…ve TÜRKİYE – İSRAİL «DOSTLUĞU!»

☩ 1951 yılında savaş içindeki İsrail’in geleceğini güvence altına almak için kurulan Mossad, en acımasız casusluk, anti terörizm ve suikast operasyonlarının sorumlusu oldu.

☩ Mossad ajanları, muhbirleri ve casus liderleriyle kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler ve çok gizli belgeler ile kaynaklara dayanan araştırmalar, İsrail’in efsanevi istihbarat servisi hakkında daha önce açıklanmamış gerçekleri gün ışığına çıkarıyor.

☩ Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinde Mossad’ın gizli rolü

☩ Radikal İslamcıların intihar komandolarını kadınlar da dahil olmak üzere eğitme yöntemleri

☩ İstihbarat servisleri hangi ileri teknoloji ürünü sistemleri kullanıyor ve bunlarla neleri başarabiliyor

☩ Mehmet Ali Ağca’yı papa II. John Paul’u öldürmeye gönderenler ve eğitim kamplarında beyin yıkayanlar

☩ Çin’in, ABD merkezli paravan şirketleri ve bunların Usame Bin Ladin ile bağlantıları

☩ Mossad’ın 11 Eylül saldırılarının öncesinde ve sonrasında olan olaylardaki rolü; Usame Bin Ladin ve El Kaide hikayesinin ardında yatan gerçekler

☩ Mossad’ın Irak Savaşı’ndaki açıklanmayan rolü

☩ MOSSAD felsefesinden:

☩ Veren el, buyuran eldir.

☩ Bedava yemek diye bir şey yoktur.

☩ Güven sarsıldığında, bir dost kaybedilmiştir.

☩ Eğer çözümün bir parçası değilsen, sorunun bir parçasısındır.

***

MOSSAD GİZLİ TARİHİ (Kitap Özeti)

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

İsrail Orta Doğu’da küçük bir ülke gibi görünse de, bölge politikasını etkileme kapasitesi nedeniyle uluslararası ilişkiler pratiğinde büyük ve güçlü bir ülkedir. Küçük İsrail’e bu denli büyüklük ve güç izafe edilmesine yol açan etkenlerden önemli bir tanesi, bu ülkenin istihbarat örgütlerinden yalnızca biri olan Mossad ve bu örgütün faaliyetleridir.

Orijinal adı “GIDEON’S SPIES: The Secret History of Mossad” olan, Türkçe’ye S.Yeniçeri tarafından “Gideon’un Casusları, Mossad Gizli Tarihi” adı ile kazandırılan Gordon Thomas’ın söz konusu kitabında (1. Kitap, 2016, Koridor Yayıncılık, İstanbul, 492 sayfa) İsrail’in geleceğini güvenceye kavuşturmak için, 1951 yılında kurulan, Mossad ele alınmaktadır. Bu bağlamda, bir taraftan Mossad’ın niçin acımasız bir casusluk, anti terörizm ve suikast operasyonlarının sorumlusu bir örgüt olduğuna dair bazı olaylar, diğer taraftan da Mossad ile az veya çok ilişkilendirilmiş olarak uluslararası ilişkilere dair bazı olayların “perde arkası” işlenmektedir.

Kitabın, yazarın Mossad ajanları, muhbirleri ve örgütün önceki liderleri ile yaptığı görüşmelerin, çok gizli belgelerin ve kaynakların, bunlarla bağlantılı araştırmaların ürünü olması, bize göre, kitabı değerli kılmaktadır. Kitabın kırka yakın ülkede yayınlanmış olması ve istihbarat konusunda “kaynak kitap” olarak kabul edilmesi, bu değere işaret eder. Kitapta, 1951 yılından 2010 yılına kadar olan dönemde, Mossad’ı yönetme sorumluluğunu üstlenmiş toplam on isme –değişen oranlarda– yer verilmiştir ki, bu da yine kitabı değerli kılan bir başka husustur.

