Yalancılar tarafından yönetilen bir dünya…

Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, Irak’ı ziyaret etmiş; Bağdat’ta Irak Başbakanı Haydar el-Abadi ile bir araya geldiği ziyarette tarafların bir anlaşmaya vardığı ileri sürülmüşse de; liarssonraki günlerde, bir anlaşmanın olmadığı, tarafların Başika konusunu sadece görüştükleri ve Irak’ın Başika konusundaki tutumunda bir değişiklik olmadığı anlaşılmıştır. Türkiye Başbakanı’nın Irak ziyaretinin uluslararası medyada kendisine fazla yer bulmaması dikkati çekmiştir ki; bu durumun, Türkiye açısından dış politikadaki “yalnızlığı” ile; Irak açısından da, Irak’ın egemenliğinin Irak Kürtleri, İran ve ABD arasında adeta “pay edilmiş” olması ile, açıklanabileceği düşünülmektedir. İlginç geleni, uluslararası medya için dikkat çekici bulunan hususun, Türk medyası için de geçerli olduğunun düşünülmesidir. Acaba bunu nasıl açıklamak uygun olacaktır?

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
11 Ocak 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. ABD’de 20 Ocak 2017 tarihinde Başkanlık görevini Obama’dan devralacak Trump adına yapılan açıklamada; Trump’ın Amerikan istihbarat birimleri tarafından yapılan özel bilgilendirme sonrasında, Başkanlık seçimine Rusya’nın siber müdahalede bulunduğunu kabul ettiği, buna cevap vermek üzere harekete geçebileceği, ancak siber müdahalenin Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından yönetilip yönetilmediği konusunun netlik kazanmadığı belirtilmiştir. Trump, Rusya ile ilgili söz konusu iddiaları daha önce ret etmiş, bunu [ aptalca] bulduğunu açıklamış, Obama’nın söz konusu müdahaleye bir tepki olarak 35 kadar Rus diplomatı [istenmeyen adam] ilan etmesine Putin’in [misillemede] bulunmamasını da takdir etmiş ve Putin’i övmüştü. Obama’nın talebi üzerine ABD istihbarat birimlerinin hazırladığı konuya ilişkin raporda; Putin yönetiminde ABD’deki Başkanlık seçimine Hillary Clinton aleyhine Donald Trump lehine siber müdahalede bulunduğu ortaya konulmuş ve bu rapor geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nde de ele alınmıştı. Uzmanlar, bu gelişmenin Trump’ın Rusya’ya bakışını fazla etkilemediği ve bunun olabilmesi için daha fazla siber saldırıya ihtiyaç olabileceği yorumunda bulunmuşlardır. Trump’ın özel bilgilendirme sonrasında yaptığı açıklamada; Rusya’nın, Çin’in, diğer ülkelerin ve insanların Amerikan hükümet kurumlarının, işletmelerinin ve örgütlerinin siber alt yapısını bozmak için uğraştıklarını ileri sürmesi, bu yorumları teyit eder mahiyettedir. Bunun, Trump Döneminde söylem-uygulama ilişkisine [ABD’nin yeni yönetiminin samimiyetine] işaret edip etmediği [20 Ocak 2017] tarihinden sonra netlik kazanacaktır diye düşünülmektedir. Uzmanların, ABD’de [08 Kasım2016] tarihinde yapılan Başkanlık seçiminden beri, Putin’in [Rusya’nın] çok yönlü siber saldırı kampanyasının, casusluk, propaganda ve sahte haber türünden faaliyetlerinin arttığına; bunun Fransa’da, Almanya’da ya da başka bir ülkede görülmemesinin sürpriz olacağına işaret etmeleri, dikkat çekici bulunmuştur. Konu hakkında, Trump’a, Cumhuriyetçi Parti’den [kendi partisinden de] açıklamalar ve çağrılar gelmiştir. Bu bağlamda, kendisinin [20 Ocak 2017]’da özgür Dünyanın ve demokrasinin savunucusu olacağına dikkat çekilerek Rusya/Putin ile ilgili kanıtların kesin olduğu ve ABD’deki herkesin Rusya’nın bu müdahalesi için bedel