Ya Aşırı Sağ’ın Lideri Le Pen Seçilirse?!

AB şüpheciliği ile İslam ve göç karşıtlığını birleştiren ve mevcut sistemin sorundan başka bir şey getirmediğini iddia eden sağcı popülist söylemler; işsizlik, terör olayları ve Müslümanların uyum sorunlarının arttığı bir ortamda, Fransızlar 23 Nisan – 7 Mayıs tarihlerinde 11 aday arasından ‘Cumhuriyet’in Başkanı’nı seçmek için sendık başına gidiyorlar.

Anketlere göre; son dönemde yükselişe geçen işsizlik oranı ve özellikle her dört gençten birinin işsiz olması ve güvenlik Fransızları endişelendiren konuların başında geliyor.

23 Nisan’a yaklaşırken Fransız halkının endişelerini körükleyen Marine Le Pen, her fırsatta AB ve İslam’ın sorunların kaynağı olduğunu fransızların beyinlerine işlemeyi sürdürüyor.

AB ise, Le Pen’in anketlerdeki yükselişine ve ilk turda her dört fransızdan birinin oyunu alma ihtimaline karşın, ikinci turda Cumhuriyetçi Fillon veya eski Ekonomi Bakanı Macron ile yarışıp, ikisinden birine yenileceği umudunu taşıyor.

Tahminlerin tutmaması hâlinde, Marine Le Pen’in Başkan seçilmesi sonrasında meydana gelebilecek gelişmeleri ise kimse düşünmek bile istemiyor.

***

Sağ Popülizmin Korkutan Yükselişi: Fransa Seçimleri!

©Selvi Eren

Son yirmi yıldır hem Avrupa’da hem de dünyada yükselişe geçen ve politik söylemlerde oldukça yer edinen; hatta son birkaç yıldır gündemi şekillendiren sağ popülizmi Brexit ve Trump ile doruk noktasına ulaştı. AB şüpheciliği ile İslam ve göç karşıtlığını birleştiren ve mevcut sistemin sorundan başka bir şey getirmediğini iddia eden sağcı popülist söylemler; işsizlik, terör olayları ve Müslümanların uyum sorunlarının arttığı günümüzde, güçlenerek daha fazla görünür ve desteklenir hale geldi. Birçok Kuzey ve Batı Avrupa ülkesinde olduğu gibi gerçek sorunların yanında abartılmış veya yaratılmış sorunları da politik söylemlerine dâhil eden politikacılar, milli değerlerin küreselleşme, İslam, AB ve göçmenler gibi unsurlar tarafından kuşatıldığını belirtiyor. Tüm bu sorunlardan sonra kendilerinin halkın kurtarıcısı olacağını iddia eden sağcı popülistler, politik ve ekonomik çözüm önerilerinden ziyade var olanı karalayıp halka bir “ütopya” vaat ederek oylarını artırmaya çalışıyor. Bütün bunlar ışığında korkutucu olan ise popülist görüşlerin halkın önemli bir kesiminde yer etmeye başladığını gösteren anket ve seçim sonuçları. Bu duruma ek olarak, radikal popülizmi veya Hollanda Başbakanı Rutte’nin ifade ettiği üzere “yanlış popülizmi” yenmek için farklı ideolojilerin de popülist görüşü benimseme yoluna gitmesi endişe verici diğer bir unsur.

“Trumpizm” ve Avrupa Popülizminin Temel Yapı Taşları

Latince “populus” yani halk anlamına gelen kelimeden türeyen “popülizm” etimolojik olarak halka, politik güç ve katılım imkânı tanıma anlamına geliyor. Bununla birlikte çok uzun zaman önce kullanımı değişerek, negatif ögeler barındıran bir söylem veya ideoloji haline geldi. Aslında politik olarak “popülist” kelimesinin kullanımı, 1892’de Britanya’da kurulan çiftçi ve işçilerin sorunlarına dikkat çekmek isteyen “Popülist Parti” ile başladı.