Savaş, uluslararası hukukun konusu olan, bir ülkenin maddi ve manevi bütün güç unsurlarının devreye kullanıldığı, yıkıcı/tahrip edici etkisi her zamankinden daha ileri bir boyuta ulaşmış bir olgudur. Yürütülmesindeki maddi/manevi güçlük ve katlanılması/telafi edilmesi çok ağır sonuçları dolayısıyla, ülkeler, bu anlamda bir savaştan genelde kaçınırlar. Kitabı okurken, böyle bir savaştan kaçınan ülkelerin, gerçekte hep “örtülü, “ilan edilmemiş” ya da “aldatma yoluyla” bir savaş içinde oldukları, bunun “kirli” bir savaş olduğu görülüyor ki; bu, sınırlı kaynaklarla yönetim gerçeğinden kaynaklanan ve uluslararası ilişkilerin gerçek/fiili görünümüne işaret eden bir durumdur.

Kitapta dikkatimizi çeken bazı hususlar ve ifadeler, müteakip paragraflarda sunulmuştur.

Kitapta, Binyamin Netanyahu’nun, hem İsrail’in en genç Başbakanı, hem de kanıtlanmış bir istihbarat geçmişine sahip olduğu ifade edilmiştir. (s. 14)

Kitapta, Prenses Diana ile Dodi El-Fayed’in bir kaza sonucu hayatlarını kaybettikleri olayın, basit bir trafik kazası olmadığı, Mossad’ın da dolaylı bir şekilde müdahil olduğu, uluslararası ilişkileri (politikayı) ilgilendiren bir olay olduğu işlenmektedir. (s. 25-26)

“Ajanlar yalan söylemek, dostlukları kullanmak ve taciz etmek üzere eğitilir. Biribirlerinin mektuplarını okumayan centilmenlerin tam tersi insanlardır… İnkar, bütün büyük istihbarat servislerinin uzun süredir tercih ettiği kara sanattır.” (s. 41)

Kitaba göre; istihbarat, uluslararası ilişkileri, küresel politikayı, diplomasiyi ve terörizmi tam olarak anlamının anahtarıdır. (s. 42)

“Asıl bilmediğimiz, Mossad’ın da kirli oyunlar çevirdiğiydi; (Lübnan’da) Hristiyanları öldürmeleri için Hizbullah’a silah sağlarken, aynı zamanda Filistiniler’i öldürmeleri için de Hristiyanlar’a silah veriyorlardı.” (s. 44)

“Para, hala Yahudiler karşısında hoşgörülü olan Araplar’a rüşvet olarak verilecek ve gelecek saldırılarda önceden haber vermeleri istenecekti… Kudüs’ün Arap mahallerinde yaşayan seyyar satıcılar ve İngiliz subaylarının ayakkabılarını boyayan boyacı çocuklar işe alındı; şehrin prestijli Arab Rouda Koleji’nden öğrenciler, öğretmenler ve bazı iş adamları da buna dâhildi. Her Yahudi, bir Arap casus kiralayabilirdi; tek şart, elde edilen bilgilerin paylaşılmasıydı.” (s. 49)

“Ağustos 1945’te Japonların yenilgisiyle savaş sona erdikten sonra, Müttefik Kuvvetler’in askeri istihbarat birimlerinde görev yapmış olan Yahudiler, deneyimlerini Haganah ile paylaşmak için Filistin’e geldiler. Ben-Gurion’un daha önce sözünü ettiği şey için artık her şey hazırdı; yani ‘Bağımsızlık Savaşı’ için.” (s. 51)

“… İngilizler’e ve Araplar’a karşı gerilla savaşı başlatılması için emir verildi… Ben-Gurion, ‘savaşta her şey mubah’ politikasını izledi. Çok geçmeden, her iki tarafta da inanılmaz canavarlıklar sergilenmeye başladı. Haganah ile işbirliği yaptığından şüphelenilen Yahudiler, görüldükleri yerde vuruluyordu. İngiliz askerleri taranıyor ve kışlaları bombalanıyordu. Arap köyleri ateşe veriliyordu. Tam bir Orta Çağ savaşı yaşanıyordu.” (s. 52) Bugün, IŞİD’a ve Şii milislere izafe edilen eylemler akla gelmiyor mu?

