«Şeytanlar Ekseni»ndeki Hedef ülke Türkiye (mi?)

☫ ☪ İran’ı sadece Basra Körfezi bağlamında değil, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz’i de içine alan daha geniş bir bağlamda ele almak gerekiyor.

☫ ☪ Trump, iş dünyasının içinden gelmesinin etkisinde, İran’ı hedef alıyor. Bu, Sünni İslam kimliği ile öne çıkan komşu ülkesi Türkiye’nin de ABD tarafından hedef alınabileceğinin işaretleri olarak görülebilir. Trump’ın, İslam içi çatışmayı “kaşıyarak” Batı karşısında İslam’ı zayıflatma; bu yolla hem Amerikan savunma sanayi çarklarını işletme, hem de ABD’ye çok yönlü pazar yaratma peşinde olduğu görünüyor.

☫ ☪ Ayrıca, Trump’ın bölgedeki hareket alanını genişletmek için, Kürtlerin bağımsızlık isteklerini İran’a (ve Türkiye’ye) karşı kullanmak istediği de anlaşılıyor.

☫ ☪ Katar üzerinden, İran’a mesaj verildiği belirgin. Peki,Türkiye’ye ve Rusya’ya da mesaj veriliyor olabilir mi? ABD ve Suudi Arabistan İran’ı karşılarına almakta anlaşmışlarsa ve Kürtleri kullanmak da varsa mutabakatlarında, Türkiye önlerinde en büyük engeldir ve bu da Türkiye’yi ABD ve Suudi Arabistan nezdinde hedef konumuna iter. Bu durumda, Katar krizi, “bir bardak suda koparılan fırtına” gibi görülse de, asıl büyük fırtınanın habercisi olmaktadır.

Pers yayılmacılığını doğru bulmuyorum!

© photocredit

***

KATAR KRİZİNDE PERDE ARKASI ARALANIYOR
15 Haziran 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Bugünkü iç ve dış basında, Katar krizi ile ilgili olarak anlamlı bulunan iki haber yer almıştır. Bu haberlerden birincisinde, kriz devam ederken Katar’ın, krizi başlattığı kabul edilen ABD’den 12 milyar dolar tutarında savunma malzemesi satın alınmasını öngören bir anlaşmayı imzaladığı belirtilmektedir. [Qatar buys F-15 fighter planes]

İkincisinde de, Güney Asya’nın batı kıyılarında bir rafineri satın almak (edinmek) için Suudi Arabistan’ın Hindistan nezdinde görüşmelerde bulunduğu ifade edilmektedir. Her iki haber de, bağlı bazı soru işaretlerine rağmen, Washington’un ve Riyad’ın İran konusunda önceden ortak bir çalışma (hazırlık) yaptıklarına işaret etmektedir. Konu İran olunca, İran’ı sadece Basra Körfezi bağlamında değil, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz’i de içine alan daha geniş bir bağlamda ele alma gereği ortaya çıkmaktadır ki; bu bağlamda Kürt hareketi de kendisini göstermektedir.

Katar’ı küçük ve sıradan bir ülke gibi gören bakış açısı yanıltıcı olacaktır. Katar, küçük bir ülkeye ve nüfusa sahip olmasına rağmen, bilgiye ve iletişime yaptığı yatırımlar ile dikkati çeken bir ülkedir. Hatta bu yönüyle, biraz İsrail’i çağrıştırdığı bile ileri sürülebilir. İsrail de, bölgede ülke ve nüfus olarak küçük bir ülkedir ama gücü bunların çok ilerisindedir; bölgesel politikaları etkileme potansiyeli yüksek bir ülkedir.

