Dışarıda Türk (Türkiyeli) olmak!

***

Fenerbahçe’nin Euroligue Şampiyonu olması ardından sanal âlemde kimi şom ağızlılar atıp tutuyorlar!

Bu şampiyonluk bizim, GS, BJK ve «FB Karşıtı» diğer kulüplere ne oluyor da kalkıp sevincimize ortak oluyorlar…

Türk’ün (üst kimlik) veya kimilerinin yeğledikleri/tercih ettikleri gibi Türkiyeli’nin en büyük sorunu işte burada yatıyor!

Neden?

Euroligue dış çıpalı bir spor yarışmasıdır.
Fenerbahçe’nin tarihi başarısı işte bu noktadan bakarsanız tüm Türkiye (içerisi veya dışarısı) için sevindirici, gurur verici bir olay, kutlanması gerekmiyor mu?
Bence gerekiyor…
Çeşitli örneklerle izah etmek mümkün:

Türkiye Cumhuriyeti’nin, milletin oyu ile sandıkta seçilmiş milletvekilleri, sanıyor musunuz ki katıldıkları uluslararası toplantılarda, önemli kararların alınacağı oylamalarda, Türkiye’nin aleyhinde tutum sergiliyorlar, zarar vereceğine hiç kuşku olmayan kararlarda olumsuz oy kullanıyorlar.

Sırf; ‘mevcut iktidara zarar vermenin fırsatını bulmuşuz, vurun abalıya…’ düşüncesiyle?!

İşte hepinizin yanıldığı budur…

1980 Evren Cuntası Darbesi’ni izleyen günlerde, kurucu meclis Avrupa Konseyi Parlamenterler Assamblesi’ne (PACE) heyet yolladı. Hemen her eğilimde temsilci vardı heyette… Bülent Akarcalı gibi darbeye koşulsuz karşı çıkanlar dahil.

Sanıyor musunuz ki; rahmetli Örsan Öymen, rahmetli Mehmet Ali Birand, rahmetli Prof.Aydın Güven Gürkan ve diğerleri Türkiye Avrupa Konseyi’nden mutlaka atılmalı diye kulis çalışmaları yapıyorlardı?!

Hayır.

Tam tersine; darbenin her türlü olumsuz koşullarına karşın, atılmasının hem Türkiye, hem Avrupa hem de Dünya dengeleri açısından tarihi ve vahim bir hata olacağını, kendi eğilimlerindeki siyasî gruplarda anlatıyorlar ve bu yönde bir kararın çıkmasını engellemek için gece gündüz çaba gösteriyorlardı. Birlikte yaşadık o günleri…

Prof.Aldıkaçtı’nın, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararında lehte oy kullandıklarını bile bile…Çünkü o da Strasbourg’da, Konsey merkezinde, darbenin niçin yapıldığına dair Avrupalı parlamentereleri ikna etmeye çalışıyordu.

Mesele; tarihinin her döneminde içinde yer aldığı Avrupa’dan uzaklaştırılmasının, tamiri mümkün olmayan sonuçlara yol açacak ve tabiri caizse başını almış giden ve her an patlamaya hazır bir deniz mayını gibi seyretmesine terkedildiği bir ortamın vehametininde düğümleniyordu. Zira nerede patlayacağı belli olmayan bu mayın insan gibi yaşamaktan başkaca bir beklentileri olmayanları hedef alırdı.

Hayır, Türkiye içeride tutulmalı ama darbecilerin en kısa sürede defedebilecekleri şekilde sürekli denetim altında tutulması, yaptırımlar uygulanması gerekiyordu. Ve bu sağlandı…

İktidara geçtikten sonra ne kadar Avrupa karşıtı söylemleri olsa da rahmetli Turgut Özal’ın elinde müthiş bir fırsat vardı.

İpleri kopartmak…

Yaptı mı?

Tam tersine, Avrupa Konseyi’ne yeniden dönebilmek için – TBMM heyetinin AKPM’de (PACE) temsil hakkına kavuşturulmasına sağlamak üzere,- karizmatik Dışişleri Bakanı ve devlet adamı Vahit Halefoğlu’nu cepheye sürdü; Konsey nezdindeki Büyükelçi Filiz Dinçmen’in çağdaş Türkiye’nin kadını sıfatını taşımasını ve Strasbourg’daki iyi ilişkilerini de sonuna kadar kullandı. Büyükelçi Sencar Özsoy aramızda, hâlâ yaşayan tanıklardan biridir. Filiz hanımın müsteşarı idi.