Kitapta, İsrail’in ilk başbakanı olan Ben-Gurion’un, yurt içinde ve yurt dışında görev yapmak üzere, beş farklı istihbarat birimi kurduğu, Mossad’ın bu birimlerden bir tanesi olduğu belirtilmiştir. (s. 53)

Kitapta, Nazilerin Arjantin’e yerleşmesinde Katolik kilisesinin rolü olduğuna işaret edilmiştir. (s. 55)

Kitapta, Mossad’ın, 1960’lı yılların başında, Faslı Yahudilerin İsrail’e getirilmesi, Güney Sudan’da rejime karşı çıkan İsrail yanlısı asilere destek verilmesi, Etiyopya Kralı Haile Selassie’nin bir darbe girişimini savuşturmasına yardımcı olunması eylemlerini gerçekleştirdiği belirtilmiştir. (s. 58) Arap-İsrail çatışmasının çok üst seviyede olduğu o günkü koşullarda, Etiyopya’nın ve Sudan’ın coğrafi konumlarının İsrail için çok önemli olduğu düşünülürse, Mossad’ın bu eylemleri daha iyi anlaşılacaktır. Nil Nehrinin Sudan’dan geçtiği ve Etiyopya’dan beslendiği ve bu nehrin Mısır için ne anlama geldiği düşünülürse, Mossad’ın, hem Sudan’daki ve Etiyopya’daki eylemlerinin amacı, hem de uluslararası ilişkilerdeki yeri daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca dün Mossad’ın destek verdiği Güney Sudan’ın bugün uluslararası politikada müstakil bir aktör haline geldiğine de dikkat çekmek isteriz.

Kitaba göre; “humint”, yani insan zekâsına dayanan istihbarat, bilim ve teknolojideki gelişme istihbarat dünyasına ne kadar yansımış olursa olsun, hala en değerli olanıdır. (s. 64) Bilgi ve eylem olarak insan zekâsına dayanan istihbaratın, en güvenilir istihbarat olduğuna dikkat çekilmektedir.

Kitapta değinilen, Ağustos 1966’da, Irak’a ait Rus yapımı bir MiG-21 savaş uçağının İsrail’e kaçırılması olayı, Türkiye ve bugün açısından oldukça anlamlı bulunmuştur. Bu anlamın İki boyutu vardır. Birincisi, Irak’a ait savaş uçağının kaçırılabilmesi için Türk hava sahasının kullanılması gerekiyordu ve Mossad’ın girişimleri sonucunda Washington MiG’in ABD’ye ulaşacağını söyleyerek bu olayda Türkiye’nin işbirliğini sağlamıştır. MiG-21, Irak hava sahasından çıktıktan sonra, Türk hava sahasına girmiş, bir “Türk hava üssünde” yakıt ikmali yapmış, yeniden havalanmış ve (ABD’ye gitmek yerine) yaklaşık bir saat sonra “İsrail’in kuzeyindeki bir askeri hava üssüne” inmiştir. İkincisi de, savaş uçağını kaçıran Iraklı pilotun ailesinin “İsrail bağlantılı” bir ekip tarafından Irak’ın kuzeyindeki Kürtlere götürülmesidir. Aile, “Türk Hava Kuvvetleri helikopterlerinin beklediği” derin bir bölgeye getirilmiş ve “helikopterler radarın altında uçarak Türkiye’ye” dönmüştür. (s. 65-70) Kitapta, İsrail’in Kürtlere silah yardımında bulunduğu da belirtilmektedir. (s. 69) Bu olay, Türk-Amerikan ilişkilerinde sıkça karşılaşılan durumlardan biridir. Çünkü ABD’nin Türkiye’yi bu şekilde “kullandığı” çok sayıda örnek olay vardır. Bu ve benzeri diğer olaylar, Suriye krizi üzerinden bölge Kürtlerin geldiği noktanın epeyidir başlamış ve halen devam eden bir sürecin ürünü olduğuna işaret eder. Bu, İsrail’i, bölge Kürtlerinin geldiği noktanın Türkiye için ifade ettiği riske/tehdide ilişkin değerlendirmeye dahil eden bir durumdur.

