president_trump

”Semer” Sabit, “Semer Vuranlar”ın değişmesi mi?!

© photocredit

Başarı, sabra bağlıdır; Sabırsız çiftçi harman, sabırsız öğrenci irfan sahibi olamaz; Sabırsız asker, zaferi; sabırsız çırak, hüneri elde edemez; Hakiki sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyen sevgidir; Ne fark eder ki, bir kör için elmas da bir, cam da. Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma; Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur; Gönül kazanmak istiyorsan, sevgi tohumu ek…

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
20 Ocak 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. Geçtiğimiz 08 Kasım(2016)’daki seçimden önde çıkan Trump, 20 Ocak 2017 tarihi itibarıyla, ABD’de Başkanlık koltuğuna oturmuş ve böylece ABD’de “şimdilik” dört yıllık bir süre için “Trump Dönemi” başlamıştır. Yeni dönemin, ABD iç ve dış politikası bağlamında, ciddi belirsizlikleri içerdiği değerlendirilmektedir. İçeride, Trump’a yönelik bir “direnç” olacağından söz etmek mümkündür. Amerikan “derin devlet”i ile Trump ve ekibi arasında olacak bir mücadeleden söz edilmektedir. Eğer Suriye konusunda, ABD Dışişleri Bakanlığından, Savunma Bakanlığından ve CIA’den gelen farklı sesler ve bununla da ilişkilendirilebilecek Suriye konusundaki başarısızlık hatırlanırsa, Trump ve ekibinin işinin oldukça zor olacağını ileri sürmek abartılı gelmeyecektir. Obama’nın giderayak gerçekleştirdiği dış politikaya ilişkin bazı tasarrufları, Trump ve ekibi için bir başka sıkıntı kaynağı olacaktır. Bundan çıkarılabilen bir başka sonuç ta, 8 Kasım’daki seçimde dış politika üzerinden Clinton’a yönetilen ve seçimin sonucu üzerinde etkili olan eleştirilerin benzerlerinin yeni dönemde Trump’a tevcih edilebileceği; yani Amerikan iç politikasındaki mücadelenin münhasıran dış politika üzerinden yapılabileceğidir. ABD’nin Trump Döneminde böyle bir tabloyu yansıtması, bir bütün olarak Amerika kıtasında, Asya’da ve küresel ölçekte, 2017 yılı başında mevcut olan dengeleri, değişime zorlayacaktır. Bu değişim de, eğer Trump Yönetimi “başını” bunlardan kaldırıp etrafına bakmaz ve değişimi yakalayamaz ise, kuvvetle muhtemel ABD’nin aleyhine olacaktır. Böyle bir durumda da, ABD’nin Çin karşısında Rusya’yı yanına alması gibi bir durumdan çok; Rusya ile Çin’in, biri birilerine karşı ABD’yi yanlarına çekme yarışına girmesi gibi bir durumundan söz etmek, bize daha gerçekçi gelmektedir. Bekleyeceğiz ve göreceğiz. ASCMER olarak temennimiz, küresel sorumluluklar üstlenmiş ABD’deki “yönetim” değişikliğinin, sadece Amerikan halkına değil, bütün Dünya’ya barış, huzur, istikrar ve refah getirmesi, bunlara katkı sunmasıdır.

2. Filipinler, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı bölgede inşa ettiği adalara uçak ve füze savar silahlar konuşlandırmasını, diplomatik notadan daha sessiz ve daha az resmi bir yöntem/araç olan “note verbale” ile protesto etmiştir. Filipinli yetkililer, söz konusu konuşlandırmanın zamanlaması konusunda bir açıklamada bulunmamışlardır. Ancak kendilerinin Güney Çin Denizi anlaşmazlığında saldırgan ya da tahrik edici bir politika izlemek ve Çin’i bu anlaşmazlık üzerinden bir savaş sokmak istemediklerini belirtmişlerdir. Filipinler Devlet Başkanı Duterte’nin ABD’den uzaklaşıp Çin’e yaklaşan politikası dikkate alındığında, Manila Yönetiminin söz konusu gelişmeye verdiği tepkinin düşük düzeyi, anlaşılır gelmektedir. Ancak bunu, Trump Yönetimi ile ilgili belirsizlikten hareketle, ABD açısından da görmek gerekir. Duterte’nin “çark edip” yüzünü Trump Yönetimine dönme ihtimali, bizce, dışlanamamaktadır.

3. Japonya Başbakanı Abe, Filipinler’i, Avustralya’yı ve Vietnam’ı ziyaret etmiştir. Eğer ABD’deki Başkan değişimine bağlı riskler ile Doğu ve Güneydoğu Asya’da son dönemde görülen hareketlilik dikkate alındığında; ziyaretin, Japonya’nın muhtemel riskleri daha iyi değerlendirme ve bu suretle ilgili politikaları güncelleme ihtiyacından kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Filipinler ve Vietnam, Güney Çin Denizi anlaşmazlığında Çin ile karşı karşıya olan ülkelerdir. Japonya ise, daha kuzeydeki Doğu Çin Denizi anlaşmazlığında Çin ile karşı karşıyadır. Çin ile yaşadıkları sorunlar, her üç ülkenin ortak paydasıdır. Ve Japonya’nın Çin’i dikkate alan savunma konsepti, Filipinler’i ve Vietnam’ı da içermektedir. Abe’nin, ziyareti sırasında bu iki ülkeye askeri-ekonomik yardımda bulunmayı taahhüt etmesi bundan ileri gelmektedir. Avustralya ise, Batının bir parçasıdır ve ABD tarafından Asya’ya eklemlenmiş bir ülkedir. Çinli göçmen sorunu yaşayan Avustralya’nın Hindistan ve Japonya ile olan ilişkileri, bu ülkelere Çin karşısında verilmiş destek niteliğini taşımakta ve Avustralya’yı Asya’daki güç mücadelesinin önemli oyuncularından biri durumuna getirmektedir.

