…ve de düşünerek «kendini aşanlar» DÜNYAsı!

rodin

Yaşam, durmaksızın sorunlar üreten ve de durmaksızın sorunlara çözümler üreten bir düzenektir. Bu düzeneğin kuralı, salt insanlar için de değil, tüm öteki canlar, tüm öteki canlılar için de, hatta, hatta tüm cansız varlıklar için de böyle işler..!

İnsanların büyüklüğünün tek bir koşulu vardır: O da, ünün, şanın, paranın, mevki hırsının gümüş veya altın kelepçelerinden, sadece aklının bileğini değil, tüm varlığını tümüyle kurtarmış olması, tüm çıkarlarından arınmış olması, tam bağımsızlığına ulaşmış olabilmesidir..!

Düşünce tembelliğinden beynimizi azat eder de, geniş açılı pencerelerden bakarsak, her İNSAN, kendisi ne olmak ve nasıl olmak isterse o olur; öyle olur..! Gel bil ki, istemek başka şeydir, arzu etmek çok daha başka bir şeydir..! İstemek bir eylemdir. Her eylem gibi, yaptırımları vardır istemenin. İstence eylemi bizden, istenen koşulların tüm gereklerini eksiksizce yerine getirilmesini emreder… Arzu etmek ise, Kendini değiştirip, geliştirmedikçe öz kendin olamazsın! Değiş ki özünü bulabilesin, kendin olabilesin bambaşkadır. Yattığımız yerden ağzımızı açıp, kış ortasında bahçedeki elma ağacından, armudun ağzımıza düşmesini düşlemek kadar aykırı düşer istemekle arzu etmek.

İşte bu yüzden; Kendini değiştirip, geliştirmedikçe öz kendin olamazsın! Değiş ki özünü bulabilesin, kendin olabilesin..! Diğer bir başka deyişle; Yeniliği yakalamakla kalma, Yenilikle yaşamasını da, Yeniliği yaşatmasını da, yeni yeni yenilikler yaratmasını da bil..! Kendini aşmasını da bil..! Tanrılaşmasını bil..! Yarat…Yaşat… Niye mi?

***

maa2

©Mustafa Aslan AKSUNGUR

Elimde bir kitapçık var. “MARKS – ENGELS” [Marks-Engels. Dr. Hikmet KIVILCIMLI. Sunusuyla İnsan Yayınları, 2008. S. 63)]

Şimdi bunları yazarken; Büyük Engels kadar eziliyorum.

Engels’in dediği gibi: 14 Mart 1883’te, öğleden sonra, üçe çeyrek kala DÜŞÜNÜCÜLERİN EN BÜYÜĞÜ, Düşünmekten kaldı. (…) İnsan Tarihinin gelişim kanunlarını keşfeden Büyük İnsan, Büyük KARL MARKS Bilim Tarihini harekete geçiren bir DEVRİMCİ Güçtü..!” (Engels).

Şu, İNSANLIK Denilen en yüce oluşumun, en büyük yüz-karası olan bir durumcuğa da değinmiş o Büyük Engels: “Zira MARKS, her şeyden önce bir DEVRİMCİYDİ. O, (müstebit) zorba hükümetler tarafından olduğu gibi, Cumhuriyetler tarafından da sınır dışı edildi…” Diyor.

Bunları okurken, yüreğime bir sancı süzüldü:

İnsanlığın gönenci için kendini bütünüyle insanlığa adamış bir büyük “Düşünür” düşünün. Bu büyük insanlık tutkunu (AŞIKI) Düşünürü sınırlarının dışına iten, daha doğrusu atan devletlerin yöneticilerine ne desek yakışmaz..?

Bence: “İNSAN” dersek yakışmaz!

Utanıyorum böylesi insanların arasında bir dünya insanı oluşumdan…

*

KENDİNİ AŞMAK

Aklım bana: “Kendini Aş..!” Diyor… “Aklımın Önerileri” mi diyeyim ben buna, “Aklımın Emirleri” mi diyeyim? İşte burasını pek kestiremiyorum Sayın okurlarım. Sizden öğrenmek istiyorum; yetkiyi sizlere bırakıyorum..!

Kendini Aş..! Aklını, fikrini, davranışlarını sorgula..! Diyor aklım bana.