“Bizim işimiz (Mossad’ın işi) sakin, net, ileri görüşlü bir yargı yeteneği ve dengeli bir dış görünüş gerektirir.” (s. 76)

Kitaba göre, Mossad’ın bazı yöneticilerinin kafasında şu felsefe vardı: “Bölersek yönetiriz.” (s. 78) Yukarıda daha önce değinilen, Sudan’dan “Güney Sudan” ın çıkması (!), yani Sudan’ın bölünmesi, bu felsefe ile ilişkilendirilebilecek bir örnektir. Orta Doğu’daki Kürt hareketi konusunda da, Mossad’ın bu felsefesinin hatırlanması uygun olacaktır.

Kitapta, kara propaganda, Mossad’ın, kokteyl ya da yemeklerde gazeteci dostlarla (!) paylaşılacak (maksatlı) bilgilerin hazırlanması ya da dikkatlerin bir operasyondan uzaklaştırılması olarak vurgulanmaktadır. (s. 85)

Kitaba göre, Mossad’ın gücü, yıllardır gizliliğe verdiği önemden kaynaklanmıştır. (s. 86)

Kitapta, bugün Türkiye’nin dış politikada içinde bulunduğu durum itibarıyla anlamlı bulunan iki ifade vardır. Bunlar: “Güven sarsıldığında, bir dost kaybedilmiştir.” (s. 89) ve “Eğer çözümün bir parçası değilsen, sorunun bir parçasısındır.” (s. 92) Somutlaştırılırsa, Türkiye’nin “değerli (!)”yalnızlığı ve Suriye krizinde artık masadan uzak tutulur bir görüntü vermesidir.

Kitapta, İsrail’in istihbarat örgütleri arasındaki çekişmeye ve Mossad içindeki rekabete de yer verilmiştir. (s. 99, 101)

Kitapta, İsrail’in 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren nükleer bir programa nasıl kavuştuğu da ele alınmıştır. (s. 109 vd.) Ayrıca, bu bağlamda geçen ABD Başkanı Kennedy’nin yaklaşımından duyulan rahatsızlık ve kullanılan “… Eve döndüğünde Beyaz Saray’daki bir Katolik başkanın İsrail için iyi olmadığına kesinlikle inanmıştı.” İfadesi (s. 112), Kennedy suikastı ile İsrail arasında bir bağ olabileceği algısına da yol açmaktadır.

Nükleer konuda, kitapta, Sovyetlerin çöküşünün İsrail’in parçalanabilir nükleer malzeme (plütonyum 239) edinmesini kolaylaştırdığına ve bu konuda Rus mafyası ile çalışıldığına da işaret edilmektedir. (s. 117-118) Keza kitabın bazı yerlerinde, okuyucuya İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu mesajının verilmeye çalışıldığı izlenimine yol açan ifadeler de vardır. (s. 208-210) Bu noktada, kitabın bizatihi kendisinin de, Mossad’ın (İsrail’in) gücüne dikkat çekme ve itibarını/etkisini artırma amacını taşıdığı belirtilebilir. Fakat kitapta, Sovyetlerin çöküşünün aynı zamanda Mossad’ı endişeye sevk ettiği de belirtilmiştir. Bazı Arap ülkelerinin Moskova’dan satın aldığı Scud füzeleri ve Sovyetler ile imzaladığı nükleer reaktör anlaşmaları ile, Sovyetlerin elindeki biyolojik silahlar, Mossad’ı o dönemde endişeye sevk eden hususlar olarak kitapta zikredilmiştir. (s. 118-119)

Kitapta, Mossad’ın ABD’deki bilimsel/teknolojik gelişmeleri takip ettiği, bazı planları çalarak bunlar üzerinde çalıştığı yer almıştır. (s. 124)