1995 yılında ünlü Fransız siyaset bilimci ve felsefeci Pierre-André Taguieff, popülizmin hem yatay hem de düşey düzlemde “biz ve ötekiler” karşıtlığını yarattığını belirtmişti. Farklı iki boyutta iç içe ama yine de sürekli bir çatışma içinde olan iki ayrı sınıf yaratıldığını iddia eden bu görüş, hem ABD seçimlerini hem de Avrupa ülkelerindeki sağcı popülist söylemlerin içeriğini anlamak için oldukça açıklayıcı.

İlk olarak düşey düzlemi ele alırsak “biz ve ötekiler” algısının halk ve elit sınıf arasında yaratıldığı görülüyor. Bu karşıtlığa göre sıradan, çalışkan, zorluklar yaşayan ve yalnız bırakılan insanlar, halk tabakasını oluştururken sıradan insanların sorunlarına ilgisiz, politik yolsuzluklara bulaşarak zenginleşmiş kesim elit sınıfı tanımlıyor. Trump, Amerikan halkını “ülkesinin unutulmuş kadın ve erkekleri” olarak nitelendirmiş ve Başkanlık konuşmasında onların sesi olacağını; gücü siyasi elitlerden alıp halka vereceğini vaat etmişti. Hollandalı Geert Wilders de partisinin asıl amacının “Gücü Lahey’deki elitlerden alıp halka vermek” olduğunu belirterek, Trump’ın söylemlerini taklit etmişti. 23 Nisan’da ilk turu yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanan sağcı Marine Le Pen de benzer şekilde, “Fransızlara kendi kaderini tayin hakkını” vereceğini iddia ederek popülizmin düşey düzlemi olarak tanımlanan “halk ve siyasi elit” karşıtlığını yaratıyor.

İkinci olarak, yatay düzlemde sağ popülizmi incelediğimizde “biz ve ötekiler” karşıtlığının “bizim gibi yaşayan insanlar” ve “bizden farklı olan insanlar” olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Aynı kültürel ve tarihsel mirası paylaşan, benzer yaşam tarzlarına sahip insanların değerlerinin, farklı kültürel değerler ve yaşam tarzları yüzünden tehdit altında olduğu izlenimi hâkim. Yalnızca ülke sınırları dışındakiler değil, beraber yaşadıkları; ancak, ortak değerleri paylaşmadıkları kişiler de bir tehdit unsuru olarak algılanıyor ve ötekileştiriliyor. Sağcı popülist söylemlerin iddiasına göre ise bu tehditlerin kaynağı; küreselleşme, serbest ticaret, radikal İslam ve hatta AB’nin ta kendisi.

“Trumpizm” olarak nitelendirilen Trump popülizmi ve Avrupalı popülizm, her iki boyutu da bir araya getirip hem elit sınıfı hem de farklı kültürel ve dini değerlere sahip olanları “öteki” olarak tanımlıyor. Zenginlik içinde halktan kopuk yaşayan elit sınıf, halkın sorunlarına duyarsız kalmasına karşın göçmen ve mültecilerin ülkelerine girmesine izin verdiği gerekçesiyle eleştiriliyor, elitlerin azınlığın haklarını korumak amacıyla çoğunluğu susturmaya çalıştıkları iddia ediliyor. Bunun yanında popülistler, elit sınıfın halkın belli bir kesimini “ırkçı ve İslam düşmanı” olarak nitelendirmesini eleştiriyor. Böylece halka haklı şekilde tepki verdiği ve kendilerinin halkın hakkını savunacağı mesajını vererek oy kazanmaya çalışıyorlar ki son dönem seçim sonuçları bunun başarılı bir taktik olduğunu ortaya koyuyor. Hillary Clinton’ın Trump destekçilerinin “bir avuç zavallı” olduğunu söylemesi örneğinde olduğu gibi halkın belli bir kesiminin düşüncelerinin sert bir şekilde eleştirilmesi de ters teperek popülist söylemlerde bulunan politikacıların işine yarıyor.

Şunu söylemek gerekir ki; ana unsurları betimlediğimiz “biz ve öteki” karşıtlığı yaratılırken farklı söylemler oluşturularak ön plana çıkan unsurlar her ülkenin tarihi ve jeopolitik bağlamına göre değişiyor. Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerinde karakteristik benzerlikler taşıyan popülist söylemler ön plandayken Britanya ve Almanya’da daha farklı ögeler barındıran söylemler dikkat çekiyor.

