…ve Türkiye Gemisi!

Dünya ticaretinde son yıllarda esmekte olan korumacılık rüzgârlarının Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle beraber ivme kazanması bekleniyor. Bu rüzgârların Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin geleceğini nasıl etkileyeceği merak ediliyor.

OECD ve G-20 gibi uluslararası yapılanmalar kriz sonrasında küresel ticaretteki korumacılığın azaltılmasını ve yeni ticari kısıtlamaların getirilmemesini hedeflemişlerdi ancak pek başarılı olabildikleri söylenemez..

Trump’ın saldırgan ticaret politikaları uygulaması durumunda sadece ABD ekonomisinin değil, küresel ekonominin de zarar görmesi, başta Çin olmak üzere pek çok ülkeyle iplerin gerilmesi ve bunlardan karşı hamleler gelmesi olası.

Dünya ticaretinde 2008’den beri daha çok hissedilen korumacılık rüzgârlarının Donald Trump’ın başkanlığı ile beraber ivme kazanması beklense de liberalleşme gayretindeki AB’nin akdettiği kapsamlı STA’lardan ve Çin’in tutumundan da anlaşılacağı üzere bu rüzgârların ne boyutlara ulaşacağını ve Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor.

Peki Türkiye verimli bir müzakere dönemi geçirmek ve sert esmeye başlayan korumacılık rüzgârlarına takılmamak için neler yapmalı, nasıl bir politika izlemeli?!

***

Korumacılık Eğilimleri ve Gümrük Birliği’nin Geleceği

© Merve Özcan

Dünya ticaretinde son yıllarda esmekte olan korumacılık rüzgârlarının Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle beraber ivme kazanması bekleniyor. Bu rüzgârların Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin geleceğini nasıl etkileyeceği merak ediliyor.

Korumacılık Rüzgârları Sert Esiyor

Uluslararası ticarette 1960’lı ve 1970’li yıllarda hüküm süren ithal ikameci sanayileşme ve müdahaleci ekonomik tutum yerini 1980’li ve 1990’lı yıllarda çok taraflı dış ticaret anlaşmaları ile liberalizasyona bıraktı. Bu durum, bir malın üretiminde kullanılan ara ürünlerin farklı ülkelerce üretilmesi anlamına gelen dikey uzmanlaşmayı teşvik ederek, küresel değer zincirlerinin önem kazanmasını sağladı. Ancak söz konusu bütünleşmenin 2000’li yılların başından itibaren yavaşlamasının yanında, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyeliği ile beraber yüksek katma değerli ürünlerin üretiminde daha etkin olması, ithal ürünlere koyulan ve korumacılık tedbirleri olarak bilinen gümrük vergilerine, kısıtlayıcı kotalara ve diğer hükümet düzenlemelerine geri dönüşü hızlandırdı. Buna rağmen Çin’in küresel değer zincirlerine hızlı adaptasyonu, 2008 krizine kadar uluslararası ticaret hacmini artırdı. Ancak, kriz sonrasında ara mal ithalatında yaşanan küresel düşüş, 2008 krizi öncesindeki otuz yıl boyunca yıllık ortalama yüzde 5’in üzerinde seyreden uluslararası ticaretteki büyüme hızını, kriz sonrasında düşürdü. Aynı şekilde, krizden önce hızla büyüyen küresel mal ticaretinin küresel GSYH içindeki payı da kriz sonrasında azalmaya başladı.

Her ne kadar OECD ve G-20 gibi uluslararası yapılanmalar kriz sonrasında küresel ticaretteki korumacılığın azaltılmasını ve yeni ticari kısıtlamaların getirilmemesini hedefledilerse de pek başarılı olamadılar. G-20 ülkelerinin ticaret tedbirleri ile ilgili DTÖ tarafından hazırlanan rapor, Ekim 2015 -Mayıs 2016 döneminde bu ülkelerde toplam 145 yeni ticari tedbirin uygulamaya girdiğini ve bunun aylık 21 tedbire denk gelerek, DTÖ’nün G-20 ülkelerini izlemeye başladığı 2009 yılından beri en yüksek aylık rakam olduğunu vurguluyor. Söz konusu 145 tedbirin 89 tanesinin anti-damping olduğunu belirten rapor, bunun büyük kısmının Çin’in uyguladığı dış ticaret politikalarının haksız rekabete yol açmaması için gelişmiş ülkeler tarafından Çin ürünlerine uygulanan anti-dampingden kaynaklandığını ifade ediyor. Dünyadaki korumacı eğilimlerin endişe verici boyutlara ulaştığını belirten rapor, G-20 ülkelerinde 2008 yılından beri uygulanan 1.583 ticari tedbirden sadece 387 tanesinin kaldırıldığının ve bunun küresel ekonomide yavaş büyümeyi kalıcı kılabileceğinin altını çiziyor.

