Bir Zamanlar Bizler de Çocuktuk!

© Kayseri Resimleri

Niçin beni böyle yollarda bıraktı zaman?
Feryadımı duymadı sağır gibi,
Kalbi ne kadar sertti
Tunç gibi, bakır gibi
En güzel günlerimi koparıp göğsüne taktım
Vazgeçtim hayatın baharından yazından
Dur dedim anlamadı bir kalbin biyazından
Karanlık bir gecede bir çeşmenin ağzından
Akan damlalar gibi aktı.
Durmadı zaman

***

ANADOLU BOZKIRINDA YETİŞMİŞ BİR ÇOCUKTAN İKİ BÜYÜK İNSANA, TONGUÇ VE YÜCEL’E SAYGI

doğan_özgüden

© Doğan Özgüden

Bugün Türkiye’de efsanevi köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü… Her olumlu girişim gibi 40’lı yıllarda yoksul köy çocuklarından bir irfan ordusu yetiştiren bu enstitülere ilk darbeyi “komünist yuvasına dönüştüler” karalamalarından korkan CHP vurdu, öldürücü darbe ise daha sonra iktidara gelen DP tarafından 1954 yılında indirildi. Türkiye’nin aydınlığa çıkması için bu kurumu yaratan ve çocukluk yaşamımda önemli yeri olan iki insanı, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ‘i ve İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç‘u saygıyla anıyorum.

*****

ESKİ ERMENİ KÖYÜ MUNCUSUN’DA KÖY ENSTİTÜLÜ İLK ÖĞRETMENLER
1944 YILI

Muncusun Köyü günlerinin belleğimde bıraktığı imajlardan biri köyün tek Ermenisi Karabet’ti. Ailesi falan da yoktu Karabet’in. Köyde tek başına yaşıyor, ufak tefek işler yaparak geçiniyordu. Köy nüfusunun hemen tamamı, Balkan göçlerinden sonra oraya yerleştirilmiş Rumeli muhacirleriydi. Bu muhacirlerden önce Muncusun’da kimler oturmuştu, şimdi nerelerdeydiler? Bunlar asla konuşulmuyordu. Karabet’in neyin nesi olduğu da en azından biz çocuklar arasında bilinmiyordu. Bildiğimiz tek şey, şakacı, espirili bir adam olan ezik kavruk Karabet’in tüm köylüler tarafından çok sevildiği, hatta büyük saygı gördüğüydü.

Civardaki köylerde, kasabalarda da tek tük Ermeni bulunduğu söyleniyordu. Ama onların da nereden geldikleri ya da neyin kalıntısı oldukları asla konuşulmuyordu.

Daha sonraki yıllarda Ankara ve İstanbul’da Ermeni dostlarım olduğunda öğrenebilecektim Karabet’lerin, Kayseri Ermeni’lerinin dramını. Çünkü Kayseri, soykırımlar öncesi Ermeni anayurdunun önemli bir bölgesiydi. O kadar ki, milliyetçilerimizin “büyük Türk mimarı” diye övündükleri Mimar Sinan da, birçok değerli sanatçı ve bilimadamı gibi Ermeni kökenliydi. Kayserili Ünlü Ermeniler1489 yılında Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nde doğmuştu ve asıl adı Armen’di. Anadolu’da Türkler ve Ermeniler Kayseri Örneği

Kayseri’deki Ermeni nüfusunun tasfiyesi 1895’te Hamidiye Alaylarının saldırısıyla başlamıştı. Örneğin dünyada Oscar Banker adıyla tanınan ünlü mucit Asadur Sarafyan Hamidiye Alayları’nın cankırımından kurtulabilmiş Muncusun’lu bir Ermeni ailesinin çocuğudur.

Erciyes eteklerinin o 1944 karakışı tabii hep dondurucu soğuk, savaşın getirdiği yoksulluk ve de dramatik insan ilişkilerinden ibaret değildi. Ömrümce unutamayacağım güzellikler de vardı.