4. ABD’nin, Trump döneminde, geçmişte Nixon döneminde izlenmiş Çin’i Moskova’dan koparmayı öngören bir politikanın benzerini izleyebileceğine; ancak bu kez amacın, “zıddı” bir amaç olabileceğine; dün Kissinger Çin’i Moskova’dan koparıp Çin ile yakınlaşmayı öngören bir çaba içinde olmuş iken, bugün Trump Yönetiminin Moskova’yı Çin’den koparıp Rusya ile yakınlaşmayı öngören bir çaba içine girebileceğine işaret edilmiştir. Dün nasıl Başkan Nixon Çin’e giderek Çin-Sovyet ayrışmasına yol açmışsa; bugün de Trump’ın Rusya’ya giderek Çin’in hırslarınıi> (ilerleyişi)ni engelleyebileceği ileri sürülmüştür. (Bu konunun ele alınması ile eş zamanlı olarak, üstelik 1986 yılında ABD Başkanı Reagan ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Gorbaçov’un nükleer silahsızlanma konusunda bir araya gelmesi ile benzerlik kurularak, Trump’ın göreve başlamasından birkaç hafta sonra İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya geleceğinin gündeme gelmiş olması, bu iddia ret edilmiş olsa da, oldukça anlamlı bulunmuştur. ) Konuya ilişkin çalışmada, müteakip cümlelerdeki hususlar yer almıştır. ABD Silahlı Kuvvetleri tehlikeli bir şekilde gerilmiştir. ABD’nin ulusal borcu kontrolden çıkmaktadır. Potansiyel muhaliflerin yaklaşımı askeri bir mahiyet arz etmektedir. Bush ve Obama Moskova ile gerginlik yaşamasına rağmen, ABD için gerçek uzun vadeli tehdit Çin’den gelmektedir. Putin ile çalışmanın yeni Rus İmparatorluğunun yükselişini kolaylaştıracağını düşünenler vardır. Fakat Kremlin, Dünya hâkimiyeti peşinde değildir, bölgenin sınırlarının kontrolü peşindedir. Putin, Batıyı arka bahçesinde istememektedir. Ancak ABD’nin ve müttefiklerinin Rusya’dan çekinmelerine neden olacak fazla bir şey de yoktur. Çünkü Rusya’nın kaynak ve insan gücü sorunu vardır, ekonomisi iyi durumda değildir, ekonomisinde yapısal sorunlara sahiptir. Rusya’nın insan hakları sicili zayıftır; ancak, ABD, insan hakları sicili daha zayıf Suudi Arabistan gibi ülkelerle de çalışmaktadır. Çin, geleceğe yönelik olumlu beklentilere sahip bir ülkedir, ekonomisinin yıllık büyüme oranı % 6.5 seviyesindedir ve bu imrenilecek bir durumdur. Çin, ABD’ye ve Rusya’ya karşı uzun ve zorlu bir jeopolitik mücadeleye hazırlanmaktadır. Rusya’nın kalıcı bölgesel güç olmayı hedeflediği yerlerde Çin’in daha büyük hedefleri vardır ve “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi bunun kanıtı niteliğindedir. Çin, küresel ölçekte süper bir güç olarak, ABD’ye meydan okuma ihtimali oldukça yüksek bir ülkedir. Hâlihazırda, Çin ve Rusya, ABD karşısında uyumlu bir birliktelik göstermektedirler. Fakat bu görüntünün kalıcı olup olmayacağı konusunda farklı görüşler vardır. Son dönemde Rusya’nın gücü, nüfuzu ve saygınlığı artmıştır. Eğer Trump cesaretlendirirse, Rusya’nın Çin’e karşı olumsuz bir duruş sergilemesi mümkündür. Nixon döneminde, ABD’yi hedef alan Sovyetlere karşı Komünist Çin’e eğilinmişti. Ve görülmüştü ki, Moskova-Pekin yakınlığı abartılmıştır ve ABD’nin diplomatik “istismarı”na duyarlıdır. Bu eğilme sonrasında Çin-ABD diplomatik ilişkilerinin kurulması ile, Sovyetler Birliği tedirgin bir komünist rejim olarak kalmıştır. Dün, Nixon, komünizm anlayışını parçalamıştı; bugün de, Trump, belki monolitik otokrasileri parçalayabilir. Rusya, Asya-Pasifik bölgesinde kritik bir rol oynayabilir. ABD’nin, Güney Çin Denizi anlaşmazlığını Çin’in aleyhine olarak uluslararası yargıya taşıyan Filipinler gibi, her ortağa ihtiyacı vardır. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri Çin’e direnebilir. Güney Koreliler Amerikalılar ile birlikte askeri eğitim görüyorlar. Rus Silahlı Kuvvetlerinin etkinliği son yıllarda artmıştır. Bunların hepsi, ABD ile birlikte; komşularına dokunmayacak bir şekilde, Çin’in büyümesini ve küresel sistemde bir paydaş olarak yerini almasını sağlayabilir. Trump, Amerikalıların ve müttefiklerinin endişelerini anlamaya çalışarak Rusya konusunda gerçekçi bir yol izleyebilir. Bu bağlamda ele alınması gereken en önemli konu, Rusya’nın NATO üyesi Baltık ülkelerine yönelik tacizidir. Trump, bu ülkelerin bütünlüklerini güvenceye kavuşturma karşılığında, NATO’nun Rusya’nın arka bahçesine (doğuya) doğru genişlemeyeceği konusunda güvence içeren bir anlaşmayı Moskova ile yapabilir. Trump, Rusya konusunda “Nixon’ın kitabı”ndan yararlanabilir. Trump’ın seçim kampanyasından bugüne kadar olan süredeki söylemleri tutarlılık göstermemiştir. ABD’nin mevcut durumu, sürdürülebilir gözükmemektedir. Trump’ın Nixon’ın Çin’e uyguladığı yaklaşımını Rusya’ya uygulaması, akıllıca bir yaklaşım olabilir. Bize göre, sorun, Rusya’nın, Çin’in kendisine olan güvenini boşa çıkarmayı göze alıp almayacağında ve Çin karşısında ABD’ye ne kadar güvenebileceğindedir. Rusya’nın her iki konuda da, radikal adımlar atması uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Rusya’nın Asya’daki enerji hamleleri, bu öngörüyü beslemektedir.