Katar, İsrail kadar olmasa bile, böyle görülmesi gereken bir ülkedir. 2016 yılının son aylarında yatırım olarak enerji alanında attığı bazı adımlar, bilgiye yaptığı yatırımın bir sonucu olarak görülmesi gereken, çok ciddi stratejik adımlardır. 2016 yılında, Saudi Aramco ’nun da teklif verdiği, Hindistan’ın Gujarat bölgesindeki bir rafinerinin % 98’i, biraz da “beklenmedik” bir şekilde Rosneft tarafından satın alınmış ve bu alımdan kısa bir süre sonra da, Rosneft’in % 19.5’i Katar tarafından satın alınmıştır. Bu işlemlerin sırası, Rosneft’in Hindistan’da aldığı rafinerinin arkasında Katar’ın olduğu, Katar’ın Hindistan üzerinden Suudi Arabistan ile karşı karşıya gelmemek için böyle dolaylı bir yola başvurduğu, bunun Rusya’nın da işine geldiği değerlendirmesine yol açmış ve bu değerlendirmeye, ASCMER’de yayınlanan, 27 Aralık 2016 tarihli yazıda yer verilmişti. [RUSYA SADECE ENERJİ İMPARATORU OLMA YOLUNDA DEĞİL] O yazıda, söz konusu iki satın almaya Rusya açısından bakılmıştı. Ancak bugünkü kriz açısından o iki satın almaya bakıldığında, bir başka boyut daha ortaya çıkmaktadır. Bilgiye yatırım yapan Katar, uluslararası politikada ABD’nin (ve Trump’ın) geleceğini görmeyerek, en azından Orta Doğu’da Rusya’nın fiili varlığının artığını ve güçlendiğini görerek, Rusya’ya yanaşmış, böylece stratejik bir tercihte bulunmuştur.

Katar’ın Rusya’ya yanaşması, ABD açısından, bir itibar kaybı olarak görülebilecek bir durumdur. Eğer ABD bu kaybın önünü alamaz ise, devamı çorap söküğü gibi gelecek, ABD’deki itibar kaybı hızlanacaktır.

Katar’ın Suudi Arabistan için Hindistan’daki rafineri ihalesini kaybetme nedeni, ABD için de itibar kaybı açısından kritik bir konu olması, Washington ile Riyad’ın Katar konusunda ortak bir duruş sergilemelerinin arkasında yer alan faktörlerden birdir.

Trump’ın İran’a ve İran ile imzalanan nükleer anlaşmaya Obama’dan farklı baktığı bilinen bir husustur. Bu farklılık, Trump’ın ilk yurt dışı seyahatinde ziyaret ettiği üç ülkenin (Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan’ın) üç semavi dini çıkış noktası olması ile kendisini belli etmektedir. Bununla birlikte akla, ABD orijinli “medeniyetler çatışması” tezi [The Clash of Civilizations]ve bu tezde en yakın çatışma olarak “İslam-Batı” çatışmasının öngörülmesi akla gelmektedir. Trump, Dünyaya bakış açısının ve iş dünyasının içinden gelmesinin etkisinde, İran’ı hedef almıştır. Bunlar, son dönemde Sünni İslam kimliği ile öne çıkan Türkiye’nin de ABD tarafından hedef alınabileceğinin işaretleri olarak görülebilir. Trump Yönetiminin İran’ı karşısına almasının arkasında, İslam içi çatışmayı “kaşıyarak” Batı karşısında İslam’ı zayıflatma; bu yolla hem Amerikan savunma sanayi çarklarını işletme, hem de ABD’ye çok yönlü pazar yaratma peşinde olduğunu söylemek mümkündür. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler, yer altı ve yer üstü kaynakları yönünden (özellikle enerji yönünden) zengin ülkelerdir, üstelik kritik coğrafyaları kontrol ederler. Yedi milyar civarındaki Dünyanın toplam nüfusunun yaklaşık 1.7 milyarını Müslümanlar teşkil etmektedir ki; bu, ciddi demografik güç demektir. Bu büyük nüfus içerisinde Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden ve İran İslam Devriminden bu yana yaşananlar; asimetrik mücadeleyi iyi bilen, başarılı olmuş, “militan” bir İslami söyleme yol açmıştır. Bu belirtilenler, Batının niçin öncelikli olarak İslam’ı hedef aldığını anlamak açısından önemlidir.