Kuzey ve Batı Avrupa popülizminin en canlı ve çarpıcı örneği hiç şüphesiz Hollanda. “Biz” tanımı yaparken farklı oldukları her konuya önem veren popülistler, laik Hıristiyanlığa vurgu yapıyor ve bunun yanında cinsiyet eşitliği, basın ve ifade özgürlüğü, LGBTİ hakları gibi konularda da taviz vermeyeceklerini belirtiyor. Sağ popülizminin “biz ve öteki” ayrımını Hollandalı Wilders gibi her söyleminde çok net bir şekilde yapan Marine Le Pen de Fransa’nın “laik Hıristiyan kökenlerini” hatırlatarak İslami ögelere Fransa’da yer olmadığı mesajını veriyor.

Hollanda’da popülist söylemlerin seçim kazanma yarışına dönüşmesinden sonra Fransa’da Marine Le Pen ve seçmenlerini cesaretlendiren en büyük etmen hiç şüphesiz ki Trump’ın zaferi ve Britanya’nın AB’den ayrılma kararı alması oldu. Her iki gelişme de Wilders ve Le Pen başta olmak üzere, sağcı popülist liderlerin, elde etmeye çalıştıkları bir başarı ve buna ulaşmak için söylemlerini olumsuz bir retorik üstüne kurdukları görülüyor. Gerçek veya yaratılmış birçok sorundan sürekli bir şekilde bahseden popülist liderler mevcut politik ve ekonomik durumu yaratan en büyük günah keçisi olarak ülkelerinde bulunan Müslüman göçmenler ve mültecileri hedef gösteriyor ve bu sorunların yaşanmasına sebep olarak gördükleri AB değerlerini açık şekilde reddediyor.

Ulusal Cephe’deki Dönüşüm ve Fransa Seçimlerindeki Le Pen Etkisi

İlk turu 23 Nisan’da gerçekleşecek olan ve hiçbir adayın oyların yüzde 50’sini alamaması durumunda ise 7 Mayıs’ta ikinci turu gerçekleşecek olan Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri, AB siyaseti açısından Hollanda seçimlerinden sonraki en kritik dönemeç. Sağ popülizminin yükselişi yalnızca AB kurumlarını ve Avrupa bütünleşmesini değil; aynı zamanda kültür çeşitliliğine izin veren toleranslı liberal sistemi de tehlikeye atabilir.

1972’de Jean-Marie Le Pen tarafından Fransa’da kurulan sağcı parti Ulusal Cephe (FN) 2011’de lider değişikliğiyle beraber tabanını genişletme çalışmalarına başladı. Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, partiyi radikal söylemlerden arındırırken aynı zamanda antisemit görüşten göç ve İslam karşıtlığına geçiş yaptı. Neo-liberal bir parti olarak kurulan ve orta sınıf, küçük işyeri sahipleri ve çiftçilerin oluşturduğu bir seçmen tabanına sahip FN, Marine Le Pen’in çalışmalarıyla küreselleşmeye karşı korumacı politikayı savunan bir partiye dönüştü. Yenilenen FN’nin politik programının temel taşlarını; AB karşıtı milliyetçilik ve anti-elitizm oluşturuyor. Tabanını işçi sınıfı ve işsiz kesime genişleten sağcı popülist parti şu anda Fransa’nın en güçlü üçüncü partisi olarak görülüyor (FN’nin oy oranları için bkz. Tablo 1).