Mart ayında karların eriyip yamaçlarda buzları yararak Sibelius’un En Saga‘sına özgü coşkulu bir ses cümbüşüyle billur gibi akan dereciklere dönüştüğü günler… Günlük derslerimiz bitince çılgınlar gibi bu yamaçlara tırmanıp susuzluğumuzu billur suların serinliğinde gidermek, sonra sustalılarımızla kardelenleri ve çiğdemleri köklemek…

Koyunlar kuzuladığında “ağız” denilen o ilk sağılmış sütü tadabilmek için ağılda nöbete yatmak…

Ve de yine Mart ya da Nisan ayında soğan kabuğuyla kaynatılıp kırmızıya boyanmış yumurtaları tokuşturmak…

Yumurta boyamak… Paskalya Yortusu ritüellerinden… Belki de Muncusun’dan sürgün edilmiş köyün asıl sahibi Ermeni’lerden kalmış Karabet dışındaki tek anı…

Ve böylesi günlerin birinde hiç unutamayacağım bir olay: Başöğretmenimizin bizleri okul bahçesinde içtimaya çağırıp birlikte getirdiği kara üniformalı beş gençle tanıştırması:

Çocuklar, bugün benim öğretmenlik yaşamımın en mutlu günü… Çünkü biz eski öğretmenleriniz, gelecek ders yılından itibaren görevlerimizi bu yanımdaki gençlere devrediyoruz. Onlar, köylere eğitim götürmek için kurulan köy enstitülerinin ilk mezunları. Dahası, hepsi bu köyden ve çevre köylerinden çıkmış köylü çocukları. Yani onlar da sizlerden… Bundan sonra sizleri onlar eğitecek, sadece okuma yazma, hesap değil, aynızamanda köyünüzü nasıl geliştirebileceğinizi gösterecek, sizleri bunun için gerekli mesleklere yönlendirecekler. Onlara sizlerin de yardımcı olmanızı bekliyorum.

Sonra kara üniformalı bu kavruk köylü çocukları birer birer kendilerini tanıtmış, ardından da hepimizi yanlarına katarak bizi doğaya, dağ yamaçlarına çıkartmışlardı. Tabiattaki her bitkinin, her ağacın adını söyleyip, özelliklerini, yararlarını anlatarak bizleri hayretten hayrete düşürüyorlardı.

Dönüşümüz ise daha da heyecan vericiydi… Hep birlikte o zamana dek hiç duymadığımız ezgileri birlikte söyleyerek coşkulu bir düğün alayı gibi girmiştik köye.

Ders yılı sonunda Muncusun’dan ayrılmak zorunda olduğum için bu ilk köy enstitüsü mezunlarından ders almam mümkün olmadı. Ama bu kısa anım, daha sonra gazetecilik yaşamımda ve sosyo-politik mücadelelerimde köy enstitülülerle hep dayanışma içinde olmamda büyük rol oynayacaktı.

*****

TONGUÇ VE YÜCEL’İN ÖĞRENİM YAŞAMIMDAKİ UNUTULMAZ ANILARI
1948 YILI

Tüm derslerde başarılı iken, resim dersinde sınıfın en kabiliyetsiz öğrencisiydim. Suluboya resim yaparken boyaların ölçüsünü kaçırıyor, ortaya doğrudürüst bir şey çıkartamıyordum. Bu yüzden ikinci sınıfta resim dersinden ikmale kalmış, yaz tatilinde herkes matematik, fizik çalışırken ben suluboya resim talim etmek zorunda kalmıştım. Kısacası, suluboya resimden nefret ediyordum.

Üçüncü sınıfta bir gün resim dersine girdiğimizde, suluboya düşkünü kadın öğretmen yoktu. Öğretmen masasında saçları ağarmış, bakışları hüzünle karışık sevgi dolu yaşlıca bir kişi oturuyordu.

Önce kendini tanıttı. İsmi bize bir şey demiyordu. Çantalarımızdan suluboya takımlarını çıkartırken müdahale etti:

Yok çocuklar, suluboya yapmayacağız. Defter ya da kağıtlarınızı, bir de kurşun kaleminizi çıkartın. Başka şey lazım değil…

Kulaklarıma inanamıyordum, suluboyadan kurtuluyor muydum?

