Türkiye, kendi felâketine yol açacak gelişmelerle karşı karşıya!

1) Referandum bahanesi ileri sürülerek Türkiye Rakka Operasyonu’ndan dışlanıyor. 2) Suriye Kürtleri’nin Özerklik ilân ettikleri Menbiç, ABD’nin üssü yapılıyor. 3) Rus askeri güçleri PYD kokartları ile dolaşıyor, ABD askerleri örneğinde gösterilen Türk tepkisinin Rus olunca esamesi okunmuyor TSK’nın ise; ABD, Rusya ve Suriye askerleri ve YPG güçleri ile karşı karşıya bulunduğundan dolayı ilerlemesi durma noktasına gelmiş bulunuyor. 4) Türkiye’nin güdümündeki muhalifler Astana Toplantısı’na katılmayı boykot ettiklerinden, Ankara oyunbozanlık etmekle suçlanıyor. 5) ABD Kuveyt dahil bir çok ülke ve bölgede asker yığınağını artırıyor. 6) Irak’ın parçalanması sürecinde Erbil merkezli Kürt Devleti’nin ilânı, Suriye’nin Federal Devlet yapısına kavuşturulması çabaları hızlanmışken, Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü derinden etkileyecek çeşitli gelişmelere Ankara suskun kalıyor. 7) Suriye Kürtleri’nin, tıpkı Irak Kürtleri gibi, federalizm üzerinden Şam’dan kademeli bir şekilde kopma sürecine girmesi ABD tarafından destekleniyor ve hedef kontrolü altında tutacağı bir bölge oluşturmak. Şam sessiz. 8) Türkiye kendi içinde federalizme sürükleniyor. 9) Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin olumlu yönde değişmeye başlaması, Türkiye’ye olumsuz olarak yansıyabilecek bir gelişme olarak görülüyor. Türkiye’nin desteklerden yoksun kalması mümkün. Sürekli ciddiyet ve güç kaybına sürüklenen Türkiye yükünü taşıyacak ülke sayısı azalıyor. 10) …Ve bütün bu gelişmeler Türkiye’yi kolayca hedef alınabilecek bir ülke konumuna sürüklüyor…

Referandum soslu Gouda peynir parçası ile oynamaya devam edin sizler…

***

MENBİÇ VE RAKKA ÇAĞRIŞIMI: BÖLGE CİDDİ GELİŞMELERE GEBE GİBİ
15 Mart 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

I. Suriye krizinde dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Bu gelişmeler, ABD’nin güncel bazı tasarrufları ve Orta Doğu’daki diğer bazı gelişmeler ile birlikte mütalaa edildiğinde; Menbiç ve Rakka konusu, bir buzdağının suyun üstünde kalan küçük bir kısmı gibi gözüküyor. Doğrudan ve dolaylı olarak bölge ile ilişkilendirilebilecek güncel gelişmeler, Orta Doğu’da değişime ve bu değişimin Türkiye’yi ciddi şekilde etkileyebileceğine işaret etmektedir. Türkiye’nin anayasa değişikliklerine ilişkin referandum ile meşgul olması, bu gelişmelerin gerektiği gibi konuşulup tartışılmasını engellemektedir. Türkiye’de gündemde olan anayasa değişiklikleri ve buna ilişkin referandum ile uluslararası ilişkilerdeki söz konusu gelişmeler arasında bir bağ olup olmadığı bilinmemektedir. Ancak varsa, bunun önümüzdeki dönemde ortaya çıkması kaçınılmaz görülmektedir.

II. Bilindiği üzere, içinde bulunduğumuz günlerde, Suriye krizi, daha çok Menbiç ve Rakka ile ilgili olarak gündeme gelmektedir. Türkiye’nin, Fırat Nehrinin batısının PYD/YPG unsurlarından temizlenmesini amaçladığı bilinmektedir. Bu kapsamda, Fırat Kalkanı Operasyonunun bittiğini açıklayan Türkiye’nin yeni hedefi Menbiç olmuştur. Ankara, aynı zamanda Menbiç’in Arapların yönetimine bırakılması gerektiğini de savunmaktadır ki; bunu, Menbiç’e yönelmesinin bir gerekçesi olarak kullandığı da algılanmaktadır. Türk Ordusuna bağlı unsurlar, Suriye’de oluşturulan “güvenli bölgede” varlıklarını sürdürmektedirler. Açıklamalardan Türkiye’nin Menbiç konusundaki pozisyonunu koruduğu da anlaşılmaktadır. Türkiye, birkaç hafta öncesi ile kıyaslandığında, Rakka konusunu artık fazla seslendirmemektedir.