Dünya ticaretindeki korumacılık rüzgârlarını sertleştiren diğer bir gelişme ise 20 Ocak 2017’de göreve gelen yeni ABD Başkanı. Korumacılık yanlısı söylemiyle tanınan Donald Trump’ın ilk icraatı Asya-Pasifik bölgesindeki 12 ülkeyi kapsayan Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan (Trans-Pacific Partnership [TPP]) ABD’nin çıkmasını onaylayan kararı imzalamak oldu. Bu durum, 2013 yılında görüşmeleri başlayan, AB ve ABD arasında ticari ve siyasi bütünleşmeyi hedefleyen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın (Transatlantic Trade and Investment Partnership [ TTIP]) geleceğinin ne olacağı konusunda merak uyandırıyor. Söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girmesi durumunda dünya ticaretinin yüzde 40’ının etkileneceği ve AB ile ABD’nin önemli kazançlar sağlayacağı ancak diğer ülkelerin olumsuz etkileneceği tahmin ediliyor. Örneğin, Çin ve Hindistan’ın 35 milyar dolar, Rusya’nın ise 45 milyar dolar zarar etmesi bekleniyor. Her ne kadar Trump’ın ivme kazandırması beklenen korumacılık rüzgârlarının TTIP’in üçüncü ülkeler için doğuracağı olumsuz sonuçları engellemesi beklense de anlaşmada gerekli düzenlemelerin yapılmasıyla küresel ekonominin önemli kazançlar sağlayabileceği ve istihdam olanaklarının yaratılabileceği unutulmamalı.

Korumacılık Rüzgârlarına Karşı Neler Oluyor?

Trump’ın saldırgan ticaret politikaları uygulaması durumunda sadece ABD ekonomisinin değil, küresel ekonominin de zarar görmesi, başta Çin olmak üzere pek çok ülkeyle iplerin gerilmesi ve bunlardan karşı hamleler gelmesi mümkün. Nasıl ki 2009 yılında Barack Obama’nın Çin’den ithal edilen araba lastiklerine ek gümrük vergisi getirmesi üzerine Çin de ABD’den ithal ettiği tavuk ve araba parçalarına damping soruşturması açtıysa, Trump’ın Çin ile ilgili düşüncelerini hayata geçirmesinin de Çin’in iPhone, Boeing uçakları, soya fasulyesi ve mısır gibi ürünlerin ithalatında kısıtlamalar uygulayabileceği düşünülmekteydi. Ancak Davos’ta düzenlenen 47’nci Dünya Ekonomik Forumu’na ilk kez katılan Çin adına açılış konuşmasını yapan Devlet Başkanı Xi Jinping, gitgide tek pazar halini alan küresel ekonomide ticaret savaşlarının bir kazananı olmayacağını belirtti. Korumacı politikalara tüm dünyanın hayır demesi gerektiğinin altını çizerek, Çin’in serbest ticaretten yana olduğunu, piyasalarını yabancı işletmecilere açmada kolaylıklar sağlayacağını ve hukuki güvenceleri artıracağını açıkladı. Dünyanın en büyük ekonomilerinden Çin’in bu yaklaşımı, Trump’ın sertleştirmesi beklenen korumacılık rüzgârlarının diğer cepheden karşılık bulamayacağı konusunda umut veriyor.