İslam Dünyası içinde Sünni-Şii rekabeti vardır ve bu rekabet, Suudi Arabistan’ı ve İran’ı karşı karşıya getirmektedir. Suudi Arabistan’ın ve İran’ın İslam Dünyası içindeki güncel yerleri karşılaştırıldığında, son 40 yılda yaşananların İran’a güç verdiğini, Suudi Arabistan’ın daha çok bunu dengelemeyi öngören “edilgen” bir konumda olduğu görülür. 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma, yaptırımların kademeli bir şekilde kaldırılması ve buna bağlı olarak enerji zenginliğini daha iyi koşullarda değerlendirme imkânına kavuşması, İran’ı bölgede öne çıkarmıştır. Basra Körfezi kıyılarından başlayıp Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan (Arap Yarımadası’nın/Suudi Arabistan’ın içinde kaldığı) “İran Yayı” ifadesi, İran’ın güçlenmesine ve yayılma alanına işaret eder. Suudi Arabistan ise, Tahran’ın dolaylı olarak müdahil olduğu Yemen’deki iç savaş ile adeta İran tarafından “çifte kıskaç” altına alınmış gözükmektedir. Suudi Arabistan, düşük petrol fiyatlarının da etkisinde, İran karşısında ciddi bir sıkıntı içindedir. Bu tabloda, doğal olarak, İslam-Batı çatışması bağlamında Batı için sorun olan İran’dır. Mezhepsel rekabet ve İran’ın artan gücü/nüfuzu, Suudi Arabistan’ı İran karşısında destek arayışına itmekte, Batının etkisine açmakta ve Washington da bunu İran’a karşı kullanmaktadır. Kuvvetle muhtemel, İran’dan sonra sıra Suudi Arabistan’a gelecek ve “başarısız” Arap Baharı rüzgârının güncellenmiş versiyonu bu kez münhasıran Suudi Arabistan’a doğru estirilecektir.

Hiç şüphesiz ABD’nin İran’ı hedef alması, sadece yukarıdaki bağlamda görülemeyecektir. ABD’nin İran’ı hedef almasının arkasında başka faktörler de vardır. Bunlardan biri de, İran’ın Irak’ı kontrol etmesinin ve Suriye’de giderek artan nüfuzunun, ABD’nin bu iki ülkedeki hareket alanını daraltmasıdır. Rusya’nın Suriye’de (ve bölgede) her gün biraz daha çok hissedilen varlığı ve Moskova ile Tahran arasındaki yakınlık, bu iki ülkede ABD’nin hareket alanını ayrıca kısıtlamaktadır. Türk-Amerikan ilişkileri, söz konusu daralmayı ya da kısıtlamayı aşma bağlamında, ABD için artık fazla anlamlı gözükmemektedir. ABD’nin önünde, bu zorluğu aşmak içim kullanabileceği Kürt hareketi kalmıştır. PYD’yi (YPG’yi) silahlandırma yoluna gitmesi ve sahadaki eğitmen/danışman asker sayısının Obama dönemine göre biraz artırılması, ABD’nin böyle bir yöneliş içinde olduğuna işaret eder. Erbil’den gelen, sonbaharda Bağdat’tan kopma referandumuna gitme açıklaması, ABD’deki Kürt hareketine yönelişin bir başka işaretidir. IŞİD ile mücadele görüntüsü altında epeyi bir süredir Peşmergeye yapılan askeri teçhizat ve eğitim desteği hatırlandığında, bağımsızlığın gerektirdiği askeri alt yapının az-çok mevcut olduğu sonucuna ulaşılır. ABD, bölgedeki hareket alanını genişletmek için, kendi eliyle oluşan bu alt yapıyı ve Kürtlerin bağımsızlık isteklerini İran’a (ve Türkiye’ye) karşı kullanmak isteyecektir.

