…ama yıllanmış şarap tadında!

vineyard2

Anılar bellekte kendi yer eder
Her biri ayrı bir köşetaşıdır
Anılar üstünde yükselir gider
Bir dosttan bir dosta nice hatıra
Hiçbir anı sığmaz bir kaç satıra
Geldikçe maziden günler hatıra
Bırak anılarım yerinde kalsın
Devrilen devrilsin esen yel alsın
Yağsın yağmurlarım akan sel alsın
Belki duvarda bir asılan resim
Belki sayfalarda sıkışan cisim
Hep sevgi saygıyla anılan isim
Gözüme görünen gözle kaşıdır
Şaban Aktaş

© photocredit

***

Bağdaki Anılar…

halit-umar1a

© Dr.Halit Umar

Ne oldu da kendimi aniden Akhisar’da buldum, bilmiyorum. Bir film oynuyor; perdede çok güzel bir Anadolu kasabasında geçen bir öykü. Hem oyuncuyum, hem seyirci! Bu nasıl bir iştir, onu da bilemiyorum. Düşle gerçek arasında süregelen bir gelgit.

Kasabanın merkezinde bir sokaktayım. İki yanda sıralanmış çam ağaçlarını görüyorum. Bayağı gölge yapıyorlar, sıcak bir yaz öğle sonrasındayım. Küçük boyumla, küçük adımlarımla, rengarenk at arabalarının durduğu o bildik sokaktayım. Sol kolda yüksek ve geniş camlı kapıları ardına kadar açılmış matbaa var, şişman amcanın evinin bitişiği. Matbaacı Amcayı tanıyorum, ben onu sık sık burada ziyaret ediyorum. O da bana bir şişe gazoz açıyor, beni sevdiğini anlıyorum, çok seviniyorum. Çocukları aslında herkes sever, çünkü onlar içtendir, oldukları gibi görünürler. Heyecanlarını, korkularını, sevinçlerini, isteklerini, tüm doğallığıyla ortaya koyarlar.

Matbaacı Amca olmasaymış sanırım ben de şu dünyaya düşmeyecekmişim. Adını ne yaptımsa hiç anımsayamadığıma aslında üzülüyorum. Hoş, diyelim ki adını biliyorum, ne değişecek? O, benim için hep Matbaacı Amca. 40’lı yıllarda, sanırım Akhisarın tek basım evini kuran ve işleten sanatkar. Ona babam da böyle hitap ediyor. Örneğin annem: “Matbaacı Amcaların bağına gidelim” diyor bir Ağustos gününde. Bağ, sırt sırta yaslanmış kalabalık evleriyle soluk alamayan kasabadan ne de olsa birazcık daha serin, hafif bir esinti çıkıyor öğle sonralarında. Ufak bir yel değirmeni de var orada, kuyudan su çekiyor. Bağ evine çardak da diyorlar. Çardakaltı ve içerideki oda gerçekten serin. Orada uyumak keyifli bir iş. Ara sıra vızlıdayan bir arı ya da koca kara sinekler girse de içeriye, açık pencereden geldikleri gibi uçup gidiyorlar.

Ben Matbaacı Amcamı çok seviyorum; o bana o kadar çok ilginç şeyler gösteriyor ki… Bir matbaa makinesi var mesela. Çalışmaya başladı mı, kağıda basılacak yazılar devamlı açılıp kapanan bir yöntemle hareket ediyor, her seferinde bir silindir mürekkep sürüyor basılacak yazıların -daha doğrusu kurşun harflerin üzerine. Bu yüzey her baskı sonrasında elle alınıp yerine yenisi konulan bir diğer boş kağıda baskı yapıyor. Basım işlemi, kısacası. Bu yüzden olsa gerek, basımevi de denildiği oluyor matbaaya.

Matbaacı Amca her gittiğimde orada olmuyor, yerine bakan ve kurşun harfleri dizerek basıma hazırlayan bir ağabey var. O da bana anlatıyor. Yok bu punto, yok bu büyük harf, bunlar boşluk, bunlar kilit ve daha başka, şimdi tam olarak hatırlayamadığım sözcükler, yeni ve birbirinden ilginç bilgiler. Matbaanın mürekkebini ve kağıtlarını Hilmi dayım sağlıyormuş.

1a

Annesini erkenden ve hemen ardından babasını kaybeden dayılarım -ki en büyüğü olan Ahmet’i ben hiç görmedim, çok genç yaşta iki kız kardeşiyle beraber altı boğaza bakmak zorunda kalıyorlar. Hilmi ve Şuuri Akhisar’da büyük bir ticarethane kuruyorlar, burada kırtasiye, elektrik malzemeleri, kitap defter gibi bulabildikleri ürünleri pazarlayarak geçimlerini sağlıyorlar. Otuzlu, kırklı yıllar bunlar. Akhisar o devirde üzümleri, bağları ve nitelikli tütün üretimiyle ünlenmiş bir Ege kasabası.

