«Pişmiş tavuk»un başına bile gelmeyenlere maruz bırakılanlar!

yildiz_sarayi

‘İstanbul’da Kalyoncu Kışlası oğlanlar kerhanesine dönmüştü’
diyor II.Abdülhamit’in en güvendiği sadrazamı… Yıldız Sarayı’ndaki bir görüşmeden dönerken sıkışır. Zar zor bir jandarma karakoluna atar kendini. Kimseye selâm vermeden…
‘Tuvalet nerde tuvalet nerde?
diye sorar, kendisini tuvalete götürürler ama adamcağız bu arada altına yapıverir gidene kadar.

Karakoldan çıktığında hemen kapıda jandarma müfrezesi kendisine Padişahın emridir diyerek saraya dönmesini bildirir (Veliaht Vahdettin Teşkilat-ı Mahsusa’nın başındadır ve onun takibi nedeniyle Padişaha yönlendiriliyor).

Sadrazam Saraya çıktığında II Abdülhamit Sadrazamın üzerine yürüyüp; ‘sen kimin ajanısın?’ diye çıkışır. Sadrazam kellesinin gideceğini anlayınca; ‘Padişahım yemin ederim ki çiş yapmak için karakola öyle acele acele girdim. İnanmıyorsanız ceketimi koklayın yarısını altıma ettim’ der. II Abdülhamit ceketi koklar ve gerçekten idrar kokusu alınca Sadrazamı bırakır! – [Kaynak:Tarih-i Cevdet]

***

II.Abdülhamit ve dönemi (Başlangıcından Cumhuriyet dönemine kadar)

munir_kebir2

© Münir Kebir

Osmanlı Devletinde, hatta son yıllara kadar Bakanlar “VEKİL” olarak tanımlanmıştır. Vekilin çoğuluna ise; “VÜKELA” denilmektedir.

Sadrazamlar (Başbakanlar) birer icra memuruna dönüştürülünce, artık Vükelanın durumu malumdur. II.Abdülhamit memleket meselelerini doğrudan Başbakan ve Bakanlara götürme yerine güvendiği komisyona önce götürüp, onların görüşünü aldıktan sonra Bakanlara aktarmaya başlar. Doğal olarak mesele tartışmaya açıldığı için, Komisyonun görüşüne uymayanlar Bakanlıktan Padişah emriyle azledilmeye başlanır. İşte bu durum ülkede tabir caizse “ağzı olan konuşur” şeklinde kargaşaya ve sosyal kaosa yol açar.

Bu yüzdendir ki; II. Abdülhamit’in Osmanlı Devletinin hiçbir döneminde rastlanmayan ve onu tüm padişahlardan farklı kılan en önemli özelliği; adaletten şikayet eden; hırıstiyan tebadan başka, başta Sadrazamlar, Valiler, Devlet adamları ve bir de Saray Halkından Kadınlar elçiliklere sığınmaya başlamıştır.. Bunların sayıları bitmek bilmez…

En düşündürücü olanı Sait Paşadır. Sait Paşa, tam yedi kere sadrazamlıktan azledilmiş ama her seferinde sadrazamlığa tekrar getirilmiş ve II.Abdülhamit döneminin en önemli Sadrazamlarındandır.
Sait Paşanın oldukça düşündürücü anısına geçmeden önce, çok sık olarak yapılan sadrazam değişikliğine karşı II.Abdülhamit’in söylediği şu sözlerini belirtmeden geçmiyeceğim.

‘Her Sadrazam değişikliğinde yükselen sesler tamamen lüzumsuzdur. Sadrazam, Sait Paşa olmuş, Kâmil Paşa olmuş bundan ne çıkar? Gerçek Sadrazam, Yıldız’da ikamet eder ki; o da benim”

Sait Paşa, ilk defa Sadaret Makamına (Başbakanlığa) geldikten (1879) yirmi gün sonra, ıslahat (reform) hakkında saraya bir lâyiha (rapor) sunmuştur. Bu raporda yapılması gereken reformun Kanuni Esasi’ye (Anayasaya) konulmasını teklif edince, II.Abdülhamit adeta küplere biner. Sait Paşayı çok kötü bir şekilde azarlamak yetinmez, belinde taşıdığı hançeri çekerek üzerine yürür. Paşa zor bela kendisini dışarı atarak bu saldırıdan kendini kurtarır ve akabinde istifasını sunar. Fakat istifası kabul edilmez.