Peki, bu gün itibarıyla Suriye krizinde durum nedir?

ABD, Suriye’de PYD/YPG’nin (Suriye Kürtlerinin) “çözüm” ortağı olduğunu ve desteğinin süreceğini açıkça söylemeye devam etmekte; Rakka operasyonuna katılmak isteyen ve katılımını PYD/YPG’nin katılmama koşuluna bağlayan Türkiye’nin bu isteğini ret etmekte; Türkiye’yi Rakka operasyonuna dâhil etmek istememektedir. ABD yetkilileri, Türkiye’nin Rakka operasyonuna katılımının, ancak askeri liderlik ve diplomatik seviye konularında “istişare” ile sınırlı bir katılım olabileceğini ileri sürmektedirler. PYD/YPG kontrolündeki Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile Arap Koalisyonu olarak anılan grup da, Türkiye’yi Rakka operasyonunda görmek istemediklerini açıklamışlardır.

Bu arada Türkiye’nin hedef aldığı Menbiç, çok ilginç gelişmelere sahne olmaktadır. PYD (Suriye Kürtleri), Menbiç’te özerklik ilan etmiş; Afrin, Kobani ve Cezire kantonal yönetimlerinden sonra, Kürtlerin Menbiç’te de kantonal yönetime gidecekleri ileri sürülmüştür. ABD, hem Menbiç’e kendi askerini konuşlandırmış, hem de Menbiç’teki YPG unsurlarına yönelik silah ve askeri teçhizat desteğini yoğunlaştırmış, artırmıştır. Diğer yandan Rus askerlerinin Menbiç konusunda Suriye güçleri ile birlikte hareket ettiği, Rusya’nın desteğindeki Suriye güçlerinin Menbiç’e doğru ilerlediği, mevzi kazandığı; hatta Rusya’nın aracılığıyla PYD’nin (Kürtlerin) birkaç köyü Suriye güçlerine bıraktığı belirtilmiştir. Amerikalı askerlerden sonra Rus askerleri de üniformalarında YPG işareti taşımaya başlamışlardır. Menbiç’te karşı karşıya gelen Suriye güçleri ile YPG güçleri (Suriye Kürtleri) arasında bir çatışmanın yaşanmaması dikkat çekici bulunmuştur. Türkiye’nin de, Menbiç’e dahil birkaç küçük köyü ele geçirdiği; ancak Menbiç’te, ABD, Rusya ve Suriye askerleri ve YPG güçleri ile karşı karşıya bulunduğu, ilerleyemediği ileri sürülmüştür.

Menbiç ile ilgili güncel tablo bu iken, Türk yetkililerden, hemen her gün, “etkisiz” hale getirilen YPG’li sayısı ile ilgili açıklamalar gelmektedir. Asıl önemlisi, Türkiye’nin kontrolünde olduğu kabul edilen ya da ileri sürülen muhalifler (Türkiye’nin “proxy” unsurları), 13-14 Mart 2017 tarihlerinde Kazakistan/Astana’da yapılan Suriye konulu toplantıyı boykot etmiş; bu, Rusya ve Suriye tarafından, Türkiye’nin taahhütlerini çiğnemesi olarak yorumlanmıştır.

III. Doğrudan Menbiç ile ilişkili görülmeyen, Rakka ile ilişkilendirilen, ancak bunların ilerisinde, bize bu çalışmanın konusu itibarıyla anlamlı gelen başka gelişmeler de vardır.

