‘Ne çok yaklaş, ne de çok fazla uzaklaş!’

***

Peki ortası ne bu ilişki modelinin?

Yanıtı üzerinde eveleyip, gevelemeden önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşmalarında, Batı Dünyası ile Avrupa’yı muhatap aldığı bölümlere bir göz atalım. Zira adil davranmamız gerekiyor değil mi? Gerisini de yarına erteleyelim…

28 Nisan 2017 – Atlantik Konseyi Toplantısı:

Çözüm için kurulan mekanizmalar (kurum ve kuruluşlar) sorun üretir hâle geldi.

Ön sırada Birleşmiş Milletler…
Ardından Avrupa Konseyi…
Avrupa Birliği…
NATO…
Ve diğerleri…
Değil mi, Cumhurbaşkanı’nın hedef aldıkları?
Devam ediyor;

Ya mevcut mekanizmalara format atacak, ya da ‘karamsarlık virüsü’nün bünyemizi daha çok sarmasını seyredeceğiz.

Ya yeni aktörlerin talep ve önerilerine daha çok kulak kesilecek, ya da çözümsüzlük üreten sisteme suni teneffüs yapmaya devam edeceğiz.

Ya tabandan gelen değişim rüzgârını yönetecek, ya da bu rüzgârın kasırgaya dönüşüp bizleri yok etmesini bekleyeceğiz.

Karşımızdaki bu olumsuz tabloyu olumluya dönüştürmek, krizi fırsata çevirmek bizlerin elindedir. Yıkıcı rekabetin yerine iş birliğini, çatışmanın yerine dayanışmayı, gerilimin yerine uzlaşmayı ikame ettiğimizde, farklı bir sürecin kapılarını aralayacağız… [Kaynak.]

*****

Şimdi bir paragraf açalım. Söylediklerinin son derece haklı, uzlaşmacı, insanların daha huzur, istikrar ve refah içinde, savaşların azaldığı bir yerkürede barışçıl koşullarda yaşamalarını gerektiren bir ortam tesisinde yararlı olacağını yadsımak mümkün mü?
Elbette öneren ve muhataplar samimi iseler!

Cumhurbaşkanı bu sözleri sarfederken niçin sadece Batı’yı hedef alıyor?

Çıkarına göre yonttuğundan dolayı mı – günün koşullarında – en uygun olanı bu da, ondan mı? Oysa dengelemek için İslâm Dünyası’nı birleştirmek amacıyla oluşturulan bölgesel veya uluslararası kuruluşları da zikretseydi daha inandırıcı ve dürüst olmaz mıydı?

Hatta bu sözlerine haklılık kazandıracak şekilde; ‘bakın İslâm korkusunu her geçen gün daha fazla yaymakta «araç» olarak kullandığınız biz müslüman ülkelere, aramızda hiç fitne var mı? Fakir ile yoksul arasında derin uçurumlar mevcut mu? Birbirimizle savaşıyor muyuz? Savaşanları destekliyor muyuz? Zenginliklerimiz sadece blirli bir zümrenin mi elinde? İlim ve Bilim dünyasına, kültürlere, sanata, vatandaşlarımızın daha özgürce yaşamaları için sürdürdüğümüz somut çalışmalara, genç kuşaklara yönelik yatırımlarımıza ne diyebilirsiniz?

Diyebilseydi nasıl bir etki yaratırdı a acaba? Ama diyemiyor? Türkiye için bile göğsünü gere gere diyemiyor, sadece 1 numaralı suçlu olarak Batı’yı, Hırıstiyan âlemini parmağıyla işaret etme kolaylığını seçiyor.
İnandırıcılığını çürütüyor, yok ediyor…
Ya bir yol bulacağız çözüm için, ya da bir yol açacağız… demekle yetiniyor.

Batı’ya muhtaç mısınız?

Oturun kendi birikimlerinizi, tarihten aldığınız, çıkardığınız dersleri, «Ortak Anayasa»nız sayılan Kur’an’ın günümüzün koşullarına uyarlanabilecek ilke ve kurallarını koyun önünüze ve işe başlayıp, diğerlerine emsal teşkil etmeye başlayın.