5. ABD, Türkiye’den gelen eleştirilerin de etkisinde, Suriye’de, El Bab yakınlarındaki IŞİD hedeflerine hava saldırısında bulunmuştur. ABD adına yapılan konuya ilişkin açıklamada; IŞİD’a yapılan saldırıda Türkiye ile ABD’nin karşılıklı-ortak çıkarı olduğu, vurulacak IŞİD hedeflerinin birlikte belirlendiği, bundan sonra da Suriye’deki ve Irak’taki diğer IŞİD hedeflerine karşı birlikte hareket edilmesinin umulduğu belirtilmiştir. ABD’den gelen bu açıklamaya rağmen, ABD’nin, El Bab çevresinde, IŞİD’ı hedef alan eylemlere verdiği desteğin boyutunun belirsiz olduğu da ifade edilmiştir. Bize göre, ABD’nin bu adımı, samimi ve güvenilir bir adım olmaktan uzaktır. Çünkü Türkiye’nin devam eden Fırat Kalkanı Operasyonunda nihai hedefi, El Bab’ın kontrolünün ele geçirilmesi, bu suretle bir güvenli bölge oluşturulması ve Kürt koridorunun oluşumunun önüne geçilmesidir. ABD’nin ise, Suriye Kürtlerini desteklediği, PYD (YPG)’den vazgeçmediği ve Kürt koridorunun tamamlanması için çaba harcadığı bilinmektedir. ABD’nin El Bab civarında IŞİD hedeflerine yaptığı saldırısı, belirtilen zemin üzerinde, özellikle şu açıdan iyi görülmesi gerekir. Bu saldırı, hem IŞİD karşısında PYD (YPG)’ye, hem de yine IŞİD karşısında Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonuna verilmiş bir destek niteliğindedir. Türkiye’ye destek gibi gözüken bu adım, gerçekte PYD (YPG)’ye de destek anlamına gelmektedir. Konjonktürel olarak bakıldığında ise, bir taraftan ABD’deki Başkan değişimi ve “yeni” Başkan Trump’ın IŞİD ve Suriye konularına bakışı ile, Suriye konusunda Kazakistan/Astana’da yapılması öngörülen toplantı akla gelmektedir. Onun içindir ki, ABD’nin El Bab civarında IŞİD hedeflerine yaptığı saldırıyı yukarıda belirtilenler ışığında görmek uygun olacaktır diye düşünülmektedir. İçe yönelik olarak, Trump Yönetimini “karşılama” niyetinden söz edilebilir. Dışa yönelik olarak da, ABD’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımında bir değişiklik anlamına gelmeyeceği, Astana toplantısına nüfuz etme (belki katılma) amacının güdülmüş olabileceği akla gelmektedir.

6. Türkiye’nin Rusya ile birlikte, Suriye’de IŞİD hedeflerine ortak hava operasyonu düzenlediği açıklanmıştır. Ayrıca ABD ile İngiltere’nin de yine Suriye’de, eş zamanlı olarak, IŞİD hedeflerini hava saldırılarında bulunduğu ifade edilmiştir. ABD, Türkiye ile koordineli olarak belirlediği IŞİD hedeflerini hava saldırısında bulunurken; Rus savaş uçaklarının, Türk savaş uçakları ile birlikte ortak hava operasyonunda bulunduğu belirtilmiştir. IŞİD’a yönelik bu saldırıların, ABD’de Başkan değişiminden hemen önce gerçekleşmesi dikkati çekmektedir. IŞİD’ı Obama Yönetiminin ürünü olarak gören Trump’ın söylemlerinden IŞİD’a yönelik kararlı bir duruş sergileyeceği çıkarılabildiği için, Suriye’deki söz konusu gelişme öncelikle bu bağlamda görülebilir diye düşünülmektedir. Eğer Trump döneminde IŞİD hedef alınacak ve bunun için Türkiye’nin Koalisyon Güçlerine sağladığı imkân ve kolaylıklara ihtiyaç olacak ise; saldırıların El Bab yakınlarında IŞİD hedeflerine yoğunlaşması Türkiye’den gelen eleştirileri boşa çıkarıp Türkiye’nin sağladığı imkân ve kolaylıklardan en geniş ölçüde yararlanma amacı güdülmüş olabilir. Bu konu hakkında, ayrıca şu hususları hatırlamak ya da dikkate almak da uygun olacaktır. [i] Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonundaki ilerleyişi hız kaybetmiştir. [ii] Türkiye, ABD ile daha önce yapmış olduğu gibi, Suriye’deki hava operasyonlarında herhangi bir istenmeyen duruma yol açmamak için, geçtiğimiz günlerde de Rusya ile de bir anlaşma imzalamıştır. [iii] Türkiye’de, bir taraftan TSK İncirlik Tesisi’nin Koalisyon Güçlerinin kullanımına açılması sorgulanmakta, diğer taraftan da bu tesisin Rusya’nın da kullanımına açılması tartışılmaktadır. [iv] El Bab civarındaki IŞİD hedeflerinin vurulması, PYD (YPG)’nin de işine gelen ve Kürt Koridorunun “tamamlanmasını” kolaylaştıran bir mahiyet de arz etmektedir. [v] Anlaşıldığı kadar ile; ABD’nin ve İngiltere’nin IŞİD’a yönelik hava saldırıları, El Bab’ın doğusunda kalan yani PYD (YPG)’nin IŞİD ile karşı karşıya geldiği (gelme ihtimalinin bulunduğu) coğrafyalara yöneliktir. Türkiye, müttefiklerinin IŞİD’a yönelik hava saldırılarını değerlendirirken, kuvvetle muhtemel son iki hususu göz önünde bulunduracaktır.

7. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’dan, Obama’nın Rusya-Japonya ilişkilerinin iyileşmesini engellemeye çalıştığı açıklaması gelmiştir. Geçtiğimiz Aralık (2016) ayında gerçekleşen Putin’in Japonya ziyareti sırasında, Rusya ile Japonya arasında çok sayıda anlaşma imzalanmıştı. Taraflar arasında, daha önce de karşılıklı ziyaretler olmuş, anlaşmalar imzalanmıştı. Ancak İkinci Dünya Savaşından bu yana gelen ve çözülemeyen toprak sorunu nedeniyle, bu adımlara rağmen, taraflar arasındaki ilişkilerde dikkat çekici bir gelişme sağlanamamıştı. Açıklamanın, ABD’de Trump’ın Başkanlık görevini devralmasından hemen öne gelmesi dikkat çekicidir. Acaba Obama görevi devretme durumunda olmasaydı, Rusya Dışişleri Bakanından böyle bir açıklama gelebilir miydi? Gelseydi, acaba nasıl karşılanırdı? Açıklama, bir de şu mülahazaya neden olmaktadır: Rusya Dışişleri Bakanının söz konusu açıklaması, Kremlin’in bilgisi dâhilindedir, Trump ve Abe Yönetimlerini etkileme (biraz karşı karşıya getirme) amacı güdülmüştür. Niçin böyle düşünüldüğünü anlamak için; İkinci Dünya Savaşının son günlerinde ABD tarafından Japonya’ya atılan atom bombalarını, o tarihten bu yana varlığını koruyan Japonya’daki ABD askeri varlığını ve Japon halkının bundan duyduğu rahatsızlığı hatırlamak uygun olacaktır.