“… Rafi Eitan (dönemin Mossad’ın tepe yöneticisi), İngiliz istihbarat dünyasından bazı meslektaşlarını Tel Aviv’e getirmiş, onlara Mossad’ın Arap teröristleri Beyrut’un arka sokaklarında ve Lübnan Beka Vadisi’nde nasıl öldürdüğünü göstermişti.” (s. 136-137) Kitabın değişik yerlerinde geçen ifadelerden, bu gösterme işinin, Mossad’ın, çok sayıda Arap’a ev sahipliği yapan İngiltere’yi etkilemek ve bu suretle İngiltere’de daha geniş bir hareket serbestisine sahip olmak için kullandığı araçlardan biri olabileceği çıkarılabilmektedir.

Kitapta geçen, “1960’lı yıllarda, Nazi roket bilimcileri İsrail’i Sina Çölü’nden vurabilecek güçte uzun menzilli silahların yapımı için Mısır ile ortak çalışırken…” (s. 144) ifadesi, bize, Mısır’ın askeri alt yapısı ve dış politikadaki potansiyeli açısından anlamlı gelmiştir.

Kitapta geçen, “Yakın zamanda (Sovyetlerin dağılmasından -1991- sonraki yıllarda) İsrail’e yerleşmiş Rus bilim adamları, aralarında tabun, sârin ve somanın -hepsi uluslararası antlaşmalarla yasaklanmış sinir gazlarıydı- da bulunduğu çeşitli ölümcül zehirler üretmek amacıyla Mossad tarafından görevlendirilmişti.” (s. 154) Bu ifadenin de, İsrail’in askeri alt yapısı ve dış politikadaki potansiyeli açısından anlamlı olduğu düşünülmektedir.

Kitapta, Orta Doğu Barış Sürecinde Filistin ile imzalanan anlaşmalar sonrasında, bir suikast sonucu hayatını kaybeden Başbakan Rabin ile ilgili hususlara yer verilmiştir. Suikasta ilişkin olarak kitapta kullanılan “kurusıkı kurşun”, “kan görülmemesi”, “Rabin’in korumasının silahından çıkan kurşunlar”, “silahın kaybolması” gibi bazı ifadeler (s. 159); suikastın bir de “perde gerisinin” bulunduğunu ve bunun da İsrail tarafı (Mossad) ile ilgili olabileceği çağrışımına yol açmaktadır.

“Ama Ocak 1976’da Hristiyan liderler İran taraftarı Hizbullah’a karşı ilave destek olarak Suriye’yi olaya davet ettiklerinde…” (s. 178) ifadesi, Lübnan’ın ve Suriye’nin bugünkü durumunun anlaşılması bakımından anlamlıdır.

Kitapta, 1979’daki İran İslam devrimi sonrasında, İran ile yaşananlara de değinilmiş; bu bağlamda, İsrail’in, ABD’nin desteğiyle İran’a silah verdiği; Irak’ın İran’ın karşısına çıkarılmasında ve İran’a silah desteği verilmesinde İsrail’in çıkarının bulunduğuna işaret edilmiş; ABD’nin, bu suretle, rehine krizini çözmeyi amaçladığı belirtilmiştir. (s. 180 vd.) “1985 yılı Ağustos ayı sonlarında (İran-Irak Savaşı hala devam ediyor), silah yüklü ilk uçak İsrail’den havalanıp Tahran’a indi.” (s. 183) Kitapta geçtiği şekliyle, ABD, İran’a hem silah ambargosu uygulayan, hem de silah veren bir aktör durumundadır. ABD’nin o yıllarda İran karşısındaki bu pozisyonu, bugün YPG’ye ağır silah yardımında bulunması üzerinden Türkiye karşısındaki pozisyonunu çağrıştırmaktadır ki; bu, ABD’ye duyulan güvenin bu suretle aşınmakta olduğuna işaret etmektedir.