ABD, Rakka operasyonu için, Kuveyt’e 1.000 kadar deniz piyadesi ve topçu unsurları konuşlandırmıştır. ABD’nin bu ülkede, Irak sınırının hemen güneyinde, Kuveyt ile birlikte kullandığı Ahmed El Cabir Havva Üssüne (ve daha küçük Ali Es Salim Hava Üssüne) sahip olduğu bilinmektedir. Yeni konuşlandırmanın, Kuveyt’teki mevcut askeri varlığın dışında olduğu; amacının da, daha önce öngörülememiş fırsatlara ve zorluklara cevap vermek olduğu açıklanmıştır. Bahreyn’de ise; Müslüman nüfus içinde çoğunluğa sahip Şiilerin ruhani lideri Ayetullah İsa Kassim hakkında açılmış (yasa dışı yollardan para toplama ve para aklama konulu) davada, 13 Mart 2017 tarihindeki duruşmada kendisi hakkında hapis cezasına hükmedilmesi beklenirken, mahkeme bunu yapmamış ve karar duruşmasını 07 Mayıs 2017 tarihine ertelemiştir. Kuveyt ve Bahreyn, Basra Körfezi üzerinden İran’a komşudurlar, kıyıları karşı karşıyadır. Kuveyt, Tahran’ın kontrolündeki Irak’ın güney komşusudur.

Suudi Arabistan İkinci Veliaht Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed Bin Selman, 13 Mart 2017 tarihinde, ABD’de Başkan Trump ile bir araya gelmiştir. Bu görüşme, ilişkilerde “tarihi dönüm noktası” olarak nitelendirilmiş; görüşmeye ilişkin olarak yapılan yorumlarda da, taraflar arasındaki politik, ekonomik ve askeri/güvenlik ilişkilerinde büyük değişiklikten söz edilmiş; tarafların, İran’ın güçlenmesi ve yayılmacılığı konusunda hemfikir olduğu açıklanmıştır. Aynı zamanda Savunma Bakanı olan İkinci Veliaht Prens ABD’de Başkan Trump ile bir araya gelirken, Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdülaziz de, Asya seyahatinin Japonya ayağında, Japonya Başbakanı Abe ile bir araya gelmiştir. Asya’nın doğusunda yaşanan, ancak bize anlamlı gelen bir başka husus da; Çin’in şiddetle karşı çıkmasına rağmen ABD’nin Kuzey Kore nedeniyle Güney Kore’ye hava savunma sistemini kurmaya başladığı bir sırada, ABD ile Güney Kore’nin bölgede ortak askeri tatbikat icra etmeleri, Japonya’nın Güney Çin Denizi’ne savaş gemileri göndermesi ve bunun Çin’in hareket serbestisini ciddi şekilde kısıtlayıcı bir mahiyet arz etmesidir. Çin’in hareket serbestisini kısıtlayacağı düşünülen bu gelişmeler, Suriye ve Irak ile ilgili yukarıda değinilen gelişmeler ile aynı zamana denk gelmiştir.

Bu arada, Irak’ta IŞİD’ı Musul’dan çıkarmaya yönelik operasyon devam etmiş; ABD, Irak’ta ciddi bir askeri varlığa sahip olmasına rağmen, Kuveyt’e ilave olarak, Irak’a da az sayıda yeni asker konuşlandırmıştır.

İran, Irak’ta IŞİD ile mücadelenin bir parçasıdır ve buna bağlı olarak Irak’ta askeri varlığa sahiptir. IŞİD’ın kontrolünde olan Suriye’deki Rakka ile Irak’taki Musul, sınırın iki yanında, biri birlerine yakın ve bağlantılı olan iki yerleşim yeridir. Her iki yerleşim yerinin IŞİD’ın elinden alınması için yürütülen operasyonlar, Suriye’de PYD/YPG’nin, Irak’ta Peşmergenin silahlandırılmasına imkân ve fırsat vermektedir. Tahran destekli Irak Ordu güçlerinin Musul’u IŞİD’dan geri almaya ağırlık vermesi, Peşmerge güçlerinin (ve PKK terör örgütü dâhil diğer Kürt unsurların) buradan kuvvet tasarrufu yapıp Rakka’da Suriye Kürtlerinin pozisyonlarını güçlendirmesine hizmet etmiştir. Bu noktada, ayrıca Türkiye’nin Irak/Başika’daki askeri varlığı ile, IŞİD ile mücadele için oluşturulmuş ABD’nin liderliğindeki Koalisyon Güçlerinin yine Irak’taki varlığını da unutmamak gerekir.