Matbaacı Amca dayılarımı işi nedeniyle tanıyor ve dost oluyorlar. Annem Semiha ve teyzem Meliha da ağabeyleriyle yaşıyorlar ve giderek serpilen, evliliğe aday genç hanımlar oluyorlar zamanla. Babam da bu kasabada Ali Şefik Ortaokulu’nda müzik öğretmeni. Derken beklenmedik bir şekilde eşinden boşanıyor. Bir süre bekar yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu ufak kentte o devirde herkes herkesi tanıyor. Kırtasiye işiyle uğraşmaları nedeniyle dayımlar, benim şişko amcam da kuşkusuz babamı iyi tanıyanlar arasındalar. O günlerde öğretmenler bir kentin gözbebeği. Saygıdeğer, evlatların teslim edileceği bilgi ve güvenç kaynağı, aydın kişiler olarak biliniyor ve seviliyorlar.

Bir gün Matbaacı Amca babama bir büyüğü olarak bu kadar bekarlığın yettiğini söylüyor, Hilmi Beyin büyük kız kardeşini istemeyi öneriyor, gidip istiyor, ona babalık eli uzatıp ikinci kez dünya evine girmesini sağlıyor. Bu evlilikten ben dünyaya geliyorum. Böylece benden onbeş yaş daha büyük olan Haluk da yeni annesinden kardeş sahibi oluyor.

Perdedeki film oynamaya devam ediyor. Dillenip ayaklanıp çevreyi tanımaya başladığımda aile büyüklerimin yanında bir de Matbaacı Amca var. Basımevi yoldan üç basamakla çıkılan biraz yüksekçe bir zeminde ve yanındaki ev de çok görkemli. Ahşap ana kapısı pırıl pırıl cilalı. İçeri adım atar armaz yağlıboyalı duvarlar dikkati çekiyor. Sağ tarafta, ağaç gövdelerinden oval biçimde kesilmiş, dinlendirilip kurutulmuş, iki üç parmak kalınlığındaki ahşap malzeme üzerine, müthiş güzel doğa resimleri yapılmış, verniklenmiş resimler asılmış. Ağacın girintili çıkıntılı kabuğu resmin çerçevesi. Etkilenmemek olası değil. Görebildiğim kadarıyla üç oval resim var. Girişte sol tarafta üst kata çıkan ahşap bir merdiven ve oymalı, süslü tırabzan dikkati çekiyor. Üst kata hiç çıkmıyorum. Doğruca ilerdeki oturma odasına geçiyorum. Bu yüksek tavanlı oturma odası bana çok büyükmüş gibi geliyor. Galiba o yılların anılarında kalan her şey hep çok büyük, çok geniş, çok… Bu bir görsel yanılgı da olabilir. Daha sonra yeniden gittiğim Akhisar’da anılarımda kalmış o çok kocaman, çok geniş olan yerler, evler, sokaklar, meğer gerçekte hiç de öyle değillermiş. Neyse; film devam ediyor. Yaz sonlarında Matbaacı Amcaların bağına gidiyoruz. Dönüşte, kargıdan yapılmış bir sepete, sarı, bal gibi çekirdeksiz üzümlerden salkım salkım dolduruluyor.

Çardak kerpiçten yapılmış, önünde gölgeli bir avlusu var. Konuklar için yer döşeğinin yanında bir iki sandalye ve ufak bir masa da bulunuyor. Avlu koyu kırmızımsı kahverengi sıkı toprak zemin, az ilerdeki üzüm kurutulan alan da öyle ama daha düzgün ve tertemiz.

haydar_bagda1

Bir gün o yüksek tavanlı, maatbaya bitişik odada, sedirin üzerinde oturuyorum, yanımda babam ve bir amca daha var. Adı Haydar. Daha doğrusu, Haydar Bağda, o büyük bir okulda öğretmenmiş. Bu adı bir daha asla unutmuyorum, bu olası değil.

haydar_bagda2

Haydar Amca çok güzel konuşuyor, hayranlık ve şaşkınlıkla dinliyorum onu. Anlattıkları ufacık bir çocuğa etkileyici ve çok ilginç geliyor. Ne bileyim; insanlar, hayvanlar ve ağaçlar hep organlardan, dokulardan yapılmışmış, bunlar da hücrelerden. Hücrelerde zar, sıvı ve çekirdek varmış… Çekirdeklerin içini görmüşmüş… Öyle kolayca gözle görülmezlermiş bu çekirdekler, hücreler. Mikroskop gerekirmiş… Sonra çekirdeklerin içinde moleküller varmış ve daha bilmem neler neler. Haydar Amcaya sayısız sorular yöneltiyorum, hiç sıkılmadan yanıtlar verdiğini anımsıyorum. O yanıtladıkça, bilgi açlığı içinde, yeni bir şeyler öğrenmenin coşkusunu tadıyorum. Aslında çocuk için her konu yeni, başlı başına bir ilgi ve eğitim unsurudur.

