Reis Korkutuyor!


***

Dünkü yazıda, Türkiye «güvenirlik ve insandırıcılık» kaybettirdi Batı’ya, izlediği son yıllardaki istikrarsız politikalarıyla, demiştim.
Elbette Brüksel ve Strasbourg’dan baktığımızda…

Niçin?

En önemlisi Avrupa’nın beklediği ve de dikte ettirdiği, veya dayattığı reform sürecinde bekledikleri atılımları geciktirdiği, kimi vakit yerinde sayıyor izlenimi yarattığı için. Oysa söz veren ve istenilen adımları atacağını vaad etmekle kalmayan, takvime bile bağlayan AKP iktidarı değil miydi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sertlik yanlısı söylem ve davranışlarının tuz biber ektiği de bir sır değil.

İyi de Erdoğan neden son yıllarda birden sertleşti?

İç baskıların basıncını dışarıya öfkelenerek çıkartmak için mi?

Dış dünyanın çıkarı doğrultusunda değil, kendi kafasına uygun davrandığından mı?

«Ötekiler»in riyakârlıklarını, çifte standart davranışlarını, sıkça sözünü ettikleri «ortak değerler»inin, kendi «ötekiler»i söz konusu olduğunda görmezden gelip, çıkarları ile uyumlu «business as usual» istikametine saparak, eski sömürgecilik anlayışları ile hakkaniyetten uzaklaştıklarını görmeye başladığı için mi?

Yoksa, sadece ve sadece günümüzün koşullarında, iç politikada prim yaptığı gerekçesiyle mi?

Erdoğan’ın giderek otoriterleşmesi veya kimi çevrelere göre «Reistatörleşmesi» Avrupa’nın Batı’sını korkutmaya başlarken; özellikle AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Balkanlar’da ve de Berlin Duvarı’nın yıkılması ardından birer birer AB ile bütünleşmeye başlayan ama asimile olmamaya çaba gösteren MEDAÜ’lerde (Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri) bir «Model» olarak görülmeye başlamasından endişe duymaya yol açmadı değil. Hatta, Türkiye’nin Afrika’daki varlığından huzursuz olan eski sömürgeci devletler bile var.

Bunu Avrupa Parlamentosu’nun Brüksel’de yaptığı son birleşimde açıkça ifade eden üyeler dahi oldu..

Erdoğan’ın toplulukları peşinden sürüklemesi, Batı’nın haksızlıklarını yüzlerine karşı açık açık çarpan söylemleri –Türkiye içindeki adaletsizlikleri görmezden gelirken– özellikle Eski Yugoslavya ve Varşova Paktı ülkelerinin kimi liderlerini sertleşmeye ve popülist politikalar izlemeye itmedi değil.

Önce Polonya kafa tutmaya başladı. Ardından Macaristan… BREXIT sarsıntısı ile tabiri caizse feleğini şaşıran ve geleceğinin endişesine düşen AB, şu sıralar Washington gibi, Ankara gibi «cızırtı» çıkartanlardan hiç hoşlanmıyor ama sert bir tepki koymaya da cesaret edemiyor.

Esasen, kimilerinin kullandığı «Trumpism» tanımlaması değil, yine kendilerinin deyimiyle «Erdoganism»in hükmetme sürecine girdiğini gören ve kendi içlerinde «lider erozyonu» ve gelecek kaygısı yaşayan devletleri az telaşlandırmıyor.

Batı Avrupa’nın geleneksel politikasıdır. Arada Avusturya gibi içindekini dışa yansıtan devletler çıksa da, istisnalar kaideyi bozmaz, diğerleri söyleyemediklerini Avrupa Parlamentosu veya Avrupa Konseyi Parlamenterler Assamblesi gibi kurumlarda seslendirirler. Öncelerde de böyleydi, şimdilerde de tıpkısının aynısı.

Peki ortak bir Türkiye politikası, tutumu, bloklaşmasından bahsetmek mümkün mü?
Hayır!
Son örnekleri AKPM ve AP oturum ve oylamasında açık bir şekilde görüldü.

AP’de herkes kendi sazını çaldı, kafaların karışık olduğunu konuşmalarda yansıttı, çıkış veya çözüm yolları için farklı önerilerde bulundu. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na bakarsanız, Federica Mogherini ile yapılan toplantıda herkes hatasını anladı ve neresinden dönüleceğini araştırıyor.

Mogherini de yaptığı açıklamasında bir tür teyitte bulunurken; Salı günü yapılacak Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu görüşmesi öncesinde şu mesajı veriyor:
’Turkey’s EU accession process is not suspended – Türkiye ile üyelik süreci askıya alınmış değil!’ [Tamamı.]

AKPM’nin Türkiye’yi Venedik Komisyonu’nun denetleme mekanizmasına yeniden dahil edilmesine ilişkin kararının çoğunluğun görüşünü temsil ettiğini söylemek mümkün mü?
Hayır!
Sadece 56 üyenin desteğiyle kabul edildi?
Asamble’de temsil edilen ülke sayısı 47; Millet Meclislerinin atadığı milletvekili sayısı 324 asil, 324 yedek olmak üzere toplam 648.

Peki şimdi oylamaya çoğunluğun katıldığını söylemek mümkün mü?
Hayır!
Neden?

Tabloya bakın oy kullananlar kimler, hangi ülke ve siyasi gruplardan.

Türkiye’yi ilgilendiren oylamalarda genelde adam adama markaj yöntemi uygulanır, barda kafa çekiyor olsa bile sadece oyunu kullanmak koşuluyla kolundan çekilip getirilir, sonra da bir veya iki kadeh bile ısmarlanır.

Yapıldı mı?

«Dost» sayılan üye ülkelerin temsilcilerinin tamamı hazır bulundu mu oylamada?

Şimdi kalkıp da; ‘Arkadaş, 56 oy ile kabul edilen bir karar AKPM’yi temsil etmez’ türünden gürültü koparılabilir mi?

Demokrasiye inanıyorsan, serbest oy ilkesine sadıksan, sen 1,5 puan ile zafer kazandım diyorsan, o zaman karar bir oy farkla da alınmış olsa kabul etmek zorundasın, derler adama!

Cumhurbaşkanı Erdoğan ne diyor?
‘Kimi kurum ve devletlerin 16 Nisan halk oylaması sonuçları üzerinden ülkemizin demokrasisini sorgulamasına izin veremeyiz. Türk milleti kendi iradesiyle bir tercih yapmıştır.

AKPM de kendi iradesiyle bir tercih yapmıştır. Beğenirsin beğenmezsin, şimdi bu kararın hükümetlerin temsil edildiği Bakanlar Konseyi’nde onaylanması gerekmektedir ki, reddetmeleri hem zordur hem de geleneklere aykırıdır!

Yarın: ErdoğanYa bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız, başka çare yok.

Reklamlar