IV. Yukarıda II. ve III. maddelerde yapılmış tespitler; Irak’ın parçalara ayrılması, Erbil merkezli bağımsız bir Kürt devletinin ilan edilmesi ve Suriye’nin federal bir devlet yapısına kavuşması çabalarının hız kazanmış olduğu algısına yol açmaktadır. Eğer öyle ise, bu gelişmelerin Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü derinden etkilemesi kaçınılmaz olacaktır diye değerlendirilmektedir.

Irak’ın parçalara ayrılması, yeni gündeme gelmiş bir konu değildir. Bunun alt yapısını oluşturma çabası, 1990’lı yılların başında başlamıştır. Kuveyt’e saldırması sonrasında Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için oluşturulan, sonrasında işlevi Irak Kürtlerini Saddam’ın gazabından korumaya dönüşen, kamuoyunda genelde “Çekiç Güç” olarak bilinen, ABD liderliğindeki çok uluslu güç, Irak’ı fiilen üç parçaya bölmüştü. ABD liderliğindeki çok uluslu güç, Bağdat’ın 36. paralelin kuzeyine ve 32. paralelin güneyine inmesini yasaklamış; böylece kuzeyde Kürtleri, güneyde Şiileri, orta bölgede de Sünni Arapları çıkış noktası alan (üç parçalı) fiili bir bölünme baş göstermişti. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali, bu bölünmeyi daha da belirginleştirmiş ve böylece bugün bu noktaya gelinmiştir. ABD işgali altında iken hazırlanan Irak’ın 2005 Anayasası ile bir federal devlete dönüşen Irak’ta, Kürtler, “Kürt Özel Yönetimi” ile federe unsur haline gelmiş, bugün de bağımsızlığa daha önce olmadığı kadar yaklaşmışlardır.

Irak Kürtlerinin bağımsızlığa kavuşmaları demek, Irak’ın parçalanması demektir. Gücü ve rejiminin niteliği gereği şimdilik kendi Kürtlerini bir sorun olarak görmeyen, üstelik Irak’ı nüfuzu altına almış ve Irak’ta ciddi bir askeri varlık bulunduran İran’ın, Irak’ın parçalanmasına evet diyeceği, ancak bunun koşullu olabileceği düşünülmektedir. Bu koşul da, kuvvetle muhtemel Irak Kürtleri gibi, Irak Şiilerinin de kendi devletlerine kavuşması olacaktır. Kürtlerin bir bölümünün Tahran’ın nüfuz alanına dâhil olduğu hatırlandığında, Irak’ın bu suretle parçalanmasının İran’a ayrıca çekici gelebileceği de değerlendirilmektedir.

Irak’ın parçalanmasının Suriye’ye yansıması, Suriye Kürtlerinin, tıpkı Irak Kürtleri gibi, federalizm üzerinden Şam’dan kademeli bir şekilde kopma sürecine girmesi şeklinde olacaktır ki; mevcut ve muhtemel kantonal yönetimler, zaten bu yola girilmiş olunduğu anlamına gelmektedir. Irak Kürtleri, nasıl IŞİD ile mücadele üzerinden ve ABD desteğinde Kürt Özel Yönetiminin sınırlarını genişletmişse, Suriye Kürtleri de “aynı şekilde” şimdiden kontrol altında tutacakları bölgeyi genişletme çabası içine girmiştir. ABD’nin sözde bir Arap yerleşim yeri olduğunu kabul ettiği Rakka’yı Suriye Kürtlerinin istemesi, bu bağlamda görülebilir. Suriye’deki muhtemel Kürt bölgesel yönetiminin sınırlarını genişletme amacı sezinlenmektedir. Son 25-27 yıl içinde Araplara ve Kürtlere ilişkin yaklaşımı hatırlandığında, ABD’nin, Rakka’nın Araplara ait olduğu görüşünde samimi olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Ancak Suriye Kürtlerinin (ve ABD’nin), şimdiden, Suriye’de Kürtlerin kontrolünde olacak coğrafyayı geniş tutma çabası içine girmeleri, onlar açısından rasyonel bulunmakta ve anlaşılır gelmektedir. Çünkü Irak’ın parçalanması ve Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkması ile Suriye Kürtlerinin ilerlemesi, biri birleriyle bağlantılı ve eş zamanlı gelişmelerdir ki; bu, Irak’ın parçalara ayrılmasında ve Erbil’in bağımsızlığının ilan edilmesinde Washington’un diğer aktörler nezdinde pazarlık gücünü (hareket serbestisini) artırabileceği gibi, bağımsızlık sonrasında Washington’a Erbil ve Suriye Kürtleri üzerinden bölgede daha fazla güç de sağlayabilecektir. Başka bir ifade ile daha fazla toprak, Erbil’e bağımsızlık sonrasında güç verecek; bu da, ABD’nin bölgede daha güçlü (etkili) bir aktörü kullanma imkânına kavuşması anlamına gelecektir.