Katar, “aşırıcılık” ile suçlanmakta ve hedef alınmaktadır. Katar’ın “aşırıcılık” ile bağlantısı olduğu anlamına gelmemek kaydıyla, acaba Dünyada “aşırıcılık” ile bir şekilde bağlantısı olmayan ülke kalmış mıdır? Katar’ı aşırıcılık ile suçlayan ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın aşırıcılık ile hiç mi bağlantısı yoktur? Terörizmin, ucuz, maliyeti düşük bir dış politika aracı olduğunu bilmeyen kaldı mı? Büyük ve güçlü ülkelerin aşırıcılık ile olan bağları görmezden geliniyor, görülse bile Katar’ın maruz kaldığı fiillere maruz kalmıyor; Katar gibi, görece küçük ve daha az güçlü ülkeler ise, adeta “hedef tahtasına” konuluyor! Katar’da, ABD’nin ciddi büyüklükte askeri bir üssü bulunmaktadır. [Al Udeid” Airbase] Ülkesi ve nüfusu küçük, üstelik ülkesinde çok ciddi bir Amerikan askeri varlığı bulunan Katar’ın İran ile yakınlaşma sinyalleri vermesinin bu denli bir krize yol açması, sorgulanması gereken bir durumdur. Birkaç gündür devam eden krizin Katar’da günlük yaşamı nasıl olumsuz ve derinden etkilediği görülmüş iken, bu ülkenin Suudi Arabistan ve ABD karşısında İran ile hareket etme ihtimali, hem gerçekçi gelmemektedir, hem de soru işaretlerine yol açmaktadır.

Katar üzerinden, İran’a mesaj verildiği belirgindir. Ancak acaba Türkiye’ye (ve Rusya’ya) da mesaj veriliyor olabilir mi? Bu mümkündür. Washington-Moskova ilişkilerinin durumu ve Moskova’nın yeniden Orta Doğu’ya dönüşü herkesin malumudur. Türkiye ise, ABD’nin YPG yaklaşımından, YPG’ye silah ve teçhizat vermesinden üst seviyede rahatsızdır, Türk-Amerikan ilişkileri ciddi bir bozulmayı yaşamaktadır. Şimdi fazla gündeme gelmese de, bir dönem, Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendiren ciddi ve yoğun iddialar gündeme gelmişti. ABD, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasından rahatsızdır; Türkiye’yi Kürt hareketinin önünde bir engel olarak görmekte ve Kürt hareketinin Ankara ile Tahran’ı biri birine yakınlaştırma potansiyelinin farkındadır. ABD Dışişleri Bakanından, daha yeni, Türkiye’de Müslüman Kardeşler’in iktidarda olduğuna dair açıklama gelmiş; Mısır Cumhurbaşkanının da, Katar gibi Türkiye’nin de boykot edilmesini istediği ifade edilmiştir. Yani nasıl Katar “aşırıcılık” ile ilişkilendirilmiş ve hedef alınmış ise, Türkiye de benzer bir durum ile karşı karşıya kalabilir. Bu ihtimalin zayıf olmadığı anlaşılmaktadır. Bu da, Katar krizinin amaç değil araç olduğu anlamına gelir.

Bu noktada, Suudi Arabistan’a dönüldüğünde; bir taraftan İran’a karşı kullanma, diğer taraftan da İran karşısında ABD’nin desteğini kazanma düşüncesi ile Suudi Arabistan’ın Kürt hareketine (Sünni Kürtler lehine) müzahir olabileceğini de görmek gerekir. ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getiren bu konu, Türkiye’nin Suudi Arabistan ile de karşı karşıya gelme potansiyelini içermektedir. Yani eğer ABD ve Suudi Arabistan İran’ı karşılarına almakta anlaşmışlarsa ve anlaşmalarında Kürtleri kullanmak da varsa, Türkiye önlerinde en büyük engeldir ve bu da Türkiye’yi ABD ve Suudi Arabistan nezdinde hedef konumuna iter. Bu durumda, Katar krizi, “bir bardak suda koparılan fırtına” gibi görülse de, asıl büyük fırtınanın habercisi olmaktadır.