8. İngiltere’nin AB’den ayrılma kararının (Brexit), Çin ile İngiltere’yi biri birine yaklaştıracağı ve taraflar arasındaki bağları güçlendireceği ileri sürülmüştür. İngiltere tarafında, AB’den (ve Avrupa Tek Pazarı)’ndan ayrılma kararı ile birlikte, Çin ile yürütülen Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerinin hız ve yoğunluk kazanacağı, bunun ayrılmaya bağlı endişeleri hafifleteceği görüşü öne çıkmıştır. Çin tarafından ise, AB bütünleşmesinin desteklendiği, İngiltere’nin yerinin/rolünün değerlendirileceği ve İngiltere ile karşılıklı yarar temelinde işbirliğinin geliştirilmek istendiği açıklaması gelmiştir. İngiltere Başbakanı, İngiltere’nin güçlü, doğru ve gerçek bir küresel güç olacağını, AB’den ayrılma sürecinin yarım bırakılmayacağını ifade etmiştir. Bu konunun ele alındığı çalışmada, ayrıca müteakip cümlelerdeki hususlar yer almıştır. İngiltere, AB’den ayrılmakla, ticaret anlaşmalarını serbestçe müzakere etme imkânına kavuşacaktır. İngiltere, Dünyanın en büyük ekonomilerindendir ve İngiltere ile işbirliği yapması, Çin’in Avrupa’da başarılı olmasına yardım edecektir. İngiltere’nin Çin ile olan ilişkileri stratejik önemi haizdir ve bu, İngiltere’ye, AB’den ayrılma müzakerelerinde avantaj sağlayacaktır. Ancak Çin ile İngiltere arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması, İngiltere’nin AB’den ayrılmasından önce imzalanmayacaktır. İngiltere’nin AB’den ayrılmasına ilişkin müzakereler, Nisan 2017’de başlayacaktır. Konjonktür, İngiltere’nin yeni bir müttefik bulması için uygundur. Çin, AB’den ayrılmasından sonra İngiltere için önemli bir ortak olacaktır. İngiltere, Çin ile ilişkilerini geliştirmeye ve yeni ilişkiler tesis etmeye oldukça heveslidir. İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı alması ve sonrasında Sterlinin değerindeki düşüş, Çinlilerin Avrupa’daki yatırımlarını artırmış ve İngiltere’de yatırım yapmayı kolaylaştırdığı için Çinli yatımcıları sevindirmiştir. Londra ve Şanghay Borsalarının biri birlerine nasıl bağlanacağı üzerinde çalışılmaktadır. Çin Hükümeti, Çinli şirketlerin uluslararasılaşmasını teşvik etmektedir. İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasından sonra, İngiltere dışındaki Avrupa ülkeleri; Çin ile ticaret anlaşmaları yapmak ve ülkelerine Çin’den yatırım çekmek için Çin’i ziyaret etmişlerdir ve bu, İngiltere ile diğer Avrupa ülkeleri arasında (İngiltere’nin aleyhine olarak) rekabete yol açmıştır. Donald Trump’ın seçim kampanyası sırasında Çin ile olan ticarete sınırlamalar getireceğini söylemesinden sonra, Çin, Avrupa ülkeleri ve İngiltere ile olan bağlarını artırabilir. ABD’nin getireceği sınırlamalar, Çinli yatırımcıların ve tüccarların, İngiltere’ye ve Avrupa’ya yönelmesine yol açar. Brexit oylaması sonrasında, Çinli şirketler için, İngiltere, AB’ye giriş kapısı olmaktan çıkmıştır ve bu İngiltere’yi olumsuz etkileyecektir, Sterlinin değerindeki düşüş, bütün Çinli şirketleri aynı yönde etkilememektedir. Ancak pek çok Avrupa ülkesine göre İngiltere, dil, vergi ve hukuk sistemi nedeniyle, Çinli şirketlerin iş yapması için daha kolay bir yerdir. İngiltere’nin Çinli şirketleri kendisine çekebilmesi için vize rejimini gözden geçirmesi gerekecektir. Bu belirtilenlerden hareketle şunları söylemek mümkündür. [i] İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı, salt ekonomik bir karar değildir, politik ve güvenlik boyutları da olan bir karardır. [ii] İngiltere, AB’den ayrılmakla, Çin ile “özel” ilişkiler tesis etme imkânına kavuşmuş olacaktır. [iii] Trump’ın Avrupa’ya ve NATO’ya bakışı düşünüldüğünde, İngiltere AB’den ayrılmakla, AB’nin artacak savunma ve güvenlik harcamalarından kurtulacaktır. Savunma ve güvenlik konuları da dâhil, Çin ile, ekonomik ve politik “özel” ilişkiler tesisi etme özgürlüğüne sahip olacaktır. [iv] Küresel ısınmaya bağlı olarak, Arktik Okyanusu kıyılarından işleyecek, yeni kuzey deniz ticaret yolu, İngiltere-Çin yakınlaşmasını besleyecektir. [v] Çin-İngiltere yakınlaşması; İngiltere açısından, Trump ile ABD-İngiltere ilişkilerinde ortaya çıkabilecek gerilemeyi dengelemesine; Çin açısından da, Hong Kong’daki bağımsızlık hareketleri de dâhil Çin’in karşı karşıya bulunduğu sorunlarda İngiltere’nin desteğini kazanmasına hizmet edebilecektir. Acaba, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı; Londra’nın ABD (Trump’ın Başkanlık koltuğuna oturması da dâhil) ve Çin ile ilgili, bu ülkelerin görünür geleceğine ilişkin öngörü çalışmaları ile ilişkilendirilebilir mi?

