lideri Alexander Van der Bellen kazanmıştı. Bu anlamda cumhurbaşkanlığını elinden kaçıran FPÖ’nün -her ne kadar seçim döneminde Kurz’u kendi parti söylemlerini çalmakla suçlamış olsa da- hükümette yer alma şansını kaçırmayacağını söyleyebiliriz. Bunun dışında belirtmek gerekiyor ki, göç ve İslam karşıtı aşırı sağ söylemlerin siyasi arenada büyük başarı kazandırması önümüzdeki günlerde FPÖ’nün politik etkisinin artacağının ve yenildiği varsayılan popülist ve AB şüphecisi söylemlerin süreceğinin de habercisi.

Tablo 2: 20-21 Ekim 2017 Çekya Genel Seçimleri
Katılım Oranı: Yüzde 60,8
Meclisteki Sandalye Sayısı: 200

20 ve 21 Ekim 2017 tarihlerinde Çekya’da gerçekleştirilen seçimleri incelediğimizde de aşırı sağ görüşlerin oldukça yüksek oylar aldığını görüyoruz. Ülkenin ikinci zengini olması ve ABD Başkanı ile benzer siyasi söylemi nedeniyle “Çek Donald Trump” olarak adlandırılan Andrej Babiš’in partisi Memnuniyetsiz Vatandaşlar Hareketi (ANO), 200 milletvekilli meclise 78 milletvekili sokmayı başardı. Adı yolsuzluklara karışmış eski Maliye Bakanı milyarder iş adamının Çek vatandaşları gözünde kayda değer bir karizması ve etkisi olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bunun dışında İslam düşmanlığını aşırı seviyelere getiren katı AB şüphecisi Tomio Okamura’nın lideri olduğu Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi (SPD) oyların yüzde 10,6’sını alarak en çok oyu alan dördüncü parti oldu. Bu anlamda, adı AB sübvansiyonlarıyla ilgili yolsuzluk iddialarına karışan bulunan Babiš ile çok keskin bir ötekileştirme söylemi benimseyen Okamura’nın yükselişi, Çekya’daki siyasi dönüşümün tehlikeli boyutlarını ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, birçok analist özellikle Babiš’in başarısını stratejik olarak değerlendiriyor. Bu yorumlara göre, Andrej Babiš seçim kampanyalarında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in mülteci politikasını ve AB entegrasyon sürecini eleştirerek kendisine çok ciddi bir seçmen kitlesi oluşturdu. Babiš’in ayrıca Çekoslovakya’nın dağılmasından bu yana (1 Ocak 1993) ülkeyi yöneten ana akım partilere duyulan güvensizlik ve memnuniyetsizlikten de faydalandığı ifade ediliyor. Bu nedenle yeni Çek lider, Avrupa genelindeki mevcut sorunlara bir günah keçisi belirleyip gerçeklikleri siyah veya beyaz olarak ayıran popülist söylemin bir diğer temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında ülkedeki siyasi ideolojinin aşırı sağa yönelmesindeki unsurların diğer ülkelerdeki dinamiklerden ayrı ögeler barındığını belirtmek gerekiyor; çünkü Çekya hızlı büyüyen bir ekonomiye sahip ve AB üye ülkeleri arasında işsizliğin en düşük olduğu ülkelerden birisi.

Yeni liderin önümüzdeki haftalarda koalisyon kurmak için görüşmelere başlayacağı düşünülüyor; ancak, çoğu siyasi parti lideri eski maliye bakanıyla aynı hükümet içinde yer almak istemiyor. Hükümet kurabilmek için en az 101 sandalyeye sahip olunması gerektiği için Babiš’in iki ayrı siyasi partiyle koalisyon kurması gerekecek. Aşırı sağın yükselişinin damga vurduğu seçimler, AB çevresinde endişeyle izlense de yeni Çek liderin AB şüpheciliğindeki konumu kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Bütünleşmeyi tamamen reddeden katı bir AB şüphecisi olmadığı düşünülen Babiš’in daha makul ve ılımlı bir AB politikası izleyeceği umut ediliyor. Ancak tabii ki izlenecek politikalar oluşturulacak koalisyonunun içinde yer alan siyasi partilere göre de şekillenecek.

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, Orta Avrupa’da aşırı sağa yönelen politik söylem, AB’nin geleceğine odaklanma çalışmalarının ulusal politika ve vatandaşlar üzerindeki etkisinin çok az olduğunu ortaya koyuyor. Komisyonun Mart 2017’de sunduğu AB’nin Geleceğine Dair Beyaz Kitap’taki beş senaryo, Juncker’in ve Macron’un konuşmaları çerçevesinde yoğunlaşan değişim ve dönüşüm fikirleri, ulusal düzeyde yükselen korumacı ve AB şüphecisi fikirlerle çarpışacak güce henüz erişemedi. Bu anlamda, Birlik çapında atılacak adımların hızlı ve etkili olması aşırı sağ politikaların Avrupa bütünleşmesini tehdit etme kapasitesini en aza indirgeyebilir.

Reklamlar