ABD’nin İran’ı hedef alması, özellikle enerjide Hindistan-İran ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. Hindistan, İran’ın Chabahar limanına ciddi yatırımlar yapmaktadır ve ABD’nin güncel İran yaklaşımı nedeniyle bu yatırımlar durmuştur. Bu, aynı zamanda Çin karşısında Hindistan’ı zayıf düşüren bir durumdur ve Hindistan’ın Çin karşısında pozisyon kaybına uğraması ABD’nin de işine gelmemektedir. Çünkü hem ABD’nin, hem de Hindistan’ın, Çin karşısında biri birlerine ihtiyaçları vardır. Bu açıdan bakıldığında, Katar krizi devam ederken Saudi Aramco’nun Hindistan’da bir rafineri edinmek için yetkililerle görüşmesi, oldukça anlamlı gelmektedir. Suudi Arabistan, Rosneft’e (ve Katar’a) kaptırdığı pazara geri dönme şansını yakalamış olacaktır. Artık Dünyanın en önde gelen enerji satıcısı ülkelerinden biri olan ABD de, hem İran ile Rusya’nın enerji üzerinden Hindistan üzerinde sahip olduğu nüfuzu geriletmiş olacak, hem de bu gerileme ile enerjide ortaya çıkacak boşluğu kendisi doldurmuş olacaktır. Ve eğer bugün ve görünür gelecek itibarıyla Asya’nın en büyük enerji pazarı olduğu, yedi milyar civarındaki Dünya nüfusunun yaklaşık 3/5’inin Asya’da yaşadığı, üstelik bu nüfusun enerji ihtiyacı her gün biraz daha artan gelişme yolunda bir nüfus olduğu hatırlanır ve İran’a uygulanacak baskı ile enerjide Hindistan-İran bağı koparılırsa, hem Hindistan ABD’nin enerjide Asya pazarına girişi anlamına gelecek, hem de Yeni Delhi üzerindeki Washington nüfuzu güçlenmiş olacaktır ki, bu Çin karşısında ABD için son derece önemlidir. Katar krizine, burada da, ABD’nin İran konusunda Hindistan’ı etkilemesine aracılık etme ve Suudi Arabistan’ın ABD’ye verdiği yıllara sari büyük savunma siparişinin finansmanına yardımcı olma işlevinin yüklediği akla gelmektedir.

Acaba ABD ile Suudi Arabistan’ın Hindistan konusundaki bu yaklaşımı, Türkiye’ye uyarlanabilir mi? Daha açık bir ifade ile, Washington ve Riyad, Türkiye’nin Kürt hareketinden ve İran’dan algıladığı tehdit ya da risk konusunda, Ankara’yı tatmin edecek bir çözüm yolu üretebilir mi? Ankara, İran’ı karşısına alarak Kürt hareketinden “emin” olabilir mi? Ya da sırf Kürt hareketinden emin olmak adına, Türkiye’nin İran’ı karşısına alması Türkiye için ne kadar anlamlı olur; bu, Türkiye’yi İran konusunda rahata kavuşturur mu? Bir başka soru, Türkiye İran ile birlikte hareket ederek Kürt hareketini “kontrol altında” tutabilirler mi?

Ankara’nın devam eden Katar krizine ilişkin yaklaşımı, görünenin aksine net değildir. İran Dışişleri Bakanı’nın söz konusu kriz üzerine Ankara’ya yaptığı ziyaret, olumlu geçmediği izlenimine ve medyada fazla yer bulmadığı için de soru işaretlerine yol açmıştır. Keza Erbil’den gelen açıklamalara Ankara’dan verilen tepki de o kadar güçlü olmamıştır. Görünen, Ankara’nın tepkisinin Goran hareketinden gelen tepkinin gerisinde kaldığıdır. Irak Başbakanı’ndan gelen açıklamada ise, ABD’nin etkisi hissedilmiştir ki; eğer öyle ise, açıklama, Bağdat’ta yeni bir iktidar savaşının başlayacağı, yönetim krizinin baş göstereceği anlamına gelecektir.

Son iki husus; birincisi, Obama döneminde ciddi şekilde bozulmuş Washington-Riyad ilişkilerinin Trump ile ne kadar düzelebileceği; Trump’ın “sallantıda” gözüken koltuğunun muhataplarında bir güven sorunu yaratıp yaratmayacağıdır. İkincisi de, İran konusunun, sadece ABD’nin İran’ı karşısına alması ve böyle bir durumda Türkiye’nin duruşu şeklinde değil de, ABD’nin Türkiye’yi hedef alması ve böyle bir durumda İran’ın duruşu şeklinde tezekkür edilmesinde yarar olduğudur.

Anlaşılan o ki; adı Katar da olsa, kriz, Katar’dan çok bölgenin geleceği ile ilgilidir ve daha sıcak gelişmelerin habercisi gibidir.

* *

Reklamlar