9. Rusya’nın, Rooppur Nükleer Enerji Santralinin inşasında harcanmak üzere, Bangladeş’e 11.4 milyar dolar tutarında kredi vereceği açıklanmış ve krediye ilişkin anlaşmanın taslak metni kamuoyu ile paylaşılmıştır. Kredinin, 2017-2024 yılları arasında kademeli olarak kullanılacağı ve 20 yılda geri ödeneceği belirtilmiştir. Rooppur nükleer enerji santrali (Ruppur Nuclear Power Plant)’ne ilişkin proje önerisinin; bugünkü Bangladeş’in ortaya çıkmış olduğu 1971 yılından çok önce, Bangladeş’in “Doğu Pakistan” adıyla Pakistan’ın bir eyaleti olduğu 1961 yılında gündeme geldiği açıklanmıştır. Nükleer enerji santralinin inşasının, Rusya’nın askeri ve sivil bütün nükleer enerji faaliyetlerini yürüten Rosatom Devlet Nükleer Enerji Şirketi tarafından gerçekleştirileceği; anahtar teslimi esasına göre inşa edilecek santrale ilişkin sözleşmenin Aralık 2015’te imzalandığı; inşaatın 2022 ve 2023 yılında tamamlanmasının planlandığı; tesisin tahmini toplam maliyetinin 12.7 milyar doları olacağı; ilk yıl, tesisin Rus mühendisler tarafından çalıştırılacağı, daha sonra Bangladeşli personele teslim edileceği; tesisin nükleer yakıt ihtiyacının Rusya tarafından karşılanacağı ifade edilmiştir. Bu gelişme, Asya’nın bugünü ve görünür geleceği açısından önemli görülmektedir. Tesis, Hindistan-Bangladeş sınırının orta kesiminde, Hindistan’a yakın bir yerde inşa edilecektir. Bangladeş, 148 bin km² büyüklüğündeki küçük bir ülkede 156 milyon nüfusa sahip, oldukça kalabalık bir ülkedir ve nüfusunun % 90’ı Müslüman’dır. Bangladeş’in bulunduğu bölge, cihatçı grupların ya da militan İslami aşırıcıların varlık gösterdiği bir bölgedir. Önümüzdeki dönemde, Güneydoğu Asya’da militan İslami aşırıcılığın öne çıkması ve Rohingya Müslümanlarının yaşadığı sorunlar nedeniyle bunun Myanmar’da da kendisini göstermesi beklenmektedir. Bangladeş, Myanmar’a komşu, nüfusunun % 90’ı Müslüman olan bir ülkedir. Onun içindir ki, cihatçı grupları ya da militan İslami aşırıcıları kendisi için büyük bir tehdit unsuru olarak gören Rusya’nın Bangladeş’e nükleer santral kurması ve nükleer yakıt temin etmesi, ilk bakışta anlaşılır gelmemektedir. Ancak bölgesel dengelerin bugününe ve görünür geleceğine ilişkin değerlendirmeler ve öngörüler hatırlandığında, Bangladeş’in güncel jeopolitiği dikkate alındığında, Rusya’nın Bangladeş ile nükleer alanda işbirliği yapması ve bunun doğurduğu (doğuracağı) Rusya’ya bağımlılık, Asya’da Moskova’ya avantaj sağlayacak ve Moskova’nın hareket serbestisini artıracaktır. Rusya’nın son yıllarda Asya’da, adeta “oya işlercesine” ve “kılı kırk yararak” çalıştığını, bu gelişmenin de bunun bir parçası ve ifadesi olduğunu söylemek bize abartılı gelmemektedir.

10. ABD’nin F-35B tipi saldırı uçaklarından oluşan bir filoyu, Japonya’daki ABD üssünde konuşlandırdığı; konuşlandırmanın, ABD’nin Japonya’ya ve Pasifik bölgesine ilişkin güvenlik taahhütlerinin bir parçası olduğu açıklanmıştır. Gelişme, iki açıdan dikkat çekici bulunmaktadır. Birincisi, bunun, F-35B’lerin ilk denizaşırı konuşlandırması olmasıdır. İkincisi de, konuşlandırmanın zamanlamasıdır. Japonya’dan daha fazla katkı bekleyen Trump’ın görevi devralmasından hemen önce ve Çin ile ilişkilerin gerildiği bir sırada yaşanan konuşlandırma, bir taraftan içeride Trump Yönetiminin yaşayabileceği sıkıntıların bir işareti gibi, dışarıda ise Çin ile ilişkileri biraz daha gerecek gibi algılanmıştır.

11. İsviçre/Davos’taki Dünya Ekonomik Formu’nun oturum arasında, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroshenko ile bir araya gelen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in; Çin’in, Ukrayna krizinin siyasal çözümüne yardımda bulunmaya, Ukrayna ile olan bağlarını geliştirmeye ve işbirliğini derinleştirmeye istekli olduğunu; Doğu Avrupa ülkelerinin Çin’in dostları olduğunu; Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyduklarını ancak, Batının da Rusya’nın meşru güvenlik endişelerini dikkate alması gerektiğini söylediği ifade edilmiştir. Bu açıklama üzerine yapılan yorumlarda; Çin’in Ukrayna krizini sona erdirmeye yönelik diplomatik çabalara katılma konusunda daha önce fazla ilgi göstermediğine; dış politik alanında görülen Rusya ile Çin arasındaki yakınlığın “göz kamaştırdığı”na; Çin’in, hem Rusya ile Batı arasındaki anlaşmazlıktan uzak durmaya çalıştığına, hem de Rusya’dan uzaklaşmak istemediğine dikkat çekilmiştir. Çin’den Ukrayna konusunda gelen bu açıklamalar, siyasal açıdan son derece önemlidir. Ancak bu önem; sadece Çin’in, kalabalık nüfusunu (1.354 milyar) doyurmak için, Ukrayna’da (ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde) geniş toprakları uzun süreli olarak kiralaması ve bu topraklarda tarım ve hayvancılık yapması ile ilişkilendirilebilecek bir önem değildir, bunun ilerisinde, daha ciddi bir önemdir. Çin’in Ukrayna’ya ve Doğu Avrupa ülkelerine olan ilgisini, orta ve uzun vadede Rusya ile bağlantılı olarak görmek gerekir. Rusya’nın enerji üzerinden Asya’yı adeta “oya işler gibi işlemesi” ve bu bağlamda, Çin’e komşu ya da Çin ile sorunlar yaşayan ülkeler ile enerji konusunda yeni ilişkiler tesis etmesi ya da olan ilişkilerini güçlendirmesi dikkat çekicidir. Bu dikkat çekici gelişmenin arkasında; bize göre, Rusya’nın orta ve uzun vadede Çin’den algıladığı tehdit/risk vardır. Rusya, enerji üzerinden izlediği Çin’i çevreleme politikası ile bu tehdidi/riski dengelemeyi amaçlamaktadır. Onun içindir ki, Rusya ile Çin arasındaki dış politika konularına dair “göz kamaştıran” yakın ilişki, güven vermeyen ya da perdenin önünde olan bir durumdur. Ve perde önündekine bakarken, perde gerisindekini de görmek gerekir, başarı bundadır. Çin ile Rusya arasındaki ilişkilere bakarken şu gerçeği de görmek gerekir. Rusya, Asya’nın doğusunda, Arktik Okyanusu kıyılarına açılan oldukça geniş topraklara sahiptir, toprakları düşük nüfus yoğunluğunu ve zengin enerji kaynaklarını içerir. Çin ise, mevcut ülkesinde, hem çok kalabalık nüfusunu barındırmada ve beslemede ciddi sorunlar yaşamaktadır, hem de artan enerji ihtiyacını karşılayamamaktadır, enerjideki dışa bağımlılığı giderek artmaktadır.