Kitaptaki “İslami temelciliğin (radikalizmin) yeni bin yıl için ortaya koyduğu gerçek tehdit!” (s. 185) ifadesi son derece dikkat çekici bulunmuştur. Bu, Müslüman nüfusa sahip ülkelerin, içeride ve dışarıda içine düştükleri, düşecekleri ya da düşürülecekleri durum açısından anlamlı bulunan bir ifadedir. Bunun, iki şekilde somutlaştırılabileceği düşünülmektedir.

Birincisi, ülke içinde Müslüman nüfusun bölünmesi ve karşı karşıya getirilmesi, Orta Doğu’da Sünni ve Şii cepheleşmenin tahrik ve teşvik edilmesi, yani “İslam içi” çatışma dır. İkincisi de bir bütün olarak İslam karşısındaki cephenin genişletilmesi ve güçlendirilmesi; yani İslam’ın terörizmle anılır bir din haline getirilmeye çalışılması ve medeniyetler çatışması tezi ile Batının İslam karşısında diğer medeniyet gruplarını yanına çekme çabası içinde olmasıdır.

Kitapta, Mossad’ın, koşullardaki değişime bağlı olarak, örgütsel yapılanmasını nasıl yenilediğine de değinilmiştir. (s. 198-199)

Kitapta geçen “… İran şahı Arap komşularının Yahudi düşmanlığına son vermelerini sağlamak için İsrail ile birlikte perde arkasından çalışmıştı. … İsrail de, Kürtleri (İran’daki) yeni rejime karşı gerilla savaşına teşvik etmeye başladı.” (s. 199) Bugün bakılığında, acaba İsrail, İran’a yönelik olarak Kürtler üzerinde yaptığı çalışmada ne kadar başarılı olmuştur? Herhalde bu, İran’ı karşısına, İsrail’i yanına alan Trump Yönetiminin Tahran’a yönelik olarak izleyeceği politika üzerinden kendini gösterecektir.

“Bedava yemek diye bir şey yoktur.” (s. 202) Bu, ister siyasal iktidarların halka yaptığı gıda yardımları, ister ülkelerin diğer ülkelerden aldıkları savunma ve güvenlik yardımları açısından olsun, doğru kabul edilen, genel kabul gören bir husustur. Tıpkı “veren el, buyuran eldir.” Sözünde olduğu gibi.

Kitapta, Şamir’in, Nazi Katliamı’nda Birleşik Devletler’in kısmen sorumlu olduğuna kesinlikle inandığı belirtilmekte; hatta bu konuda daha ileri ifadeler bulunmaktadır. “Eğer Başkan Roosevelt, o zamanlar Orta Doğu’da hüküm süren İngiltere’nin yerine Almanya’yı geçirmek konusunda Hitler ile fikir birliğine varsaydı, buna karşılık Hitler de Yahudiler’in Filistin’e dönmelerine izin verebilir ve böylece Soykırım asla yaşanmayabilirdi.” (s. 225) Bu bakış açısının bugünkü İsrail’de izlerinin olmadığı düşünülebilir mi? Ya da 2016 yılı sonlarında Netanyahu’nun Obama’ya karşı sergilemiş olduğu karşı tavrın arkasında bu bakış açısının izleri olabilir mi? Orta ve özellikle uzun vadede İsrail’e bakarken, bu bakış açısının hatırda tutulması uygun olacaktır diye düşünülmektedir.

Kitapta, Filistin tarafının başlattığı intifada hareketinin önlenememesinin ve yayılmasının, İsrail’in istihbarat örgütlerini biri birine düşürdüğüne işaret edilmiş (s. 230 vd.); intifada hareketi bağlamında, Pekin’in Tiananmen Meydan’ında yaşanan olaylara ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Fransa’da olanlara değinilmiştir. (s. 231)

