Biri al yazmalı, diğerinin fuları kırmızı!

© photocredit

***

Kutuplaşma veya kutuplaştırma upuzun tarihi bir geçmişe dayanır, örnekleri ciltler doldurur.

İnsanları dolduruşa getirip, biribirine düşürmek, bölmek ve ‘erk’in istekleri, politikaları doğrultusunda yönlendirip, yönetmek olmasaydı, insanlık daha huzur ve barış içinde yaşamaz mıydı!

Eskilerde bir «orta sınıf» vardı, zenginler ile yoksulların arasında denge unsuru olurdu. Zenginler ‘hep bana, hep bana’ pusulasından şaşmazken, ortadakiler kimi vakit kendi yemez, yoksula verir veya ekmeğini paylaşırdı. Bizler böyle yetiştik!
Kalmadı…

Kutuplaşmanın hangi eksen üzerinde ortaya çıktığı veya tetiklendiği farklı niteliklerde olmuştur hep. Ama ekseriyetle siyasîdir…

Türkiye’de, Atatürk sonrası dönemlerde başlamıştır kutuplaşma veya cepheleşme. Diğer deyişi ile demokrasiye geçişle birlikte. Ancak demokrasi kültürü olmayan henüz ekseriyeti cahil ve dinin ağır bastığı bir toplumda farklı düşüncelerin konuşulması, yanlışlıkların eleştirilmesi sınırlı bir tartışma ortamının dışına çıkarak, önce karşılıklı hoşgörü ve tahammülü yok etmiş, sonra da şiddete dayanan eylemleri beraberinde getirmiştir.

12 Ekim 1958’de Adnan Menderes’in Manisa konuşması toplumdaki ayrışmayı tetikler nitelikte olmuştur.

Menderes; ‘Muhalefetteki arkadaşlarımızın vatanperverliğine bugün bir defa daha huzurunuzda müracaat ederek rica ediyorum: Kin ve ihtirası desteklemekte devam etmesinler. Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır.’ Sözlerini izleyen, «Vatan Cephesi» saflarında toplanma çağrısını izleyen günler, yakın tarihimizin en canlı örneklerinden biridir.

Sonrası malum; Vatan Cephesi karşısında Güç Birliği didişmeleri, 60 İhtilâli.

İzleyen yıllarda, Fransa’daki 68 öğrenci olaylarının da Türkiye’ye sıçraması sonucu sağ-sol kutuplaşmaları, anarşi ortamı ve ezilen – ezen cepheleşmeleri.

Ağalık düzenine başkaldırı, Kürtlerin sahne almaları, Alevilerin kışkırtılması ve bir darbe daha.

Şu gerçeği de yadsımayalım; Türkiye toplumunu duyarlılıklarını son derece iyi tahlil etmiş dış güçlerin oyun ve tahriklerinin, Soğuk Savaş Dönemi’nin Türkiye üzerindeki yansımalarının cepheleşme veya kutuplaşmayı doğrudan etkilediğine kuşku yoktur.

Oysa Voltaire ne diyor; Kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmede şansının ne kadar az olduğunu anlarsın. Bu gerçeği ne ülke yöneticileri kabul etme cesareti göstererek, yanlış politikalarını değiştirip, gereken tedbirleri alabilmişlerdir, ne de cehaletten kendini kurtaramayan bir toplumun fertleri imanlı olmalarına karşın, sağduyuyu tesis edebilmişlerdir.

Öyle olsaydı yarım asıra yaklaşan PKK terörünü ortadan kaldıracak toplumsal değişim ve iyileştirmeler gerçekleştirilseydi, bugünlere gelinir miydi?

Eğitime öncelik verilip, fırsat eşitliği sağlanabilseydi anarşi ve terör mihrakları «işgücü» temininde zorlanmazlar mıydı!

Oysa ne yapıldı? Her iktidarda eğitim sistem ve politikaları yerle bir edildi. Okuma hak ve özgürlüğünü kısıtlayıcı engeller, zorluklar dikildi okumak isteyenlerin karşısına… Kutuplaşma ve cepheleşmeler Üniversitelerde hüküm sürmeye devam etti.

Ama bu arada «elitleşme» politikalarını ara vermeden sürdürenler belirledikleri yönde hızla ilerlerken, toplumda âdeta «sistemden dışlananlar» kesiti oluşturuldu. Çözüm, demokrasi rejiminde değil, şiddet ve terörde aranmaya başladı.

Aksi olsaydı, ne teröristlerce insanlık dışı kalleşçe bir eylem sonucu Aybüke Yalçın [hayat hikâyesi] öldürülebilirdi, ne de 103 yıl hapis cezası yemekten kurtuluşu, Ayşe Deniz Karacagil [öyküsü]terörün kollarına kendini atarak arardı!

Biri Al Yazmalı, diğeri de Kırmızı Fularlı…

Ortak yanları; Türkiye’nin Kızları olmaları…

Farkları; birincisinin ailesinden maddi ve manevi desteği görüp, okuması ve de genç kuşaklara kendisini adaması; ikincisinin de Dev-Yol’cu bir ailenin belki de kızlarına farklı bir terbiye vermesi, değişimin silâhla değil, okumakla, ilimle, bilimle yapılabileceğine dair yeterince «beyin yıkama» başarısı gösterememesi…

Yukarılarda bir yerlerde, ışıklı yollarda ruhları gezinirken, karşılaşabilirler mi bilemem. Buluştukları an biribirlerine neler anlatırlar, ne tür özeleştiri yaparlar hiç bilemem. Tek bildiğim, Atatürk’ün, Türkiye’nin gençlerine çizdiği yoldan onları çıkaranlar, ufuklarını karartanların şu Kutsal Ay’da bile Al Yemenli ve Kırmızı Fularlı kızları simgeleştirerek toplumdaki kutuplaşmaları kızıştırma çabalarıdır.
Pislikler içinde yüzülmesine yol açtıkları kendi «marifetleri»nin görüntü ve kokusunu bastırabilmek için…

Genel Kurmay Başkanlığı son teslim olma olayı ardından ne diyor?
Devletin şefkatli kollarına sığınan teröristler
Devletin o şefkâtli kollarını, Atatürk Yolu’ndan ayrılmadan açacaktın, siyasilerle birlikte…

Al Yazmalı Kız’ın dediği gibi; ‘Bizim ayrılmamıza düşmanlar sebep oldu!’

Olay budur!

Nusret Özgül

Brüksel – 14 Haziran 2017

*

Reklamlar