Suriye Kürtlerinin topraklarını genişletmek istemesi, ayrıca Suriye’deki muhtemel federalizmin bir bütün olarak şekillenmesi bağlamında görülmesi gereken bir husustur. Mevcut tablo nedeniyle Suriye’nin muhtemel federalizmi sadece Suriye Kürtleri ile ilgili olmayabilir; bu konu, Moskova’yı ve Ankara’yı da dikkate alan (ilgilendiren) bir boyuta kavuşabilir. Bu bağlamda, Suriye Kürtlerine ilave olarak, örneğin Rusya’nın Suriye’deki kazanımlarını ve Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu ile oluşturduğu “güvenli bölgeyi” konu edinen federal unsurların ortaya çıkabileceği de düşünülebilir.

Türkiye için, Irak’ın parçalanması Irak Kürtlerinin bağımsızlığına kavuşması ve Suriye Kürtlerinin federal bir devlet çatısı altında yaşamaya başlaması, adeta bir “felaket” olacaktır. Türkiye, ülke ve ulus bütünlüğünü korumada giderek zorlanacağı bir sürecin içine girebilecektir. Çünkü Türkiye Kürtleri, Irak’taki ve Suriye’deki gelişmelerden etkilenecek; bu etkinin bir sonucu olarak, federalizm/özerlik gibi taleplerle ortaya çıkabileceklerdir. Eğer KCK yapılanmasının bölgesel Kürt örgütlenmesinin “konfederal çatı şapkası” olduğu ve Türkiye Kürtlerinin kendilerini TBMM’de ve yerel yönetimlerde ifade edebilme imkânına kavuşmuş bulunduğu hatırlanırsa; Irak’ın parçalanmasının, Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasının ve Suriye’de federalizme geçilmesinin Türkiye’ye yansıması kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir tabloda, Türkiye için de federalizm konusunu öne çıkabilecektir diye düşünülmektedir.

V. Görülebildiği ve anlaşılabildiği kadarıyla, Trump’ın Başkanlık koltuğuna oturması ile birlikte ABD sahaya inerek, Irak’ı parçalara ayırma, Erbil’i Bağdat’tan koparma ve Suriye’ye yeni bir “şekil” verme işine soyunmuştur. ABD’nin; bölge ülkelerinde (ve bölgede) ciddi bir askeri varlığa sahip olmasına rağmen, Irak’a ve Kuveyt’e yeni asker konuşlandırması, İran’ın Irak’ta IŞİD ile mücadelenin bir parçası yapılması, Bahreyn’in bölgede Şiileri tahrik edebilecek ve onları kontrol dışına çıkarabilecek adımları atmasını önlenmesi, bu bağlamda birer işaret olarak mütalaa edilmektedir.

ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin olumlu yönde değişmekte olması, yine bu bağlamda son derece önemlidir. Eğer Irak’ın parçalanması ile ortaya çıkacak parçalardan ikisi, Sünni kimliği öne çıkmış Kürtler ve Sünni Araplar olacak ise, Riyad’ın bu işe evet dememesi beklenmeyecektir. Kürtlerin bağımsızlığının yol açabileceği muhtemel kaos ortamı, IŞİD ile mücadeleyi arka plana itecektir ki; IŞİD’ın ortaya çıkışındaki zamanlama ve IŞİD ile ilişkilendirme iddiaları hatırlandığında, bu da yine Suudi Arabistan’ın (ABD’nin ve İsrail’in) işine gelecektir diye düşünülmektedir. IŞİD’ın ortaya çıkışı İran ile ilgilidir; amaç, İran yayılmacılığının önünü kesmek, İran’ı meşgul etmektir. Onun içindir ki, IŞİD’ı bu mülahazalar ile ortaya çıkaranların IŞİD ile gerçekten mücadele etmedikleri, IŞİD ile mücadelenin “göstermelik” bir mücadele olduğu hep düşünülmüştür. Buradan yola çıkıldığında, Irak’ın parçalara ayrılması ile ortaya çıkacak “Sünni Arap” parçanın kuvvetle muhtemel IŞİD ile “örtüşeceği” ya da “örtüştürüleceği” akla gelmektedir. Böyle bakınca, IŞİD ile mücadele adına yapılanların, gerçekte Irak’ın parçalanmasına, Erbil merkezli bağımsız Kürt devletinin ilan edilmesine ve Suriye’ye yeni bir “şekil” verilmesine hazırlık amaçlı olabileceği de akla gelebilmektedir.

Suudi Arabistan Kralının Asya seyahati zamanlaması, ABD’nin Kuzey Kore’yi gerekçe göstererek Güney Kore’nin yaptığı tatbikata iştirak etmesi ve bölgedeki askeri varlığını bu suretle biraz daha artırması ve Japonya’nın Güney Çin Denizi’ne savaş gemileri göndermesi ise, ABD’nin Irak ve Suriye ile ilgili hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırma amacı ile ilişkilendirilmektedir. Çin’in bu suretle meşgul edilmesinin arkasında, Irak ve Suriye konusunda ABD’yi rahatlatma amacının olabileceği düşünülmektedir.

ABD ile Suudi Arabistan’ın (ve İsrail’in) İran’a bakışlarının benzeşmeye başlaması, Tahran’ı Moskova’ya daha çok itecektir. Bu; Irak’ın parçalanmasından, Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasından ve Suriye’de federalizme gidilmesinden algılayabilecekleri olumsuzlukları dengelemede Moskova ile Tahran’ın biri birlerinden güç almalarına hizmet edebileceği ve dolayısıyla söz konusu muhtemel gelişmelerin karşısında yer alma ihtimallerinin zayıf olduğu anlamına gelmektedir. Son dönemde Moskova’nın Kürtlere olan ilgisi canlanmış gözükmektedir. Ancak Moskova’nın Kürtlere olan ilgisinin yeni olmadığı bilinmektedir. Son dönemde artmış gözüken ilgi, bir taraftan Erbil’in ABD himayesinde bağımsızlık yoluna girdiğinin, diğer taraftan da Moskova’nın Erbil nezdindeki nüfuzunu genişletmek ve Erbil’in tamamıyla ABD nüfuzuna girmesini önlemek istediğinin bir işareti olarak görülebilir. Her ne kadar Rusya, Doğu Akdeniz kıyılarında sahip olduğu ve son dönemde ciddi şekilde takviye ettiği hava ve deniz üsleri üzerinden Erbil’in “Kürt Koridoru” üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına taşıyacağı petrolü kontrol imkânına sahip ise de, Moskova’nın ABD nedeniyle bunu yeterli görmediği/görmeyeceği düşünülmektedir. Rusya’nın belirtilen konumu, Erbil’in için olduğu kadar, Washington için de, bahse konu gelişmeler bağlamında göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. ABD (ve Batı) ile olan mevcut ilişkileri nedeniyle, Rusya’nın bölgedeki durumunu “sağlam” ya da “güvenilir” tutmak isteyeceği değerlendirilmektedir.