Korumacılık karşıtı esen bir diğer rüzgâr ise halen dünyadaki en büyük ticari aktör olan AB’nin geçtiğimiz yıllarda hayata geçirdiği ikili ve bölgesel ticaret anlaşmaları. Örneğin, Güney Kore ile 2010 yılında imzalanarak 2011 yılında yürürlüğe giren, STA kapsamında kaldırılan gümrük vergileri sayesinde AB, 1,6 milyar avro tasarruf etti ve Güney Kore’ye olan ihracatını 2010-2014 yılları arasında yüzde 35 artırdı. Ayrıca, Peru ve Kolombiya ile de çok taraflı bir STA imzaladı ve buna 2014 yılında Ekvator da dâhil edildi. Başka bir önemli gelişme ise Kanada ve AB arasında görüşmelerine 2009 yılında başlanan ve yedi yıl sonra imzalanan Kapsamlı Ekonomik ve Ticari Anlaşma (Comprehensive Economic and Trade Agreement [CETA]). Bu anlaşma ile AB, ilk defa Kanada gibi gelişmiş bir ülkeyle gümrük vergilerini yüzde 99 oranında kaldırarak ve tarife dışı engelleri sınırlandırarak, ikili mal ve hizmet ticaretini ve yatırım pazarlarına girişi kolaylaştırmayı hedefliyor. AB’deki istihdamın yaklaşık yüzde 14’ünün uluslararası ticarete bağlı olduğu düşünüldüğünde, AB’nin korumacılıktan ziyade yeni nesil STA’lar aracılığıyla liberalleşmesi vatandaşlarının refahı için çok daha anlamlı.

Türkiye-AB Gümrük Birliği: Öncesi ve Sonrası

Söz konusu korumacılık rüzgârlarının ve liberalleşme hareketlerinin AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin geleceğini nasıl etkileyeceği merak konusu. 1996 yılından beri Türkiye ve AB arasında sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinin gümrük vergileri ve sayısal kısıtlamalar olmadan dolaşımına imkân veren Gümrük Birliği’nin taraflar arasındaki ticareti ve ekonomik bütünleşmeyi artırdığı bir gerçek. Türkiye ticaretinin yüzde 41’ini oluşturan AB’nin Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı, AB ticaretinin yüzde 4’ünü elinde bulunduran Türkiye’nin ise AB’nin en büyük 5’inci ticaret ortağı olduğu biliniyor. Türkiye’deki üretim kalitesinin artışı ve ülkemizin düşük teknolojili ürün ihracatından orta teknolojili ürün ihracatına geçişi de Gümrük Birliği’nin diğer faydalarından. Ayrıca Türkiye AB’nin üçüncü ülkelerle karara bağlamış olduğu tercihli ticaret anlaşmalarına ve STA’lara paralel adımlar atmakla yükümlü. Bu yüzden, Gümrük Birliği’nin sadece Türkiye ile AB arasındaki ticareti değil, Türkiye’nin üçüncü ülkelerle olan ticaretini ve böylelikle dışa açılımını ve rekabet gücünü de artırdığı söylenebilir.

Ancak gerek dünya ekonomisindeki büyüme gerekse tarafların ekonomilerindeki gelişmeler ve Gümrük Birliği’nin tasarımındaki bazı sorunlar, günümüz şartlarına göre güncellenmesini gerekli kılıyor. Türk mallarının maruz kaldığı taşımacılık kotaları ve Türk vatandaşlarının karşılaştığı vize sorunu, pazar giriş problemleri ve etkili bir ihtilafların halli mekanizmasının eksikliği Gümrük Birliği’nin sorunlu alanlarından birkaçı.

Ayrıca, AB ve Türkiye ekonomilerinin üçte ikisini oluşturan hizmetlerin ve kamu alımlarının kapsam dışı olması ve tarımda tam serbestleşmenin sağlanmaması, taraflar arasında ticaretin tüm potansiyelinin ortaya çıkarılamamasına yol açıyor. Bunun yanında AB ile paralel olarak AB’nin STA ortakları ile STA akdetme yükümlülüğü, Türkiye’nin bu ortakların pazarlarına girme konusunda zorluklar yaşamasına ve aleyhinde asimetrilerin oluşmasına sebep oluyor [Serbest Ticaret Anlaşmalarına İlişkin Genel Bilgi].