Yine bir keresinde, 1882 yılında Sait Paşa, sarayın muhafazasında görevli Dağıstanlı askerin, Padişahı tahttan indirmek için hazırladığı bir tertipte, güya rol aldığı suçlaması yapılır.

Konu hakkında bilgi edinmek amacıyla Sait Paşa ile yaptığı görüşmede,savunmasına inanmayınca; ‘Senin Sadaret Mühürün nerede?’ diye sorar. Sait Paşa, Mabeyinde (Saray Sekreterliğinde ) beklemekte olduğu adamı Ahmet Ağa’nın elindeki çantasında bulunduğunu söyleyince, Padişah belinden çektiği tabancasını, Sait Paşanın kafasına dayar ve; ‘Çantanın içinden mühür çıkmazsa buradan ölün çıkar’ dedikten sonra, Ahmet Ağa’yı yanına getirterek çantasının içinden mührü çıkarınca tabancasını kılıfına sokar.

Bütün bunlardan en çok düşündürücü olanına gelince. 1895’te Sait Paşa, Sadrazamlıktan (Başbakanlıktan) henüz ayrılmıştı. Büyük Devletler müşterek olarak reform hareketinin başlatılması için hükümete baskı yapıyorlardı. II.Abdülhamit onların bu baskısını kendisini tahttan indirme yönünde değerlendirerek ; ‘Elçiler gelip bana istifa teklif ederse, ben de aleyhimde bulunanları mahvederim. Sonra da kendime kıyarım’ der.

Aleyhinde bulunanlar arasında da Sait Paşa’yı görmekte idi. Bir tedbir olmak üzere Paşayı Sarayda ikamete mecbur etmek ister. Sait Paşa da öldürülmesine zahip olarak, oğlu ile beraber İngiltere elçiliğine sığınır, elçi tarafından Kraliçe Viktorya’nın bir misafiri olarak kabul edilir. <

II.Abdülhamit, Tevfik Paşayı elçiliğe gönderip Sait Paşanın iadesini ister. Elçi red eder.

Sait Paşayla görüşme talebinde bulunduysa da o da red edilir. Paşanın Avrupa’ya bir İngiliz gemisi ile gideceği şayi oldu. İstanbul’daki elçiler Fransız Elçiliğinde toplanıp, Sait Paşanın Avrupa’ya gitmesine mani olunmaması hususunu görüşürler. Bir ara Sait Paşanın Mahkeme olunacağı duyuldu. İngiliz Elçisi böyle bir durumda, hakimlerin İngiltere’den gelip mahkemenin elçilikte yapılacağını bildirir. II.Abdülhamit Elçiye Sait Paşayı neden bu kadar koruduğunu sorduğunda ise, Elçi; ‘İngiliz dini bir mültecinin himayesini emreder. Keza Zat-ı Devletlerinizin de bir mültecinin himaye edilmesi kanaatinde bulunduklarına inanıyorum’ diye yanıtlar.

Daha sonra Sait Paşaya bir şey yapılmayacağına dair teminat verilmesi cihetine gidildi. Sait Paşaya, Esat Efendi elinde Kur’anla gelerek;

‘Padişahımız abdest alarak kıbleye yöneldiler. Bu Kur’an-ı Kerim üzerine elini koyarak, hanenize avdet ederseniz hiçbir zarar ve eziyette bulunmayacağına dair yemin ettiler. O Kur’an-ı Şerifi işte burada öpüyor ve buna el basarak Halifenin kıbleye karşı ettiği yemini anın namına size tebliğ ediyorum’ der.

İngiliz Elçisi bu yemin hakkında tuttuğu zaptı İstanbul’daki diğer elçilere tebliğ eder. Bundan sonra Sait Paşa da, tatlı canını emniyette görüp evine döner.

Sait Paşa’dan sonraki de, Sadaretten (Başbakanlıktan) azledilip Rodos’a sürülmek istenmesi üzerine hayatını tehlikede görerek İzmir’deki İngiliz Konsolosluğu’na sığınır. [Kaynak: a.g.e. IV Cilt Shf 258-287]

*

1.Bölüm:

§ [Melek mi; Kızıl Şeytan mı; Ulu Hakan mı? – I.]

Reklamlar