Kitapta, Vatikan’ın gücüne, siyasal müdahalelerine ve “eşsiz” istihbarat ağı na da dikkat çekilmiştir. (s. 248-249). “… bütün rahipler, kendi bölgelerindeki İtalyan komünist faaliyetlerini hemen rapor ediyorlardı. Vatikan bilgiyi değerlendirdikten sonra…” verileri Washington’a gönderiyordu. (s. 249) Bu ifadeler, bugünlerde Almanya ile Türkiye arasında soruna yol açan, “Diyanet İşleri Türk İslam Birliği-DİTİB” konusu akla gelmektedir. Hatırlanacağı üzere, Almanya’da, DİTİB bünyesinde görev yapan, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı din adamlarının, Türkiye lehine “casusluk” ve “fişleme” yaptıkları iddiaları gündeme gelmiş ve Almanya bunlardan bazılarının geri çekilmesini istemişti.

Kitapta, CIA ile Vatikan arasında, karşılıklı çıkar temelinde işleyen işbirliğine de işaret edilmektedir. CIA’nin, ABD’de komünizme sıcak bakmaya devam eden rahiplerin isimlerini Vatikan’a bildirdiği; ayrıca, ABD’deki Vatikan’a bağlı kiliselere kendi bütçesinden yardımlarda bulunduğu belirtilmektedir. (s. 250) Papa’nın, yoksulluğa ve insan haklarının ihlaline son vermenin, kötü yaşam koşullarını ortadan kaldırmanın, ırkçılığı ve politik baskıları bitirmenin kiliselerin “acil” görevi olduğunu belirtmesi (s. 251), Vatikan’ın etki alanını genişletmesi, yani politik güç ve istihbarat açısından son derece önemlidir. Bunun ekonomik açıdan da Vatikan’a güç verdiğini söylemeye gerek yoktur.

Kitapta, Papa ile Yasar Arafat arasındaki görüşmelere değinilmiş(s. 257 vd.); Arafat’ın “çift taraflı” bir terörist olduğu da ifade edilmiştir. (s. 342)

Kitapta, dinin politik işlevine işaret eden dikkat çekici ifadeler ile karşılaşılmıştır. “Roma, bir Katolik olan John Kennedy’nin Beyaz Saray’a seçilmesine yardım etmiş, Fransa’da ise kilise politikada önemli rol oynamayı sürdürmüştür.” (s. 268.) Bu ifadeler, Donald Trump’ın ilk yurt dışı ziyaretinde Suudi Arabistan’ı (Müslümanlar), İsrail’i (Yahudiler) ve Vatikan’ı (Katolikler) ziyaret etmesini, bunun orta ve uzun vadede küresel politika açısından ne anlama gelebileceğini çağrıştırmaktadır. Bu bağlamda benzeri başka ifadeler de vardır. Bunlar da, Sovyetler henüz çökmemiş iken, Polonya’da öne çıkan ve arkasında Vatikan’ın olduğu düşünülen milliyetçiliğin Moskova’yı tedirgin ettiği, küçük bir olasılık olarak Moskova’nın Papa’yı öldürmeyi istediği, ABD Başkanı Reagan’ın da dünyayı değiştirme planında Papa’nın kendisine kesinlikle yardımcı olabileceğine inandığı yolundaki ifadelerdir. (s. 269-271) Aynı bağlamda, Ağca olayına da değinilmektedir. Bu yapılırken de; bir taraftan Ayetullah Humeyni ile ilişkilendirilerek Papa’nın öldürülmesinin Hristiyan kilisesine karşı başlatılacak cihadın açılış hareketi olarak görüldüğü belirtilmekte, diğer taraftan da Papa’yı yaralayan Ağca’nın İran bağlantısına işaret edilmektedir. (s. 273-274)

Kitapta, Mossad’ın Afrika’daki faaliyetlerine de değinilmiş (s. 283 vd.); bu bağlamda, Soğuk Savaş yıllarında, Mossad’ın Çinliler ile Ruslar’ı biribirine düşürmeye çalıştığı ve Afrika milliyetçiliğini İsrail lehine kullanmaya çalıştığı ifade edilmiştir. (s. 291-292)