Babasının yerine geçen Marine Le Pen liderliğindeki parti yenilenen vizyonu ile oy oranını önceki seçimlere göre artırmayı başardı; hatta 2015 bölgesel seçimlerinin ilk turunda yüzde 27,7’lik bir oy oranına erişti. Fakat 2002’deki gibi FN’nin ilk tur başarısı seçmeni endişelendirince ikinci tura katılan seçmen sayısı arttı ve Le Pen’in partisinin sandalye sayısı azaldı. Bu anlamda Fransa’daki iki turlu seçim sisteminin, seçmene kararını gözden geçirme imkânı vermesinin radikal veya popülist partilerin kazanma olasılıklarını düşürdüğünü söylemek mümkün. 11 adayın yarıştığı; ancak sadece 5 adayın ön planda olduğu Fransa seçim dönemi farklı ideolojileri temsil eden adaylar arasında çekişmeli şekilde ilerliyor (Adaylar için bkz. Tablo 2). Yarışın iddialı isimlerinden biri olan eski Ekonomi Bakanı ve En Marche! Hareketi Başkanı Emmanuel Macron son anketlere göre yüzde 24 ile Marine Le Pen’in gerisinde kaldı. Aynı anketlerde yüzde 24,5 ile ilk sırada yer alan ve Trumpvari söylemleri ile dikkat çeken Le Pen’in partisinin seçimlerde nasıl bir oy oranına sahip olacağı ise başta AB liderleri olmak üzere birçok kişi için merak konusu. Ancak uzmanlar 2002 yılı cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2015 yılı bölgesel seçimlerinin tekerrür edeceği görüşünde ki bu da Marine Le Pen’in, ilk turda yüksek bir yüzdeye sahip olsa bile ikinci turda özellikle AB yanlısı Macron ile karşı karşıya kalırsa yenilgiye uğrayacağı anlamına geliyor.

Seçim Dönemi Yaklaşırken Akıllara Takılan Soru İşaretleri

Seçim dönemi gerçekleştirilen anketler, son dönemde yükselişe geçen işsizlik oranının ve özellikle her dört gençten birinin işsiz olmasının Fransızları endişelendiren konuların başında yer aldığını ortaya koyuyor. İşsizlik konusundan sonra ön plana çıkan ikinci konu ise güvenlik. Özellikle 130 kişinin yaşamına mal olan Kasım 2015 Paris saldırıları ve Temmuz 2016 Nice saldırısı sonrasında Fransızlarda güvenlik konusunda derin bir endişe hâkim. Ülkede, Paris saldırıları sonrasında yürürlüğe koyulan OHAL önlemleri, iç ve uluslararası tehditlerle mücadelenin sürdüğü belirtilerek en son 15 Temmuz 2017’ye kadar uzatıldı.

23 Nisan’a yaklaşırken Fransız halkının endişelerini körükleyen Marine Le Pen, her fırsatta AB ve İslam’ın sorunların kaynağı olduğunu iddia ediyor. AB liderleri, Hollanda seçimlerinde 20 sandalye kazanmasına rağmen birinci olamayan Wilders gibi Le Pen’in de ülke yönetiminde söz sahibi olamamasını diliyor. AB’yi umutlandıran en önemli unsur, Le Pen’in anketlerdeki başarısına ve ilk turda olası başarısına rağmen ikinci turda ya Cumhuriyetçi Fillon ya da eski Ekonomi Bakanı Macron ile karşı karşıya kalıp yenileceğine neredeyse garanti gözüyle bakılması.

Her ne kadar herkesin gündeminde cumhurbaşkanlığı seçimleri olsa da unutulmamalı ki Fransa halkı 11 ve 18 Haziran tarihlerinde Parlamento seçimleri için de sandığa gidecek. Parlamentoda çoğunluğu sağlayamayan bir cumhurbaşkanının seçmene verdiği sözleri tutması pek muhtemel olmadığı için genel seçimler, cumhurbaşkanı olacak aday için büyük önem taşıyor. Uzmanlar, En Marche! Hareketiyle ilk defa seçime katılan Macron veya 577 sandalyeli Ulusal Mecliste 2 sandalyeye sahip bulunan FN’nin Başkanı Le Pen cumhurbaşkanı seçilirse oldukça ilginç durumlar yaşanacağını belirtiyorlar. Eğer tahminler doğru çıkar ve Macron, cumhurbaşkanı seçilirse atayacağı başbakanın büyük bir olasılıkla kendi partisinden olacağı düşünülüyor. Bununla birlikte partide çoğunluk sağlanmadığı takdirde gelecekteki başbakanın kendi partisinden olmayan milletvekillerine nasıl sorumluluklar vereceği de akıllarda soru işaretleri yaratıyor.

İlintili:

§ [Doğu Avrupa’dan Esen İlliberal Rüzgâr AB’nin Temellerini Sarsabilecek mi?]

Reklamlar