Âşksız Bu Kaçıncı Sonbahar!

Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda
Ardınıza bakmayın
Oradayım.
Ayışığında bir öpüşme düşü,
Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli
Ve yenilenen balayı, dantel askılı
Yaramaz işime… ben üşüyorum.
Sıcacık bir şey gereken
Düşlerime.

Yarım bırakılmış çorba,
Geri çevrilmiş biftek ve “ihanet” yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın
Bana kalın, yıkanmaya dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.

Dokunduğumda çocukluğumu düşündüren
Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz
Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda.
Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu.
Bir korkuyu tanırsınız yalnız
Yaşlanmak ve bırakılmak.
Bende çeşidi var,
Ama bitişmiyor sizinkilerle,
Sevgiden doğuyor çoğu.

Paramın yettiği bu tezgahta
Satılan eskileriniz
Ellerim değdikçe soluk alıyor
Eskiyen siz misiniz?

Arife Kalender

© All of Photos by Josef Sudek

İbrahim Ağören

Bir sonbaharı daha yaşıyorum
Ömrümüm karanlığında,
Kaçıncı yalnızlığım,
Kaçıncı gözyaşı döküşüm
Duygusuz sevdalara kapıldığım için….
Ağladığımı duyuyormusun mısralarımda,
Yalnızlığımı görüyormusun
Kurumuş yaprakların toprakla kavuştuğu anda…
Yağmur damlalarının düştüğü yerde
Yüreğimin serzenişlerine kulak veriyormusun,
Ya, sevda ormanında kurumuş bir ağaç parçası olduğumu biliyormusun…
Artık söylüyorum içimde sakladığım hisleri,
Bu sessizliği taşımak ağır geliyor,
Aşık olmayı istiyorum….
Yeniden umutlanmak yarınlara,
Sabahın ilk ışıklarını sevdiğimle birlikte görebilmek
Ve yalansızca sevilmek, sevmek istiyorum….
Aşka duyduğum özlemlerimi
Gözlerinin içinde gidermek,
Sesini duyduğum anda bedenimin titrediğini hissetmek istiyorum….
Öyle yüce olmalı ki sevgin ve sevgim
Seni, sende tek parça olarak yaşamalıyım diyorum,
Gülümseyişlerim de sen,
Dizelerimde sadece sen olmalısın…
Ve ellerimin değdiği her yerde
Gözlerinin izi olmalı
Hayatımı renklendiren yeganem olmalısın….
Belki geciktim,
Ya da vaktinden çok erken geldim sevda istasyonuna
Bilemiyorum….
Sevmek,
Damarlarımda dolaşan kan kadar gereksinimim yaşamım için
Ve sessizliğimi bozuşum
Aşka davet için….

Nurullah Aydın

Sevgilim, işte eylül
Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.

Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.

Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).

Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır.

İlhan Berk

Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın
Vurdumduymazlığa işaret. Gülen
Kötü haberi almamış henüz.

Nasıl bir çağdır bu,
Ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı
Birçok alçaklığa suskun kalışı içerdiğinden.
Yolu kaygısızca karşı karşıya geçen
Ulaşılmazdır artık herhalde
Zorda kalan arkadaşları için.

Doğrudur: geçimimi sağlamaktayım hala
Fakat inanın: bu sadece bir tesadüftür.
Yaptıklarım
Arasında hiçbir şey hak vermiyor karnımı doyurmaya.
Tesadüfen ayaktayım. ( Şansım ters giderse mahvoldum.)

Diyorlar ki: ye ve iç sen! Sevin, neyin varsa!
Fakat nasıl yiyip içeyim ki, yediğim
Bir açın ellerinden kaptığım lokmaysa, bir
Susuzun sorduğu bardak suysa içtiğim?
Ve yine de yiyip içiyorum ben!

Ben de bir bilge olmak isterdim.
Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:
Dünya kavgalarına uzak durmak ve o kısa zamanı
Korkusuz geçirmek
Şiddete başvurmadan hem
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Düşlerini gerçekleştirmek değil, unutmak
Bilgelik olarak kabul ediliyor.
Tüm bunları yapamıyorum:
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!