“Ya göründüğün bibi ol, ya da olduğun gibi görün!” Demiş , sanırım Mevlana denilen Acem şairi. Ama kendisi, hiç uymamış kendi önerilerine. Hep, başkalarının kendini nasıl görmeleri gerekmiyorsa o yönde davranmış. Sakala göre tarak vurmuş; tarağa göre sakal bulmuş…

Bizim Halkımız okumasını pek bilmez. Gel bil ki en büyük küfrü de: “KİTAPSIZ..!” sözcüğüdür..! Kitabı kutsal bilir. Olmayacak bir iş karşısında: “Ne üzülüyorsun be kardeeeş: Kitaptan bir yaprak mı düştü..?!” Der; çevresini uyarır. Yerde bir kitap yaprağı görse eğilir, saygıyla alır o yaprağı yerden, önce dudaklarına götürür öper, sonra saygıyla alnına sürer yüksekçe, ayaklar altında çiğnenemeyecek bir temiz yere, bir kutsal kovuğa koyar… Başka bir millette bulamazsınız bu Kitap sevgisini.. bu Kitap saygısını…

-Kendini işine öylesine ver ki Halkımız: ”Senin kararlılığın karşısında işin erisin. Ayağına kapansın. Yok olsun..!” Dercesine sarılır benimsediği işine.

Balın özü: Her çiçekten alınan bin bir çeşit değişik nektarın balda özümlenişi değil midir..? Sözün özü de: Sözcüklerin özlerinden özümlenen bin-bir tür nektar demektir..!

Doğum sancısız olmaz! Beyin de sancılanmadan doğuramaz…

Kendini tanı..! Ama yetinme bu kadarıyla: Kendini aşmasını da bil..!

Zaman ve hatta “an” bir yepyeniliktir. Yeniliği yakalamakla kalma, Yenilikle yaşamasını da, Yeniliği yaşatmasını da, yeni yeni yenilikler yaratmasını da bil..!
Tanrı, tek başına kalmamak için yarattı tüm o çeşit çeşit canları ve tüm o çeşit çeşit cansızları… Melekleriyle şeytanı da, başları dışarıda, başlı-başına birer yedek güç yaptı… Bu yapıtlarıyla Tanrılaştı!

Tanrılaşmasını bil..!

Yarat!

Yaşat!

Tanrılaş..!

Düşüncenle ve dilinle, + Dilinle ve yapıtlarınla, + Yapıtlarınla ve Halkınla, + Halkınla ve İnsanlığınla tümden kucaklaşmasını! Sarmaş dolaş olmasın ayrılmamasına..! Sarmaşıklardan örnek al! Yapıtlarınla örnek ol..! Sokağın dili, yaşamın taa kendisidir..! Sokak, tüm gerçekliğiyle bozulmamış insanı verir İNSANLIĞA..! Beynini özgür kılamamışsan sen, dilin de, bedenin de, yaşamın da tablada, burçaklı samana bağlanmış öküzler gibi köleleşmeye mahkumdur..!

Gelişim yasaları, alışkanlıkları kırıp yok etmeden gelişemez..! Alışkanlıklarını kır ve at! Yok et ki kendine hayrın olsun; İNSANLIĞA katkın olsun..! Düşünmek, beyinin bedenden özgürleşmesi demektir. Beden gözüyle yetinen düşünceler, eksikli ve özürlü olma yazgısından kurtulamazlar..! Beyin gözüyle bakmaya, beyin gücüyle düşünmeye bak..! Bilgiçlik taslamak cakasıyla o caanım Türkçemizin canına okuyan o Aydın züppeliği, hiç bir dil yobazının, şu arı Türkçemize verdiği zarardan daha az zararlı olamaz..!

Osmanlı Türkçesindeki dilimizi kaplayan “Arapça + Farsça” sözcüklerin çirkinliği, bu günkü züppe Aydınlarımızın “Fransızca + İngilizce” dillerinden aşırdıkları sözcüklerin çirkinliği yanında, yedi yıkanmış fahişeler kadar günahsız kalır..!” Diyesi geliyor düşünen beyinlerin…

Yeri gelmişken değinmeden, azıcık açmadan geçip gitmeyelim: Türkçemizden daha yaratıcı, daha üretken dil, zordan zor bulunur. Atalarımız kıvrak insanlardı. Duragan değil devingen insanlardı. Dilleri de yaşamları gibi kıvrak, yaşamları kadar gelişkin, devingen ve duru idi… 1930’lardan 1945’lere değin dilimizi arılaştırma çalışmalarımız, bu savımızı dokuz kere doğrulamaya yeter. Bu çalışmalar çok değil, bir yirmi yılcağız daha sürdürülebilseydi eğer, şimdiki bu dilimizi çirkinleştiren aydın züppeliğine özenen yazarlarımız, çizerlerimiz bu dil ihanetlerine pek bu denli eğilim duyamazlar, bu kadar cesaret edemezlerdi. Sanırım pek bu kadar da özen göstermezlerdi…

Kendini değiştirip, geliştirmedikçe öz kendin olamazsın! Değiş ki özünü bulabilesin, kendin olabilesin..!