Yapamıyor musunuz; o zaman çareyi başka taraflarda aramayın! Diğer deyişi ile size göre; «küfera kulübü» olanlar tarafında…

Demokrasi eksikliklerini gidermek, özgürlükler ortamını iyileştirip, pekiştirmek, insanları kutuplaştırmak yerine, toplumsal huzur, istikrar ve barış içinde yaşamalarını sağlamak için Türkiye’nin mutlaka Avrupa Birliği’ne, Avrupa Konseyi’ne ihtiyacı mı var? Bu kadar mı «iktidarsız!»

Bir başka tutarsızlık

Adalet duygusunun zedelendiği, hukukun işlemez hâle geldiği bir yerde toplumsal bütünlüğü ayakta tutmanın ve devleti yaşatmak mümkün olamaz. Ecdadımız ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ diyor. Medeniyetimiz ‘adalet mülkün temelidir’ diyerek devletin nasıl yaşatılacağını da gösteriyor. (Çünkü) insanla devlet arasındaki bağın adı adalettir. Güvenlik de, huzur da, refah da, özgürlük de, gelecek de bu kavramın, yani adalet lafzının içinde mündemiçtir.

Hukuk devleti ilkesinden taviz vermeden, ülkemizin ve milletimizin bekası için yaptığımız fedakârlıkları anlamak istemeyenlere elbette söyleyecek sözümüz vardır, sırası geldiğinde milletimiz bu konuda da son sözü söyleyen ülke olacaktır. Milletimiz bu noktada bir karar verecekse, bunu demokrasi ve hukuk devletine olan bağlılığından taviz vermeden yapacaktır.

Türkiye söz konusu olduğunda riyakârlıkta sınır tanımayanlardan adaleti zaten beklemiyoruz; ama hiç değilse kendi koydukları kurallara birazcık saygı göstermelerini ümit etmek hakkımızdır. [Kaynak.]

*****

Doğru, ama eksik!

Yokluklar ortamında, kurtuluş savaşından ayağının, çarığının tozuyla daha yeni çıkmış Genç Türkiye Cumhuriyeti 15 yıl gibi kısa bir sürede işte Erdoğan’ın o sözünü ettiklerinin sağlam temellerini attı. Günümüzün Türkiye’si gibi dıştan yardım beklemedi, çıpa atacak denizler, okyanuslar aramadı, tam tersine mazlum devletlerin umudu oldu, dışarının gıpta ile baktığı bir Devlet kurdu. Sizin 15 yılınızda, köprüler, tüneller, yollar, camiler mi «Mülkler» arasında çoğaldı, yoksa mülkün temelini oluşturan Adalet’ten uzaklaşıldı, kutuplaştırmalar nedeniyle devlet ile insanların bağı kopmaya mı başladı? İkincisine itiraz ediyorsanız, son referandum sonuçlarına göre yüzde 50’lik toplum kesiti niçin rahatsız?

Karşındakiler; ’Önce evinin içini düzene sok, evinin önündeki yaban otlarını yol, bahçeni herkesi hayran bırakacak şekilde çiçeklendir, sonra diğerlerine ders vermeye kalk, derler adama. Terbiyeli davranıp yüksek sesle söylemeseler de, en azından düşünürler ve için için hınzırca tebessüm ederler.

’Evinin sınırlarının dayandığı eşik, senin de katkıların sayesinde «bataklık»a dönüştü, insanlar kan gölünde yüzüyorlar. Irkçılık, İslam dayanışmasının önüne geçti. Suriyelifobi aldı başını gidiyor. Ne sen huzurlusun, ne de yanlış politikaların yüzünden bizlerde huzur kaldı!’

Değil mi, diye de soruverirler!

Yarın: İlişkilerde gelinen son nokta…

Nusret Özgül

Brüksel – 30 Nisan 2017

Reklamlar