Kargaşalık döneminde geldim şehirlere
Açlığın hüküm sürdüğünde.
Girdim insanlar arasına isyan döneminde
Ve öfkelendim onlarla birlikte.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde verilmiş bana.

Savaşlar ortasında yedim ekmeğimi
Katiller arasında yattım uykuya
Özensiz yaklaştım aşka
Ve doğayı sabırsızlıkla izledim.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde verilmiş bana.

Yollar bataklığa gidiyordu zamanımda.
Cellada bildiriyordu beni konuştuğum dil.
Çok değildi yapabileceklerim. Fakat iktidardakiler daha
Güvende hissediyorlardı kendilerini bensiz, ümit ediyordum.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde verilmiş bana.

Battığımız dalgalardan
Yükselecek olan sizler
Zaaflarımızdan söz ederken
Unutmayın
Karanlık çağı da
Sizlerin kurtulmuş olduğu.

Yürüdük ya, pabuçlardan çok ülke değiştirerek
Sınıf savaşlarının ortasında, çaresiz
Haksızlığın olup öfkenin olmadığı yerde.

Biliyoruz halbuki:
Aşağılıklara duyulan nefret de
Bozar şeklini yüzün.
Kısar sesi haksızlık karşısındaki
Öfke de. Ah, güleryüzlülüğe
Ortam hazırlamak istemiş bizler
Güleryüzlü olamadık kendimiz.

Sizler fakat, geldiğinde vakit
İnsan insanın yardımcısı olduğu
Zaman.
Hatırlayın
Hoşgörüyle bizi.

Bertolt Brecht

Kalbin doğusu
Aşkın doğuşu
Sökmede aşkın şafağı kalbin doğuşunda
Kalbin kuzeyi
Aşkın öğleni

Kalbin batısı
Aşkın batışı
Akşamı

Kalbin güneyi
Aşkın gecesi
Karaşamı

Her karaşamdan şafak
Her şafaktan öğlen
Her öğlenden akşam
Her akşamdan karaşam doğmada

Günlerden haftalar
Haftalardan aylar
Aylardan yıllar
Yıllardan yıllarca süren aşklar doğmada

Erol Erdoğmuş

Zamanı oy, sesini sakla… unutulmasın
Tarih düşür her yazdığının altına
Aynaya bak, yüzünü göm… unutulmasın
Bir gün küllerin savrulur nasılsa

Bence sen, bir günlük tutmalısın
Solgun güller kurutarak yapraklarında
Yağmurda yürü, izini koru… unutulmasın
Toprağı eşeleyen çocukların avuçlarında

Şimdi kentlerin yalın-kılıç yalnızlığındasın
Geçtiğin kırmızı, durduğun yeşil… unutulmasın
Dimdik önündesin bir fotoğraf karesinin
O fotoğrafta hiç sarı kullanılmasın

İyi çocuk ol, acınla büyü… unutulmasın…

Ahmet Erhan

Göründüğü gibidir dünya
sergilenmiş beş duyumun
ve seninkilerin önünde,
benimkilerin kıyıları olan.
Değil bizimkisi
ötekilerin dünyası:
Aynısı değil.
Ben yatağıysam suyun,
seninle ırmağız ikimiz
derinleştikçe daha
usul ve kıpırtısız görünen.
Görüntüleri yaşamın:
aynı anda ulaşır ikimize
ve kendimizi bırakmış bulur bizi,
ikimiz birden aynı ritme.
Ama her şey bizim
kendi çılgınlığımızdan doğar.
Hava, onu soluyan
yüreğimin büyüklüğünde
ve güneş sanki ona
meydan okuduğum ışık gibi.
Gözümüz görmeden kimseyi
hep karanlık hep gönülsüz
yalnızca içimize çevirdik bakışı
en içerdekini görmeye.
Çaba ve aşk gerektiriyor
seni böyle benimle görmek;
nasıl birlikteyse suyla kum
hep bir arada, öyle görünmek.
Ne kimse beni gerçekten görecek
ne de kimse benim gördüğüme benzeyecek.
Göründüğümüzden bir fazlasıyız,
düşünebildiklerimizden bir eksik.
Başımıza gelenlerden biri
fark edilmeden gelir geçer.
Ne kimse gördü bizi, ne de biz
kimseyi, görmeyen gözlerimizle.