VI. Peki yukarıda belirtilenler, Türkiye ile ilgili olarak ne gibi çağrışımlara yol açmaktadır?

Son Astana toplantısında yaşananlar, Türk askerinin Menbiç’e doğru ilerleyişinin durması, Türkiye’nin Rakka operasyonuna dâhil edilmeyişi, Türkiye Menbiç’in Araplara bırakılmasını isterken Rakka konusunda YPG ile birlikte ABD’nin yanında yer alan Arap Koalisyonu isimli muhalif grubun Türkiye’nin Rakka operasyonuna katılmasını istememesi, Türkiye’nin ne durumda olduğuna işaret eden hususlardır. Türkiye’nin kendisine bağlı muhalif unsurları kontrol edememesi, itibar ve güç kaybı ile açıklanabilecek bir durumdur. Yok, eğer kontrol edememe Ankara’nın kararına bağlı bir durum ise; bu, güvensizliğin ve yalnızlığın zirve yapacağı anlamına gelebilecek Türkiye için daha vahim bir durum olacaktır, daha belirgin bir ciddiyet ve güç kaybından söz edilmesi gerekecektir.

Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin olumlu yönde değişmeye başlaması, Türkiye’ye olumsuz olarak yansıyabilecek bir gelişmedir. Irak ve Suriye ile ilgili muhtemel gelişmelerde Türkiye’ye olan ihtiyacı azaltacağı gibi, buna bağlı olarak Türkiye’nin bazı desteklerden yoksun kalma sonucunu da doğurabilecektir. Bu, Türkiye için, sadece ABD ve Suudi Arabistan bağlamında değil, Rusya açısından da görülmesi gereken bir durumdur. ABD’nin İran konusunda Suudi Arabistan’a (ve İsrail’e) yaklaşmasının Tahran’ı Moskova’ya itmesi, Türkiye karşısında Rusya’nın bölgede hareket serbestisini daha çok artırabilir. Ayrıca, Ankara ile yakınlaşan Moskova’nın, bu çalışma ile çizilmeye çalışılan tabloda yer alan ciddiyet ve güç kaybına uğramış Türkiye görüntüsündeki “yükün” taşınmasına katkı sunmaya artık fazla istekli de olmayabilir.

Mevcut koşullar şu aşamada bize bunun elverişli olmadığını söylese de, Menbiç de dâhil Fırat Nehrinin batısında kalan toprakların kontrolünü ele geçirmesinin Türkiye için önemli olduğu değerlendirilmektedir. Yine mevcut koşullarda ve görünür geleceğe ilişkin öngörüler ışığında kontrol altında tutulabilecek ise, daha geniş bir “güvenli bölge” üzerinden Fırat Nehrine kıyıdaş olunması, hem Kürt Koridorunun tamamlanmasını, hem de “su” sorununun yeni koşullarda gündeme gelmesini önleme açısından Türkiye’ye yarar sağlayabilecektir. Ancak bu konuya eğilirken, Irak’ın parçalara ayrılması, Erbil merkezli bağımsız Kürt devletinin ortaya çıkması ve Suriye’de federalizme geçilmesi ile birlikte, Türkiye’nin kontrol edeceği “güvenli bölge” nin Golan Tepelerine benzer bir hal alabileceğini ve Ankara’nın bunun göğüsleyip göğüsleyemeyeceğini de dikkate almak gerekir.

Güncel uluslararası ilişkilerindeki mevcut durumu, Türkiye’nin hedef alınabilir bir ülke olduğu algısını doğurmaktadır. Yaklaşımlarındaki istikrarsızlık, bunun neden olduğu güvensizlik ve bu yaklaşımının değişebileceğine dair sinyallerin alınamaması, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini ciddi şekilde olumsuz olarak etkilemektedir. Türkiye’nin yalnızlığı, hem artmakta, hem de kronikleşmektedir. Bunun uygulamadaki ifadesi, önce ciddiyet ve güç kaybı, sonra da Türkiye’nin hedef alınabilir bir ülke haline gelmesidir. Bunun, bu çalışmanın konusu itibarıyla somutlaştırılmış ifadesi; Irak’ın parçalanmasının, Erbil merkezli bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasının ve Suriye’de Kürtleri dikkate alan federal bir yönetime geçilmesinin, Türkiye için bir “domino etkisine” yol açabileceği ve Kürt ayrılıkçı hareketinin Ankara’nın başa çıkmakta oldukça zorlanacağı bir mecraya kayabileceğidir.

*

Reklamlar