Anılar defterinden bir sayfa daha çevirdiğimde gördüğüm, Alman eşi ve bebek oğlu ile birlikte Volkswagen marka, kaplumbağaya benzeyen bir otomobille gelişleri Akhisar’a. Amaçları sanırım bağ evinde konaklamak ama bu otomobil demiryolu köprüsünün yanından toprak yoldan ayrılıp bağa doğru saptığında daracık bir dere yatağından geçmek zorunda. Bu nedenle kuru derenin iki yanında büyümüş çok sayıdaki dev kargıları kestiriyorlar. Kargılara tütüncüler talip oluyorlar.

Bir yazsonu öğle sonrasında bağa gitmişiz. Alman eşi [Veronika Vroni Bedia Bagda] bebeğini iskemlesine oturtmuş, ufak ufak lokmalar yaptığı beyin kızartmasını yediriyor. Bu hanımın anlattığına göre beyin çok besleyici bir gıdaymış ve özellikle bebekler bundan yemelilermiş ki çabucak büyüsünler, zeki ve akıllı olsunlar. Verdiği her kaşık mamayla birlikte hep aynı şeyi tekrarlıyor: Benim oğlum mamasını yiyecek, akıllı bir çocuk, büyüyünce de uçak mühendisi olacak! Bebeğin sevinç içerisinde mamasını yediğini anımsıyorum.

*

Matbaacı Amcanın kötü bir hastalığa yakalandığını ve tedavisi için İstanbul’a gittiğini, orada ona radyum uygulaması yapıldığını duydum. Haydar Amcayı bir daha görmedim. O bebek ve annesi de ufkumdan silindi, anıların üzerine neredeyse 70 yılın külleri serpili. Alman annenin Almanya’dan, Nazilerin gazabından kaçan profesör babasını [*] Ankara’da Kimya Fakültesinde ders verirken dinledim bir kere. Orada eğitim alan bir arkadaşın ziyaretine gittiğim 1964 yılında.

Haydar Bağda Amcanın anlattıklarını birebir, üstüne daha çok yeni bilgiler katarak, üst eğitimimde araştırmacı olarak gördüm, denedim; elde ettiğim yeni bilgileri de katarak tüm bilim dünyasına makale ve kitaplarla yaydım. Her başarımda, yazıp yayınladığım bilgilerde kimlere şükran borcum olduğunu hep anımsadım. O değerli insanlar hala anılarımda ve gönlümde yaşıyorlar.

Gerisin geriye baktığımda Matbaacı Amcanın hastalığının rektum kanseri olduğundan hiç kuşkum yok. Kurşun hurufatla uğraşanların pekçoğunda bu illet gelişiyordu. Etken, vücudun kronik olarak kurşun zehirlenmesiydi. Yapılan da o yıllarda çok modern bir yöntem olarak denenen radyum iğneleriyle kanserin ışınla sağaltımı çabasıydı.

Şimdi görüyorum ki bu güzel insanlardan unutulmayan anılarının ötesinde yalnızca bir iki karaltı fotoğraf kalmış. Onlara Amca deyebilmiş olmak ne büyük kazanç. O matbaa, o ahşap ev, o bağ, o çardak artık yok. Zamanın acımasızlığında büyük ve tek yönlü bir değişimi yaşadıklarını biliyorum. Bu kez “büyük” gerçekten büyük.

Sonra, Google Amca belirdi ufkumda. Sordum, tanır mısın sen Haydar Bağda adlı bilim insanını? “Evet” demez mi! İzini sürdüm. Derken Engin Bağda belirdi sinema perdesinde. 1946 Ankara doğumlu, şu bağda mama yerken belleğime giren, unutulmayan anılar defterime yazdığım bebek…

O bebek olmasaydı bu anılar yalnızca bende kalacaktı. Yetmiş yıl sonra, anılarda yaşayan bir öykü kahramanıyla yeniden buluşmanın ne büyük bir mutluluk olduğunu hiç düşünebiliyor musunuz?

engin_bagda

Merhaba Engin…

Rotterdam, 7 Ocak 2017

[*] Prof.Dr. OTTO GERNGROSS (1882-1966)
Viyana doğumludur. Berlin Teknik Üniversitesi’nde profesörlüğe getirildikten sonra Alman vatandaşı oldu. 1932’de Berlin Teknik Üniversitesi, kendisini Ankara’daki Ziraat Yüksek Enstitüsü’ne görevli olarak gönderdi. 1938’de Ankara’da kalmaya karar verdi. 1943’de Otto Gerngross’un süreli sözleşmesi Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü tarafından uzatılmadı, Gerngross böylece Türkiye’deki oturma iznini de yitirmiş oldu. Otto Gerngross, Filistin’de kimyager olarak çalıştı. 1947’de Türkiye’ye geri döndü ve yeni kurulan Ankara Üniversitesi’nde kimya profesörü olarak ölene kadar ders verdi.

***

Başlangıç :
Ah çocukluğum, vah çocukluğum!

Reklamlar