İyi resim, iyi desen yapmanın birinci kuralı, korkma¬dan, titremeden düz çizgi çekmektir. Bu derste başka hiçbir şey yapmayacak, defter ya da kağıtlarınızın üzerine çizebildiğiniz kadar düz çizgi çizeceksiniz. Haydi göreyim sizi…

Sınıfta keyifli bir yarış başladı. En keyifli olan da herhalde bendim.

Çizdik… Çizdik… Yorulana kadar çizdik. Başlangıçta eğribüğrü olan çizgilerimiz dakikalar ilerledikçe daha düzgün, daha kararlı oluyordu.

Dersin bitimine yakın,

Tamam, dedi, bugünlük bu kadar… Düz çizgi çizebilmek hem iyi bir ressam olmanın ana koşuludur, ama aynızamanda dürüstlük ifadesidir. Diyeceğim şu, hayatta daima bugün çizdiğiniz düz çizgiler gibi doğru ve dürüst olun…

“Komünist” diye görevden alınan en sevdiğimiz öğretmen Sami Bey’den beri hiç böylesi bir ders görmemiştik.

Öğretmenin adı İsmail Hakkı Tonguç’tu.

Akşam evde yeni resim ögretmenini büyük bir heyecanla anlattığımda, suluboya yeteneksizliğinden ötürü oğullarının ikmale kalmış olmasının üzüntüsünü hâlâ yaşayan annem de babam da çok keyiflendiler.

Ertesi gün Savaş bombayı patlattı:

Bizim yeni resim öğretmeni kimmiş biliyor musunuz? Köy enstitülerini kuran adam… Komünistlik yüzünden genel müdürlükten atılmış, bu yaşta buraya resim öğretmeni olarak sürgün edilmiş…

Sınıf arkadaşlarımın çoğu için “köy enstitüleri” belki aile içi politik tartışmalarda komünistliğin sembollerinden biri olarak anılmıştı, ama benim için geçmişimin bir dönemine damgasını vuran bir gerçeklikti.

Birden, Kayseri’nin Muncusun Köyü’ne gelen ilk köy enstitüsü mezunu, siyah üniformalı köylü çocukları, onları bize tanıtan okul başöğretmeninin coşkusu gözlerimin önüne geldi.

Sonra yaşımın küçüklüğüne rağmen benim ortaokula kaydolmamı sağlayan eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i, o dev adamı anımsadım.

Hayır, dedim. Ben köy enstitülerini biliyorum. Bu öğretmen onların kurucusuysa büyük bir insan olmalı.

Aramızda tam bir ağız dalaşı başladı. Kimileri Tonguç’un bir dahaki dersini boykot etmeyi öneriyordu.

Ne ki, Tonguç bir dahaki dersine geldiğinde, yüzündeki o saygı uyandıran hüzünlü ifadesi, resim yaparken kendi kişiliğini ortaya koyma konusundaki konuşmalarıyla sınıfa derhal hakim olacak, en azılı anti-komünist adaylarından dahi bir daha onun aleyhinde tek kelime duymayacaktık.

*****

1946 yılı… Konya gurbeti dönüşü nihayet Ankara’da aileme kavuşmuşum… Okul günleri gelip çatımış. Kurtuluş Ortaokulu’na yazılmak için başvuru yapıyoruz. Kayıt için 12 yaşını doldurmuş olmam gerekiyor, ama ben 11 yaşını dahi doldurmamışım. Kapıdan geri çevriliyoruz.

Babam iyice delleniyor. Beni elimden tuttuğu gibi Ulus Meydanı yakınındaki Milli Eğitim Bakanlığı’na götürüyor.

Mutlaka bakan beyi göreceğim, diyor.

O günlerde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. Bakanın huzuruna çıkartıyorlar. Ömrümde ilk kez bir bakanla karşılaşıyorum. Kalın kalkık kaşları, otoriter havasıyla tam bir bakan. Babam, benim “beş sınıf tek odada” başlayan kayıt serüvenimi anlatıyor. Yücel büyük bir sabırla dinliyor, arada anlayışlı bakışlarla beni süzüyor. Sonra birden babama:

Haklısın, diyor. Ben emir veriyorum. Yarın tekrar gidin, kaydı yapılsın.