Yaşarken düşünmek, insan olmanın ilk koşuludur. Düşünerek yaşamak ise, hava, su, oksijen kadar gereksinme duyacağımız, (ama nedense hep boş verdiğimiz) bir altın kuraldır. “Kural” sözcüğünü atalım: “Altın” a nasıl koşarsak, bu altın kurala ondan on kat daha hızlı, on kat daha kararlı koşmalıyız, birer DÜŞÜN insanı olarak bizler..! Gelecek kuşaklara ödenmesi gereken birinci borcumuzdur bu!” Diyorum ben. İnsan oluşumuz, insanca ve bağımsızca yaşamamız, bunu istiyor bizlerden çünkü… Yazar da bir insandır. Hem de İNSANı yazan bir insan… Hal böyle olunca yazar, yazarken de, yaşarken de düşünmekle yükümlüdür. Düşünerek yaşamakla, düşünerek yazmakla yükümlüdür..! Ayrıca, soyunduğu işinin gereği olarak, DÜŞÜNME eyleminin üstüne, fazladan bir DÜŞÜNME eylemini daha iş edinmesi gerekir Yazarlığı seçen Yazarlarımızın… Yazar, yazarken düşünmek, düşünürken gözlemlemek, gözlemlerini düşüncesiyle yoğurarak, doğruyu bulmak, dosdoğru yazmak zorundadır…

“-Büyük yazarlar yazılarını, genellikle gezerken, balık tutarken, gül toplarken, sevişen iki sevgilinin üstlerini habalarıyla örterken.. vbg.. vbg.. olayları gözleye gözlemleye oluştururlar en olgun ve en dolgun ve de en güzel yapıtlarını…” Diyorum. Dupduru göremesek te, yabana atmayız,atmamalıyız yaşadığımız bu gerçekliği…

İnsan, tükenmeyen, üreten bir varlıktır. Durmaksızın kendi kendini üretir. Salt kendini üretmekle de yetinemez; öteki insan kardeşleriyle birlikte kendi türünü de, evreni de tümüyle yenilemekle ve yeniden üretmekle yükümlü olduğunu da bilir. Bundan ONUR da duyar.

Şöyle bir Düşünelim:

“Ot kökleri yiyerek yaşamlarını sürdürmeye çalışan İNSANDAN (sürüden), bugünkü: DUYURUCU + BUYURUCU + BİLGİSAYAR + ATOM çağına ulaşabilmesindeki keramet, bu tükenmezliğinin sor-somut kanıtı değil midir..?” “Değildir!” diyecekler çıkarsa eğer, onlara da tartışmaya hazırım; buyursunlar, bekliyorum…

Yaşam, durmaksızın sorunlar üreten ve de durmaksızın sorunlara çözümler üreten bir düzenektir. Bu düzeneğin kuralı, salt insanlar için de değil, tüm öteki canlar, tüm öteki canlılar için de, hatta, hatta tüm cansız varlıklar için de böyle işler..!

Hoş bir Atasözümüz var: “Bir adamın kendi kendine ettiğini, dünya alem birikse edemeez..!” Der bu Atasözümüz. Bu yargı, ilk bakışta, daha çok olumsuz olaylar için söylenmiş gibi görünür. Ama değildir. Onu bize öyle gösteren, kendi düşünce kısırlığımızdır… Düşünce tembelliğinden beynimizi azat eder de, geniş açılı pencerelerden bakarsak, her İNSAN, kendisi ne olmak ve nasıl olmak isterse o olur; öyle olur..! Gel bil ki, istemek başka şeydir, arzu etmek çok daha başka bir şeydir..! İstemek bir eylemdir. Her eylem gibi, yaptırımları vardır istemenin. İstence eylemi bizden, istenen koşulların tüm gereklerini eksiksizce yerine getirilmesini emreder… Arzu etmek ise, bambaşkadır. Yattığımız yerden ağzımızı açıp, kış ortasında bahçedeki elma ağacından, armudun ağzımıza düşmesini düşlemek kadar aykırı düşer istemekle arzu etmek arasındaki anlam-birlikleri, biri-birlerinden…

Ben: “İnsanların büyüklüğünün tek bir koşulu vardır: O da, ünün, şanın, paranın, mevki hırsının gümüş veya altın kelepçelerinden, sadece aklının bileğini değil, tüm varlığını tümüyle kurtarmış olması, tüm çıkarlarından arınmış olması, tam bağımsızlığına ulaşmış olabilmesidir..!” Diye tanımlıyorum o koşulu. ”Bunu başarabilenlere, analarının ak sütü kadar helâl bir gömeç ”Oğul Balı” var benden..!” Diyorum… Üstüne de bir karış kalınlığında camız kaymağı bedavaya..!

***

aksungur_kitaplar

Kitap Temini: Mustafa Aslan AKSUNGUR
Memurevler Mh. Tonguç Cad.205 Sok.2/44
Tel: 0535 445 55 11
E Posta
ANTALYA

Reklamlar