Özal sonra kalktı – art bir niyet taşıyor muydu, hep tartışma konusu olmuştur – Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusunda bulundu. Kimileri bu davranışını; ‘Türkiye Avrupa’dan koptu denilmesin, Avrupa dışlasın, Ankara Hükümeti de sorumluluktan kurtulsun’ şeklinde yorumlamışlardı. Egmont Sarayı’nda başvuru mektubunun verildiği – dönem başkanı Belçika idi – Dışişleri Bakanı rahmetli Leo Tindemans bile aynı soruyu soruyordu, konuşmalarımızda.

Hayır, rahmetli Özal, Avrupalıların gözüne soka soka asıl hatalı davranan tarafın onlar olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Türkiye, o dönemlerde Avrupa yardımlarının çatı yöntemi Mali Protokoller’in serbest bırakılmamasının ülkenin içerisinde demokrasi, özgürlük ve toplumsal kalkınmayı engelleyici unsurlar olduğunu gözler önüne seriyordu.
600 Milyon $ idi o demlerde… En son 3.Mali Protokol’de takılmış gitmişti…

Sıkça ifade etmeye çalıştığım gibi, çeşitli yazılarımda; Avrupa hep hatalı davrandi, verdiği sözleri tutmadı, Ankara’yı oyaladı, Soğuk Savaş dönemi olduğundan ve de Türkiye’yi kendi savunması açısından NATO’da tutmanın arayışında oldu. Dışlaması zararınaydı. Yoksa; demokrasi, özgürlükler, Türkiye toplumunun sosyal ve ekonomik kalkınması hiçbir zaman umurunda olmadı!

Ve bugünlere gelindi, ama Avrupa’nın «Senaryosu» aynı kaldı!
Türkiye’nin kendisinden fazla uzaklaşmadan kalmasını sağlamak için her yol mübahtı…

Kâh, Avrupa Parlamentosu’nun yenilir yutulur cinsten olmayan kararlarını öne sürdü; kâh Ankara’nın kurucu üyesi olduğu Strasbourg’daki sözde «Demokrasiler Kulübü» sayılan Avrupa Konseyi’ni devreye soktu.
Son kararda görüldüğü gibi…
Ama orada da TBMM heyeti tam tekmil – HDP hariç – karşı çıktı.

Bugün, Prof.Dr.Nurullah Aydın’ın makalesinin giriş kısmına eklediğim, özlü sözleri okuyun. [Asırlar Öncesinin Türk İmajı…]

Ne diyor Alman bilim adamı Prof.Fritz Neumark:

Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir
kalmaz.

Acı gerçeği nasıl izah ediyor ingiliz siyasetçi William Pitt (Jr.):

Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.

Hangi asırda?
19.YY…
Kurtuluş Savaşı öncesinde!
Sonrası biliniyor…

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım, ne dersiniz?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan son AKP kongresinde;

Avrupa Birliği’ne aday olan hiçbir ülkeye konmayan şartların Türkiye’ye dayatılmasının, hiçbir aday ülke için uygulanmayan kuralların Türkiye için getirilmesinin, asıl niyeti nedir?
Sorusunu sormakta haksız mı?

Avrupa Birliği’nin ülkemizin ve milletimizin onurunu hiçe sayma noktasına gelen ikiyüzlü tavrına daha fazla tahammül etmek zorunda da değiliz. Avrupa Birliği ya bize verdiği sözleri tutar, serbest dolaşımı getirir, sığınmacılar için taahhüt ettiği yardımları gönderir, fasılların açılıp-kapanması önündeki engelleri kaldırır ya da herkes kendi bildiğini yapar. Bizim tercihimiz her şeye rağmen, yolumuza Avrupa Birliği’yle devam etmektir. Burada kararı verecek olan Avrupa Birliği’dir, birliği yön veren ülkelerdir
Derken de haksız mı?