12. Kamboçya; son yedi yıldan beri ABD ile her yıl ortaklaşa olarak ülkesinde yaptığı “Angkor Sentnel” askeri tatbikatının 2017 ve 2018 yıllarında yapılmayacağını, iptal edildiğini; bunun, askeri personel değişim ve askeri eğitim programlarının işleyişini etkilemeyeceğini açıklamıştır. Söz konusu tatbikat; her yıl genelde Mart ayında tekrarlanan ve amacı iki ülkenin insani yardım ve doğal felaketlerde kurtarma yeteneklerini ve genel olarak taraflar arasındaki askeri işbirliğini geliştirmek olan bir tatbikattır. Tatbikatın iptal edilmesinin arkasında Çin’in olduğu yorumları yapılmıştır. Bu yöndeki yorumlar için de; [i] Kamboçya ile Çin’in geçtiğimiz ay (Aralık 2016) yaptıkları “Golden Dragon” adlı ortak askeri tatbikata, [ii] Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz Ekim (2016) ayında Kamboçya’ya yaptığı ziyarete ve [iii] iki ülke arasındaki (Kamboçya’nın oldukça kazançlı olduğu ileri sürülen) iş ve savunma anlaşmalarına dikkat çekilmiştir. Ancak Kamboçya yetkilileri, bu yöndeki yorumları (iddiaları) ret etmiş ve tatbikatın, devam eden uyuşturucu ile mücadele ve Haziran 2017’de yapılacak yerel seçimlere hazırlık nedeniyle iptal edildiğini belirtmiştir. Kamboçya, Çin’in bölgedeki güvenilir müttefiklerindedir. ABD ile olan ilişkileri ise, karmaşıktır; hem terörizm/uyuşturucu ile mücadele konusunda ABD ile çalışmaktadır, hem de ABD’den insan hakları konusunda eleştiriler almaktadır. Tatbikatın iptal zamanlaması, ABD’deki Başkan değişimi ile ilişkilendirilmiştir ve bu yönüyle, Filipinler-ABD ilişkilerindeki “soğuma”yı hatırlatmaktadır. Kamboçya, Tayland Körfezi’ne açılan, karadan Tayland, Laos ve Vietnam ile çevrili bir ülkedir. Çinhindi Yarımadasına ve Güneydoğu Asya’ya nüfuz açısından Çin için önemlidir. Eğer Çin’e komşu Vietnam’ın ABD ve Hindistan ile olan yakın ilişkileri hatırlanırsa, Kamboçya’nın Çin için ifade ettiği stratejik değer çok daha iyi anlaşılacaktır.

13. Çin, İsviçre/Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na, ilk defa Devlet Başkanı düzeyinde katılmıştır. Forum’un açılış konuşmasını yapan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, konuşmasında, özetle şu hususlara yer vermiştir. Ticaret savaşlarının galibi olmaz. Ticarette korumacılığa “hayır” denilmeli, serbest ticaretin önü açılmalıdır. Bütün Dünya, kader birliği içindedir. Ticaret anlaşmaları, açık ve şeffaf olmalıdır. Herkesin acil görevi, Dünya ekonomisini tehlikeli gelişmelerden kurtarmaktır. Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum, derinleşmektedir. Küreselleşmenin olumlu yanları vardır ve küreselleşmeye sahip çıkılmalıdır. Uluslararası anlaşmaların tek taraflı olarak iptal edilmesi kabul edilemez. Özetle sıralanan bu görüşlerin neden olduğu çağrışımlar ise şunlardır. Bu söylem, Çin Komünist Partisi’nin 2016 yılı içindeki son toplantısında öne çıkan, içeride “ipleri” daha çok elde tutmayı öngören yaklaşım ile bağdaşmamaktadır. O yaklaşım, bu söylem ile örtüşmemektedir. İçeride müdahaleci ve baskıcı olan Çin’in, dış politikada, uluslararası ekonomide ve ticarette serbestiden yana olması, her halde ekonomi ile politikanın gereklerinin birlikte mütalaa edildiği komünizmin “güncel” ya da “Çin versiyonu” olarak karşılanabilecek, özde ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında, bugüne kadar izleye geldiği politikadan çok da farklı olmayan bir durumdur. Uluslararası politikanın bugününe ve görünür geleceğine ilişkin değerlendirmeler hatırlandığında, bu, Çin’in kendi koşullarına uyan ve başarı vaat eden “özgün” bir yaklaşım olarak gözükmektedir. Xi’nin ifadelerinden; hem koşullardaki değişimi dikkate alan, hem de koşullardaki değişimi yönlendirmeyi öngören, dolayısıyla gelişip güçlenerek varlığı sürdürmeye imkân veren Çin’e özgü bir “modelleme” çıkarılabilmektedir. Çin, ABD’nin 1991’de Sovyetlerin dağılmasından sonra yapmadığını yaparak bugünlere gelmiş ve yapmaya devam edeceğine işaret ederek bu gelişimini sürdüreceği mesajını vermiştir. Diplomatik nezaket kurallarının bir gereği gibi görülse de, Forum’un açılış konuşmasının Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından yapılmış olması, önemlidir ve anlamlıdır. Xi’nin konuşmasının içeriğinin ise; genel olarak bakıldığında, daha çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere çekici gelecek, onları Çin’in etkisine açma potansiyeli içeren bir mahiyet arz ettiği değerlendirilmektedir. Eğer “bileşik kaplar deneyi” hatırlanırsa, Çin’in etkisine açılma, ABD’nin ve Rusya’nın etkisindeki gerileme ile mümkün olabilecektir ki; bunun, Çin ile ilgili, yeni bir “kutup” olduğu yönündeki algıyı besleyeceği açıktır. Xi’nin söz konusu konuşması, Çin’in “yumuşak güç” merkezli dış politikasını dışa vurmaktadır ki; yumuşak güç politikası, Pekin’in “küreselleşmeci” yanının üzerini örtmektedir. “Küreselleşmeci” yanının “örtü” altında olmasını, Çin’in, geri kalmış, az gelişmiş ya da gelişmeye muhtaç ülkelere erişimi bağlamında görmek gerekir, erişimi kolaylaştırmaktadır. Böyle bakınca, Çin’in, gerçekte ABD’den bir farkının olup olmadığı sorusu; Xi’nin konuşmasına bakınca da, “patronun” değişmesi ve “ırgatların” yine “ırgat” olarak kalması akla geliyor. Bu durumda, Çin’in yeni bir kutup olarak kendisini göstermesinden fazla bir şey beklemek veya bu nedenle heyecana kapılmak ne kadar anlamlı olacaktır? Bu, “ırgatlıktan” kurtulmayı düşünmeme, “ırgatlığı” kabullenme anlamına gelmez mi? Benzetmede hata olmaz sözünün arkasına sığınarak, Xi Jinping’in konuşmasının içeriğinin çağrıştırdıkları; “semer” sabit, “semer vuranlar” değişiyor şeklinde ifade edilemez mi?