Kitapta yer verilen konulardan biri de, PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın Mossad’ın katkısı ile yakalanması ve Türkiye’ye getirilmesidir. (s. 382. vd.) Ayrıca, NATO’nun 1999 yılında Sırbistan’a karşı başlattığı operasyonun; Balkanlar’ın bir Müslüman üssü haline gelmesinden ve İsrail’e yönelik terörist saldırılar için bu bölgenin kullanılabileceğinden endişe eden Mossad’ın istihbarat gücünü NATO üyesi ülkelere göstermesine fırsat verdiğine de değinilmiştir. (s. 389)

“Washington’da bir kez daha Mossad’ın uluyan kurt olduğu, İslam temsilcilerini bir tehdit olarak göstermeye çalıştığı çünkü İslam teröristlerinden korktuğu ve Birleşik Devletler’i kendisinin de benzeri bir tehdit altında olduğuna inandırmaya çalıştığı düşünülüyordu.” (s. 397) Kitapta, Mossad’ın, “İslami teröristler” konusunda ABD’yi sürekli olarak uyardığı, hatta Amerikan savunma sisteminin ne kadar “uyanık” olduğunu test etme kararı aldığı da belirtilmiştir. (s. 403) Kitapta “İslami teröristler” den intihar bombacılarına ilişkin psikolojik analizlere, bunların -çevreleri/aileleri ile birlikte- eylemlere nasıl hazırlandıklarına da işaret edilmiştir. (s. 417-419) Ayrıca Saddam dönemine de değinilmiş; Mossad analistlerinin, Bush hükümetinde önemli konuların nasıl ele alındığına ve bu ele alışlarda dinin önemli bir yerinin olmasına şaşırdıkları vurgulanmıştır. (s. 428-429) İsrail’in Irak’tan kimyasal ya da biyolojik saldırı beklediği o yıllarda, “propagandanın korkuyu, korkunun da propagandayı beslediği” ifade edilmiş; Irak’ta dinsel nefretin, petrolün ve aç gözlülüğün biribirini ateşlediği; İsrail’deki bombalı eylemlerde kullanılan patlayıcıların Çin’de ZDF laboratuarlarında geliştirildiğinin tespit edildiği belirtilmiştir. (s. 436-438)

Kitapta, 11 Eylül saldırıları öncesindeki bazı gelişmelere de yer verilmiştir.

Kitapta, Mossad ajanlarının, 11 Eylül’deki saldırılardan aylar önce, Usame Bin Ladin’in Pakistan’dan Pekin’e üç kez gidip geldiğini, her seferinde o ülkedeki Çin Büyükelçisinin ve Pakistan’ın güçlü istihbarat servisi “PIS’in” (ISI’nın) liderinin de onunla birlikte olduğunu bildiği, Çin’e gidiş amacının Taliban için bir milyar dolar değerinde savunma sözleşmesi yapmak olduğu ifade edilmiştir. (s. 439)

Kitapta, örtülü, kirli ya da dolaylı savaşın nasıl devam ettiğine dair bazı somut ifadeler de yer almaktadır. “1983 yılına kadar, CIA uluslararası suç örgütleriyle olan ilişkisini genişleterek İran’ı ve Nikaragua’daki kontrgerillaları silahlandırmaya başladı. … İranlılar’a silah satışından elde edilen para, servis tarafından Güney Amerika’dan uyuşturucu alımında kullanılıyordu. Kokain Birleşik Devletler’e geliyor ve mafyaya satılıyordu. Sonra aynı para, Nikaragua’daki kontrgerillalara silah sağlamak amacıyla kullanılıyordu.” (s. 465) Yani ABD; silah ambargosu uyguladığı İran’a silah satmış, Amerikan mafyasını uyuşturucu ile beslemiş, Amerikalılara uyuşturucu satılmasına aracılık etmiş, cepheye sürdüğü aktörlerin karşısındaki aktörlere destek vermiş, zulüm düzenini değiştirmeye çalışan hareketler karşısında bu düzene destek vermiş; Dünyanın bir çok yerinde kirli savaşın bir parçası olmuştur.

* *

Reklamlar