Kiminiz, rahmetli Turgut Özal’ın yukarıda izah etmeye çalıştığım, söyledikleri gibi, topu Türkiye’yi dışlaması için Avrupa Birliği’ne atıyor, amacı Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak, diye de düşünebilirsiniz. 15 yıllık AKP iktidarının icraatlarını da örnek gösterebilirsiniz. Ekseriyetimiz bugün bile kuşku duymaya devam etmiyor muyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın ‘Biz bu sıkıntının ilk ortaya çıktığı andan itibaren hep, hak ve özgürlüklerle ilgili reformları biz Avrupa Birliği istediği için değil, kendi vatandaşlarımız bunlara layık olduğu için yaptık, yapmaya devam edeceğiz.’ sözlerine, [Kaynak] Gezi Olayları’ndan başlayıp, bugün bile süre gelen haksızlıkları, ihlâlleri, yaratılan mağduriyetleri de örnek gösterip; amiyane tabiri ile ‘ne bu perhiz, ne bu lahana turşusu,’ sorusunu sorarak itiraz da edebiliriz.

Siyasî Reform sürecini AB yüzünden mi ara verdin, madem mukedirdin, niçin bildiğin yolda ilerlemedin, ülkeyi bugünlere getirdin? Sorusunu bile sorabiliriz.
Haklı bile çıkabiliriz…

Ancak!

Madalyonun öteki tarafına bakmayı da ihmal etmeden. 2004 Aralık ayında Brüksel’de sen Türkiye’yi üyeliğe aday ülke olarak resmen tanı, peki sonrasında?

Üyelik Müzakereleri’nde, Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu reform fasıllarını, sudan sebeplerden, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (GKRY) vetosunun arkasına saklanarak engellemeye devam et.
Vize için verdiğin sözleri tutma.
Türkiye’nin mülteciler yükünü hafifletmede katkıda bulunma. Bütçe üzerinde yetkisi bulunan Avrupa Parlamentosu’nun engellemelerini bahane göster. Sırf Ahmet Davutoğlu’na verdiğin sözlerini yerine getirmemek için!

İşte AB’nin samimiyet ölçüsü burada apaçık ortaya çıkıyor.
Türkiye’deki iktidarın samimiyetsizliği gibi… Ama orası Türkiye’nin içi değil mi?
Sandıktan AKP çıkmaya devam ediyor mu?
Son Referandumda az bir farkla da olsa Cumhurbaşkanı tek yetkili lider koltuğuna oturtulmadı mı?
Demek ki içeride muhalefet güçlü değil, iktidarı devirmeye başarılı olamıyor.

Ama dışarısı başka.
Türkiye’de huzur, istikrar, kalıcı bir demokrasi, senin inandığın ortak değerlere uygun özgürlükler ortamı tesis edilmesi için AB olarak sen ne yaptın, bundan sonra ne yapacaksın?

İşte bu noktada AKP iktidarının kapatan köşküne geçip, dümeni elleri arasına alan Cumhurbaşkanı yine yukarıda örneklerini verdiğim durumlardaki gibi yanında «% 49»un dış uzantılarının desteğini sağlamak zorundadır. Amacına ulaşana kadar değil, kalıcı olarak…

Oysa hâlâ Avrupa Birliği ülkelerindeki Türkiye toplumu arasında kutuplaşmalar süregelmektedir. Dış Temsilcilikler «vatan haini-muhalif» kara listeleri oluşturmakta, dolaylı yollardan bir tür terör ve baskı rüzgârları estirmekte ve hatta doğruları telaffuz edenleri ölümle tehdit ettirmekteler ve âdeta bir «Sürgünler Topluluğu» oluşturulmuştur.

İşte bu noktada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iktidarı yeni dönemde bu «ikircikli» politikasına Türkler, Türkiyeliler açısından hem içeride hem dışarıda son vermelidir!
Vermelidir ki, başarılara hep birlikte sevinelim. Ortak çıkarların gerektirdiği durumlarda birlikte mücadele edelim. Gerçekten samimi iseler de yanlarında yer alalım.
Zayıf ihtimal olsa da…

Yandaşları, candaşları ise Brüksel’de, gelişi münasebetiyle «gövde gösterisi» peşinde koşmaktadırlar.
İnş’Allah ile, Maş’Allah ile…

Nusret Özgül

Brüksel – 22 Mayıs 2017

Reklamlar