14. Asya’nın jeopolitiğinin değişmekte ve yükselmekte olduğu ifade edilmiştir. Bu bağlamda, Hindistan, Çin ve Rusya ile ilgili olarak dikkat çekici hususlara değinilmiştir. Asya’da Hindistan’ı rahatsız eden çok şey vardır. Çin, Batıyı “sollamak” için kendisine yeni müttefik olarak Rusya’yı bulmuştur. Çin, Hindistan’ın güvenlik endişelerini anlamayı ret etmektedir. Ve Hindistan, bu nedenle Çin’e meydan okumaya karar vermiştir. Pakistan merkezli, Taliban ve El Kaide ile bağlantılı, “Jaish-e-Mohammed” isimli terör örgütü, özellikle Keşmir’de Hindistan’ı hedef alan eylemlerini artırmıştır. Buna karşılık olarak, Hindistan da, Agni IV ve Agni V isimli uzun menzilli balistik füzelerin test atışlarını yapmıştır. Çin, Pakistan’ın nükleer füze çeşitliliğini artırmaya istekli olacağını açıklamıştır. Çin, Batının Hindistan’ı nükleer ortak kabul etmesinden ve Hindistan ile Pakistan arasındaki nükleer yarışa kayıtsız kalmasından; Hindistan da, Çin’in “Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)’na yaptığı büyük yatırımdan ve Keşmir’in Pakistan kontrolündeki topraklarında yaptığı kara yolundan rahatsızdır. Çin medyası, ihracatını artırması ve ticaret açığını kapatması için Hindistan’ın CPEC’na katılması gerektiğini ve bunun Hindistan ve Pakistan tarafından ayrı ayrı kontrol edilen Keşmir bölgesinin kalkınmasına hizmet edeceğini işlemiştir. Hindistan tarafı ise, Çin’in aynı durumu Tayvan’da ya da Tibet’te kabul edip etmeyeceğini, yaşananların Çin’in Pakistan’ın Keşmir konusundaki iddialarının kabulü anlamına gelip gelmeyeceğini merak etmiştir. Çin, Hindistan karşısında uzlaşmaz bir politika izlemektedir ve Hindistan’da, Modi Hükümetini, Çin politikasını yeniden değerlendirmeye itmiştir. Modi Hükümeti, giderek Çin’e yönelik politikasını sertleştirmiştir. ABD, Japonya, Avustralya ve Vietnam ile olan ortaklıklarını güçlendirmiştir. Çin ile olan sınırındaki askeri alt yapısını güçlendirmiştir. Askeri hazırlıklarını “iki cepheli” bir savaşa göre yapmaya başlamıştır. Nükleer santrallerini canlandırmıştır. Uzun menzilli balistik füze testleri üzerinden Çin’e yönelik olarak geleneksel caydırıcılığını artırmaya yönelmiştir. Denizaltı kabiliyetini geliştirmiştir. Çin sınırına yakın bölgelere, Rafale savaş uçaklarından oluşan yeni filolar konuşlandırmıştır. Budizm etkinlikleri ve Dalay Lama üzerinden, Tibet konusunu Hindistan-Çin ilişkilerinde yeniden öne çıkarmaya eğilmiştir. Bu süreç, Hindistan’ın Rusya ile olan ilişkilerini de etkilemiştir. Hindistan-Rusya ilişkileri tarihsel açıdan sağlam olmasına rağmen, Çin’in Batı karşıtı duruşundan destek almak için Rusya’nın Çin ile yakınlaşması, Hindistan’ın Rusya ile olan ilişkilerine zarar vermiş, Rusya bazı konularda Hindistan’a destek vermekten kaçınmıştır. Hindistan’ın ABD ile yakınlaşmasından endişe duyan Rusya da, Pakistan ile yakınlaşmaya başlamış; bu bağlamda, silah ambargosunu kaldırmış ve Pakistan’a Mi-35M saldırı helikopterleri satma kararı almıştır. Hindistan için, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)’nun, Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği ile birleşmesi ihtimali belirmiştir. Rusya, Afganistan konusunda, Taliban ile görüşmeye hazır olduğunu da açıklamıştır. Taliban konusunda, Pakistan’a ve Çin’e yakın çalışan Rusya’nın bu tutumu, Hindistan’ı ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Bu koşullarda, ABD’de görevi devralacak Trump, Çin-Hindistan gerginliğinin ve gelişmeye başlayan Çin-Rus “antantının” içine dalmak zorunda kalacaktır. Ve Trump’ın Rusya yanlısı, Çin karşıtı eğilimi, Asya’daki jeopolitik değişimi daha da zorlaştıracaktır.

15. Çin’in, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)’nun en önemli ayağını oluşturan Gwadar limanının ve bu limana bağlı ticaretin (ulaşımın) güvenliğini sağlamak için Pakistan Deniz Kuvvetleri’ne iki gemi verdiği ve bunun Hindistan’da alarma neden olduğu açıklanmıştır. Pakistan’a verilen gemilerin, son dönemde Çin’de inşa edilmiş olduğu ve en son teknoloji ile donatılmış olduğu, Pakistan Deniz Kuvvetlerinin bir parçası olacağı ve aynı zamanda Arap Denizi’nde seyir güvenliğini (özgürlüğünü) sağlamakla görevli olacağı ifade edilmiştir. Ayrıca gemilerin Pakistan Donanmasına güç vereceği, Çin gemilerinin Pakistan Donanmasına katılmasının tarihi bir an olduğu ve Çin’in Pakistan Donanmasına aynı kapsamda iki gemi daha vereceği belirtilmiştir. Çin’in sadece Gwadar limanını yeniden inşa etmediği, teslim edilen savaş gemileri üzerinden, aynı zamanda bu limanının operasyonel kontrolüne de sahip olduğu ifade edilmiştir. Çin tarafından yeniden inşa edilen Gwadar limanı, geçtiğimiz Kasım (2016) ayında devreye girmiştir. Liman, yine Çin tarafından finanse edilen kara ve demiryolu hatları üzerinden Çin’e bağlıdır ve Çin’in Orta Doğu’ya, Afrika’ya ve Avrupa’ya olan ticaret bağlantısını sağlar. Bunların anlamı, Gwadar limanının Çin için son derece önemli olduğudur. Gwadar limanı ve Pakistan Deniz Kuvvetlerine verilen iki gemi, Pakistan ile Çin arasındaki ilişkilerin geldiği noktaya işaret eder. İki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik ortaklık seviyesine geldiği ileri sürülebileceği gibi; gelinen noktada, Pakistan’ın, artık Çin’in bölgedeki hak ve menfaatlerini temsil etme, koruma gibi bir işlevi üstlenmiş olduğu da kabul edilebilir.