Miguel Hernandez

Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?

Ömer Hayyam

Kum saatlerinden sızan ne serin yazların derinliği
O ürkek vanilya kokusu göçmen kuşların getirdiği
Zamanın geçmesinden çok belki de bizi böyle yıkan
Mevsimlerin dönme dolabıyla belli etmesi geçtiğini

Attila İlhan

Asardın okulu her sabah
Sen de aşıktın bir zamanlar,
Geceleri sokak sokak gezerdin
Ellerin ceplerinde, yıldızları sayarak.

İnsanın sevdası on beşinde
Horoz şekerlerine güneşlere benzer,
Gülerdi tramvaylarda küçük bir kız
Bekareti beyaz dişlerinde.

İçi kadın çamaşırı doluydu vitrinlerin,
Allık pudra, frenk altını küpeler,
O tarihte dükkanların önünde
Dalıp giderdin.

Cahit Külebi

Yeniden konuk oldum,
Bu köşesine dünyanın,
Nasıl geçtiğini anlayamadan
İki yılımı yitirdiğim sürgün yerime.

On yıl geçmiş üstünden,
Çok başka artık yaşamım.
Ben de değiştim zamanla,
Evrensel yasaya tutsak oldum.

Ama burada yeniden,
Canlı geçmişim beni sarıyor.
Ve sanki dün akşam,
Bu korulukta gezinmişim.

İşte talihsizliğimin evi,
Zavallı bakıcımla yaşadığım yer.
Yaşlı kadıncağız yok artık.
Şimdi duvarın ardından,
Duyamıyorum onun ağır adımlarını,
Yok artık titiz ilgisi.

İşte ormanlık tepe;
Çoğu zaman üstünde,
Hareketsizce oturur
Göle bakarak hüzünle,
Başka kıyıları,
Başka dalgaları özlerdim.

Altın mısır tarlaları,
Yeşil çayırlar arasında,
Genişçe yayılıyor, masmavi.
Keşfedilmemiş sularında,
Bir balıkçı geziniyor,
Tutmuş, kendine çekiyor,
Sefil ağlarını.

Ağaçlar saçılmış,
Kıyıların yumuşak eğimli yamaçlarına.
Arkadaki değirmen vaktiyle,
Rüzgarda yana yatar,
Var gücüyle çevirirdi kollarını.

Dede toprağımın ucunda,
Yağmurlarla kellenmiş yolun,
Dağa tırmandığı o yerde,
Üç çam dikilidir.

Biri ayrı düşmüş,
Diğer ikisi yakıncacık birbirine.
Ne zaman tepeden
Yanlarından geçsem ayışığında,
Doruklarının hışırtısı
Beni o tanıdık sesiyle selamlardı.

Şimdi geçerken o yoldan,
Yeniden gördüm onları,
Hiç değişmemişler.
Hışırtıları bile aynı.

Ama yorgun kökleri dibinde,
(vaktiyle boş ve çıplaktı oralar)
Şimdilerde bir körpe koruluk dallanmış.
Yeşil aile; gölgeleri altına,
Sıkış tıkış çalı topakları sığınmış,
Çocuklar gibi.

Ötede suratsız yoldaş duruyor,
Aksi ihtiyar, müzmin bekar,
Ve çevresi,
Bomboş eskisi gibi.

Merhaba! Genç, tanımadık kuşak,
Göremeyeceğim nasıl kocaman olduğunu.
Boyun, dostlarımınkini geçince,
Ve yaşlı tepelerini onların,
Gölgen gizleyince yoldan geçen yolcudan,
Bırak duysun torunum,
Konuksever hışırtını.

Bir dostça sohbetten dönerken,
Mutlu ve hoş düşlerle dolu,
Geçsin yanınızdan.
Gecenin koyu karanlığında,
Beni ansın.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.

Rainer Maria Rilke

günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini
ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah
sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah
temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa
gel bağışlayalım birbirimizi

Turgut Uyar

Şiir Pazar’ını Yayına Hazırlayan:
Nusret Özgül

Reklamlar