Babamın edebiyat kitaplarından tanıdığı Yücel’e hayranlığı, onun partisi CHP’ye sempatisi daha da artmış olarak ayrılıyoruz bakanlıktan. Ertesi gün de kaydım yapılıyor.

Ne ki aynı Yücel bu olaydan birkaç gün sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda bırakılıyor, yerine aşırı sağcı Reşat Şemsettin Sirer getiriliyor.

Yıllarca sonra oğlu Can Yücel’le yakın dost olacağımız Hasan Ali Yücel, sadece köy enstitülerini kurmuş, Türkiye’ye dünya klasiklerini kazandırmış ilerici bir milli eğitim bakanı olarak değil, aynızamanda giderayak benim yıl yitirmeden ortaokula başlayabilmemi sağlayan insan olarak anılarımda ayrı bir yer tutuyor.

*****

1942 yılı… Kunduz İstasyonu… Babamla annem, makasçının ve yol çavuşunun ailelerini topluyor. İstasyon çocuklarının hep birlikte okula yazılacağını açıklıyor.

Aslında öteki çocukların hemen hepsi 7 yaşında ya da daha büyük… Okula başlama çağını çoktan geçmişler. Benimse 6 yaşım dolalı daha birkaç ay olmuş, okula kabul edileceğim bile şüpheli. Olsun… Resmen kabul edilmese bile Doğan da okula gidecek.

Annem hemen işe koyuluyor, tüm istasyon bebelerinin ölçüsünü alıp ayaklı Singer makinesinde siyah top kumaştan herbirimize önlük dikiyor, beyaz yakalar hazırlıyor.

Babam da beni ve öteki çocukları toplayıp okula kaydettirmek üzere köye götürüyor.

Kapısındaki eğri büğrü tabelada okul yazan kerpiç yapıya okul demeğe bin şahit ister. Tek göz oldukça geniş bir oda. Bir duvarda kara tahta ve Atatürk portresi, öteki duvarda kocaman bir göç yolları haritası, Orta Asya’dan fışkıran kırmızı oklar üç kıtaya yayılıyor.

Orta yerde 15-20 okul sırası. Beş kol halinde dizilmiş. Beş sınıf bir arada ders görüyor. Beş sınıfa da bir tek öğretmen aynı anda ders veriyor.

Orta yaşlı öğretmen hepimizi güler yüzle karşılıyor, adlarımızı, yaşlarımızı soruyor. Ben de adımı söylüyorum, ama yaşımı söylemeye dilim varmıyor.

Babam beraberinde getirdiği nüfus kağıtlarımızı sıranın üzerine koyuyor,

Doğan daha okul yaşında değil, resmen kaydedilemese de öbürleriyle birlikte gidip gelsin, diyor. Sonra da ekliyor:

Zaten okuma yazmayı çoktan öğrendi, kerrat cetvelini bile…

Öğretmen birden ilgileniyor, bana bir şeyler okutuyor, birkaç küçük çarpım işlemi yaptırıyor. Sonra babama dönerek,

Kadri Bey, diyor, dert değil, bu okulun 3. sınıf çocukları bile bu düzeyde değil. Kim ne derse desin ben bu çocuğu 1. sınıfa da değil, doğrudan 2. sınıfa yazıyorum.

Sonraları Ankara’da ortaokula kaydolurken “yaşım tutmadığı” için zamanın ünlü Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bizzat müdahalesini, İzmir’de yüksek okula kaydolurken, henüz 18 yaşımı doldurmadığım için babamın da benimle birlikte hazır bulunup onay vermesini gerektirecek olaylı okul serüvenim işte böyle başlıyor. [Kaynak : Doğan Özgüden, “Vatansız” Gazeteci, Sürgün Öncesi, Belge Yayınları, İstanbul 2010]

*

info_turk

facebook

twitter

Reklamlar