16. Brokings Enstitüsü tarafından yayınlanan “Arap Baharından sonra İslamcılık: İslam Devleti ve ulus-devlet arasında [Islamism after the Arab Spring: Between the Islamic State and nation-state]” başlıklı raporun özetinde; İslamcıların; Arap Baharı olarak anılan süreç içerisinde başlayan ayaklanmaların üzerinden geçen beş yılın sonunda, kendilerini, Arap Baharının “ikiz şokları” olarak kabul edilen, 2013 Mısır asker darbesi (Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetlerinin ülkede yönetime el koyması) ile Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’nin ortaya çıkışı arasında bir yer buldukları ifade edilmiştir. Raporda, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde, İslamcı hareketlerde ortaya çıkan fay hatları üzerinde durulduğu belirtilmiştir. Genelde mevcut kurumsal siyasetin sınırları içinde faaliyet göstermeye çalışan İslamcı hareketlerin, Mısır’da olduğu gibi vahşice bastırıldığına, Tunus’ta olduğu gibi iktidardan düşürüldüğüne, Ürdün’de olduğu gibi içten parçalandığına ya da Libya’da ve Suriye’de olduğu gibi silahlı gruplar tarafından gölgede bırakıldığına dikkat çekilmiştir. Müslüman Kardeşlerin ve kardeşlik ruhundan ilham alan İslami hareketlerin, kendi toplumlarında yerleşik aktörler haline gelmek, demokratik mücadeleye katılmak, seçimlere odaklanmak, mevcut devlet yapıları içinde çalışmak gibi dürtüler ile yola çıkmış oldukları, bunlardan güç aldıkları ifade edilmiştir. Ama Arap Baharının “ikiz şoklarının”, yani 2013 Mısır askeri darbesinin ve IŞİD’ın, İslamcı hareketlerin bu yaklaşımına meydan okuduğu, buna tepki olduğu belirtilmiştir. Raporun içerdiği bölümler konusunda da; İslamcı hareketlerin, bulundukları ülkelerde karşılaştıkları sorunlara, siyaset yapmalarına getirilen sınırlamalara; İslamcı hareketlerin IŞİD’ın ortaya çıkışını nasıl anladıklarına; kardeşlik ile bağlantılı hareketlerin (uygulamada ya da devlet olduklarında) devlete nasıl yaklaştıklarına değinildiği belirtilmiş ve sonuç olarak da, İslamcı hareketlerin devletten ötesini (bize göre-uluslararası sistemi) görmesinin on yıllar alacağına vurgu yapılmıştır.

17. Çin ile Rusya’nın, ABD’nin Kore Yarımadasına füze savunma sistemi konuşlandırmasını önlemeye yönelik, daha fazla karşı tedbir alma konusunda anlaştıkları açıklanmıştır. Çin-Rusya güvenlik toplantısı sonrasında yapılan açıklamada, daha fazla karşı tedbir alma amacının, Çin’in ve Rusya’nın çıkarlarını ve bölgedeki stratejik dengeleri korumak olduğu ifade edilmiştir. Çin ve Rusya, ayrıca, ABD’nin konuşlandıracağı hava savunma sisteminden kaynaklanan güvenlik endişelerinin karşılanması için ABD’ye ve Güney Kore’ye çağrıda da bulunmuşlardır. Hatırlanacağı üzere, Kuzey Kore’nin artan nükleer ve füze denemelerinin bölgede yol açtığı endişe karşısında, ABD Güney Kore’ye füze savunma sistemi konuşlandırma kararı almış; Çin ve Rusya da, bu sistemin konuşlandırma amacının dışına taşan teknik imkân ve kabiliyeti nedeniyle buna karşı çıkmışlardı.

18. Çin’in yeni bir elektronik istihbarat (keşif/arama) gemisini denize indirdiği açıklanmıştır. Çin Donanmasında hâlihazırda bu tür görevler için altı geminin bulunduğu; büyüyen Donanmanın ve Güney Çin Denizi anlaşmazlığında artan gerginliğin, bu tür gemilere olan ihtiyacı artırdığına dikkat çekilmiştir. Yeni geminin, çoklu ve farklı hedefler konusunda, 24 saat, her türlü hava koşulunda görev yapabilecek en son teknoloji ürünü imkân ve yeteneğe sahip olduğu; Çin Donanmasına bağlı gemilerin Güney Çin Denizi’nde ve Doğu Çin Denizi’nde seyreden ABD ve Japonya savaş gemilerini artan oranda bir gölge gibi izlediği belirtilmiştir.

19. Myanmar’da, etnik ayrılıkçı “Kaçin Bağımsızlık Ordusu” ile Myanmar güvenlik kuvvetleri arasında geçtiğimiz Kasım (2016) ayında başlayan çatışmaların Shan ve Kachin eyaletlerinde şiddetlendiği, halkın çatışma nedeniyle bölgeyi terk ettiği, bölgeyi terk edenlerin üçte birinin Çin’e sığındığı ifade edilmiştir. Myanmar, Rohingya Müslümanlarının maruz kaldığı baskı ve şiddet sonrasında, şimdi de Myanmar-Çin sınırına bitişik bölgede yaşayan, etnik ayrılıkçı Kaçinler üzerinden gündeme gelmektedir. Mart 2016’da, ülkeye barış getirme sözü ile hükümeti kuran, çocukları yabancı ülke vatandaşı olduğu için devlet başkanı olamayan, fakat Myanmar Parlamentosunda çoğunluğu elinde bulunduran (348/657) Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) partisinin genel başkanı olarak iktidarı fiilen elinde tutan Aung San Suu Kyi’nin sıkıntıları giderek artmaktadır. Kaçin ayrılıkçı hareketi ile yürütülen barış görüşmelerinin, son olaylar ile zora gireceği ileri sürülmüştür. Myanmar, Bangladeş’e komşu bölgede Rohingya Müslümanları ile, Çin’e komşu bölgede de Kaçinler ile ilgili ciddi sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunların ve ülkede gelinen durumun, bir taraftan oldukça değerli güncel jeopolitiği ile, diğer taraftan dışarıdan istismara açık olduğu düşünülen iç politikadaki muhalifler ile ilişkilendirilmesi mümkündür diye değerlendirilmektedir.

***

SABIR, SEVGİ VE AHLAK ÜZERİNE ÖZLÜ SÖZLER

§ Başarı, sabra bağlıdır.”

§ Sabırsız çiftçi harman, sabırsız öğrenci irfan sahibi olamaz.

§ Sabırsız asker, zaferi; sabırsız çırak, hüneri elde edemez.

§ Hakiki (gerçek) sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyen sevgidir.

§ Ne fark eder ki, bir kör için elmas da bir, cam da. Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.

§ Gönül kazanmak istiyorsan, sevgi tohumu ek. (Mevlana Celaleddin-i Rumi; 1207-1273; şair, düşünce adamı ve mutasavvıf)

§ Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur. (Hz. Ali -Ali bin Ebu Talib; 599-661; İslam’a daveti kabul eden ilk erkek, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in damadı, 656-661 yılları arasında İslam Devleti Halifesi) [ Kaynak: Ortadoğu’nun; 24 Kasım ve 28 Aralık 2016 ile 04 Ocak 2017 tarihli nüshaları, s. 12.]

*

ascmer

Reklamlar