Avrupa Komisyonunun isteği üzerine Dünya Bankası tarafından hazırlanarak Mart 2014’te yayımlanan “AB-Türkiye Gümrük Birliği Değerlendirmesi” başlıklı rapor da Gümrük Birliği’nin tasarımsal sorunlarının ve içerdiği asimetrilerin altını çiziyor. Bu raporu takiben, 12 Mayıs 2015’te Avrupa Komisyonunun Ticaretten Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström ile Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci mevcut Gümrük Birliği’nde sorunlar olduğunu ancak bunların çözülerek ikili ticaretin artırılmak istendiğini ve bu yüzden Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve kapsamının genişletilmesi hususunda hemfikir olduklarını açıkladılar. Önümüzdeki dönemde başlaması öngörülen müzakereler için Konseyden yetki talep etmeden önce alınması gereken Komisyon kararı için, Avrupa Komisyonu var olan seçenekleri ve sonuçlarını değerlendirmek amacıyla bir etki analizi hazırlattı. Söz konusu etki analizi, Türkiye-AB Gümrük Birliği’ni güncelleştirecek ve kapsamına hizmetleri, kamu alımlarını ve tarımda daha fazla serbestleşmeyi de ekleyecek seçeneğin tarafların ikili ticaretini, refah düzeyini ve GSYH’lerini artıracağını tespit etti.

Gümrük Birliği’nin Güncellenmesi Sürecinde İzlenmesi Gereken Politikalar

Dünya ticaretinde 2008’den beri daha çok hissedilen korumacılık rüzgârlarının Donald Trump’ın başkanlığı ile beraber ivme kazanması beklense de liberalleşme gayretindeki AB’nin akdettiği kapsamlı STA’lardan ve Çin’in tutumundan da anlaşılacağı üzere bu rüzgârların ne boyutlara ulaşacağını ve Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor. Ayrıca, son iki yıldır küresel ticarette uygulamaya koyulan korumacılık önlemlerinden bazılarında; anti-dampingde, telafi edici vergilerde ve ithalatı azaltmak amacıyla alınan geçici ve tercihli önlemlerde, az miktarda da olsa düşüşler söz konusu.

Türkiye’nin dış ticaretine baktığımızda da söz konusu rüzgârlardan etkilendiğini, ancak AB üye devletlerine olan ihracatının kriz dönemi dışında düzenli olarak arttığını görüyoruz. Ayrıca şu an için ABD’nin politikalarından, liberalizasyon süreçlerindeki durağanlaşmadan ve dünya ticaretinde esen korumacılık rüzgârlarından AB’nin çok etkilenmeyeceği tahmin ediliyor. Bu sebeple Türkiye ile gelecek dönemde başlaması öngörülen Gümrük Birliği’nin güncellemesine ilişkin müzakerelerin sekteye uğramaması ve Türkiye’nin müzakereleri başarı ile yürütmek için gerekli adımları atması bekleniyor.

Türkiye’nin bu süreçte izlemesi gereken politikalara bakacak olursak, öncelikle karşımızda 16,3 trilyon dolarlık GSYH’si ile bir dünya devi ve güçlü bir müzakereci olduğunu unutmamalıyız. Müzakerelerde ülkemizin konumunun güçlenebilmesi için kamu ve özel sektör sıkı diyalog halinde olmalı ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin sektörel bazda doğurabileceği sonuçlara ait etki analizleri hazırlanmalı. Türk şirketlerinin AB pazarına girişte karşılaştıkları sorunlar kapsamlı bir şekilde araştırılmalı, ihtiyaçlar belirlenmeli ve böylece müzakerelerde ülkemiz AB ile ticaretindeki tarife dışı engelleri masaya yatırabilmeli.

Türkiye verimli bir müzakere dönemi geçirmek ve sert esmeye başlayan korumacılık rüzgârlarına takılmamak için olası ekonomik avantajlarını ve dezavantajlarını iyi bilmeli ve böylece AB tarafından aranılan bir ortak olmalı. Bu da ilgili tüm paydaşların süreç hakkında bilgilendirilmesini ve sürece katkı sunmalarının sağlanmasını zorunlu kılıyor.

*

Konuya ilişkin:

§ [Gümrük Birliği]

§ [GB’nin güncellenmesi yolunda: Türkiye-AB Hizmet Ticareti’nin önündeki temel engeller]

§ [Yeni Lokomotif: Güncellenen Gümrük Birliği!]

§ [2016’ya Veda Ederken Türkiye-AB İlişkileri]

§ [AB – Türkiye İlişkileri : Çevir kazı yanmasın!]

Reklamlar