ödediğini bilmesi gerektiği açıklaması ve Rusya’yı cezalandırma çağrısı gelmiştir. Trump’ın Başkan koltuğuna oturmasına sayılı günler kala, Trump ve Rusya konusunda daha farklı yeni iddiaların gündeme gelmeye devam etmektedir. Bu bağlamda, son günlerde özellikle gündeme taşınan bazı iddialar şunlardır. [i] Seçim kampanyası boyunca, Trump’ın çevresindeki isimlerle Rus hükümeti arasında bilgi alışverişi olmuştur. [i] Rus istihbaratı, Trump hakkında ciddi kişisel ve mali bilgilere sahiptir. [i] Rusya’nın elinde, her iki tarafın da aleyhine olacak bilgiler bulunmaktadır, fakat Rusya bu bilgilerden yalnızca Hillary Clinton’a ve Demokratlara zararı dokunacak olanları paylaşmıştır. [iv] Rusya, Trump’ı en az beş yıldır desteklemektedir. [v] Rus istihbaratı, Trump’ın Moskova’daki maceralarını kullanarak ona şantaj yapmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki; bu konu, görev süresince de, istenirse, Trump’ın önüne gelecektir. Ancak bu konuya bakarken şu hususları iyi görmek gerekir. [Birincisi] , Ukrayna krizi ortaya çıkana kadar, ABD’nin Rusya ile oldukça yakın olduğu; ortak uzay çalışmalarının ve Mobil Exxon ile Rosneft arasında yapılan enerji anlaşmasının bunun çok somut ve ciddi işaretleri olduğudur. [İkincisi] , Trump’ın Amerikan kamuoyundaki Rusya ve Putin karşıtı bu söyleme rağmen Rusya ile yakınlaşması, Moskova’nın Washington karşısındaki pozisyonunu zayıflatacağı, en azından Rusya üzerinde ABD’ye taviz vermeye yönelik psikolojik bir baskıya yol açacağıdır. [üçüncüsü] , konunun Amerikan kamuoyunda sıkça ve en üst seviyede gündeme gelmesi, bütün Dünyada Rusya’nın gücü ve cesareti konusunda Moskova lehine bir algıya yol açmaktadır ki; ABD’de Rusya’yı hala Soğuk Savaş yıllarındaki gibi [düşman] gören bakış açıları, bize göre, buna işaret etmektedir. [dördüncüsü] , Çin karşısında ABD’nin desteğe ihtiyacı vardır. Ve bu konu, Rusya’yı Çin’e itmek suretiyle ABD’nin söz konusu ihtiyacını artırmaktadır. Beşincisi [beşincisi] de, bu konunun; bir yönüyle ABD’nin [Amerikan devlet kurumlarının] hala koşullardaki değişimi yakalayamadığını, diğer yönüyle de iş dünyasından gelen Trump’ın ABD için bir [şans]
olabileceğini çağrıştırmasıdır. Hemen ifade etmek gerekir ki; bize göre, Trump’ın ABD için bir [şans] olabileceği öngörüsü, Obama’nın “sosyal devlet” hamlelerinin önemini azaltmamaktadır.

2. Rusya’nın; [10 Aralık 2016]
tarihinde OPEC’te alınmış karara bağlı kalarak, ham petrol üretiminde kısıntıya gittiği; [6 Ocak 2017] verilerine göre, [29 Aralık 2016] tarihindeki petrol üretiminin yüzde 1.2 oranında gerisinde kaldığı; yani ham petrol üretimini günde 11.3 milyon varile düşürdüğü açıklanmıştır. OPEC’te alınmış karar uyarınca Rusya’nın ham petrol üretimini, önümüzdeki alt ay içinde günde [10.9 milyon varil]e düşürmesi gerekmektedir. Petrol arzındaki düşüş petrol fiyatlarını yukarıya çekeceği için, bu, ABD’nin enerji zenginliğini değerlendirmesine hizmet edecektir. Böyle bakınca, Rusya’nın bu suretle, Trump Yönetimine iyi bir başlangıç yapma imkân ve fırsat vereceğini söylemek mümkündür. Bu noktada, fiyatlardaki yükselmenin etkisinde petrol gelirinin artmasının askeri harcamaları besleyeceğini ve Amerikan savunma sanayine pazar açacağını da görmek gerekir. Tabiatıyla, böyle bir tablo, küresel ölçekte, karmaşa anlamına gelecektir. [2017 yılı]na ilişkin karamsar öngörüleri besleyen bir tablo söz konusudur.

3. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e sunulan ve önümüzdeki günlerde BM’de ele alınacak bir rapor üzerinden; İran’ın, Lübnan’daki Şii grup Hizbullah’a silah ve füze desteğinde bulunmak suretiyle silah ambargosunu ihlal ettiği ileri sürülmüştür. İddia, Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın bir televizyonda yaptığı konuşmaya dayandırılmıştır. O konuşmada, ücretlerin, harcamaların, silahların ve füzelerin hepsinin İran’dan geldiği ifade edilmiştir ve bu, BM Güvenlik Konseyi’nin İran konusunda almış olduğu, halen yürürlükte olan kararlara aykırıdır. İran, iddiaları ret etmiştir. Fakat daha önce de [Mart 2016] , Hint Okyanusu’nun kuzeyinde, İran’a ait silah yüklü bir gemi, Fransa tarafından ele geçirilmiş ve geminin silahları Somali ya da Yemen’e götürdüğü açıklanmıştı. İran, 2015 yılı içinde P5+1 ülkeleri ile imzaladığı anlaşma sayesinde bazı yaptırımlardan kurtulmuş; ancak bu, teknik olarak nükleer program ile bir bağlantısı olmadığı için, silah ambargosunu ve diğer bazı sınırlandırmaları ortadan kaldırmamıştı. Yorumcular, söz konusu raporun, seçim kampanyası sırasında İran ile yapılmış nükleer anlaşmayı ya çöpe atacağını ya da yeni bir anlaşma yapacağını ifade edem Trump’ın görevi devralmasına sayılı günler kala gündeme gelmesine dikkat çekmişlerdir. BM’nin önceki Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un [2016 yılı]
ortalarında yayınlanan İran ile ilgili raporunda, İran’ın balistik füze denemesinin nükleer anlaşmanın yapıcı ruhu ile uyumlu olmadığı ancak, bunun bir ihlal olup olmadığına karar verme yetkisinin BM Güvenlik Konseyi’ne ait olduğu belirtilmişti. Raporun gündeme gelişi, daha önce belirlenmiş, yılda iki defa rapor sunma mekanizmasının bir sonucu olmakla beraber; eş zamanlı gelişmeler nedeniyle, bu olağan raporlama işi farklı algılamalara neden olmaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Trump’ın İran’a ve nükleer anlaşma’ya, İsrail’in Trump’ın gelişine bakışı hatırlandığında; eğer isterse, raporun Trump’a İran konusunda söylediklerini yapma fırsatını verebilecektir. Bunun, bir taraftan Washington’un Tel Aviv, Riyad ve Ankara ile olan ilişkilerini etkilemesi, diğer taraftan da İran’ı Rusya’ya ve Çin’e itmesi söz konusu olabilecektir. Trump’ın İran’ı karşısına alması, pratikte Tahran’ın hareket serbestisini Irak’ta ve Suriye’de kısıtlayacaktır. Hem bazı ambargoların sürdürülmesinde ısrar edilmesi, hem de ABD ile ilişkilerinin bozulması, İran için çok yönlü ve ciddi maliyet artışı anlamına gelecektir. İran ile ilgili söz konusu raporun, Suriye konusunda, Rusya’nın Türkiye ve İran ile bir araya geldiği ve Moskova’daki toplantıdan sonra Kazakistan/Astana’da yapılacak toplantı ile inisiyatifin Moskova’ya geçeceği bir sırada gündeme gelmesi de önemlidir; bu süreç bozulabilir. Trump’ın İran’ı karşısına alması, Şam Yönetimini de etkileyecektir ki; hem buna Rusya’nın nasıl bakacağı, hem de bunun Rusya-ABD ilişkilerini nasıl etkileyeceği de önemlidir. Bu konuda hatırlanması gereken bir başka husus da, Hizbullah’ın sadece İran’dan değil, ABD’nin Lübnan Ordusu için yaptığı yardımlar üzerinden de dolaylı olarak silah edindiği; bunun, İsrail’de ciddi endişeye yol açtığıdır. Hizbullah, Lübnan’da iktidardaki koalisyon hükümetinin önemli bir parçasıdır. Bu, ABD’nin Lübnan Ordusu için verdiği silahların Hizbullah’ın eline geçmesine yol açmaktadır. Suriye’deki Şii milislerin elinde bulunan Amerikan malı askeri teçhizat buna işaret etmektedir. Ve ABD’nin Lübnan Ordusuna verdiği askeri teçhizatın bu suretle el değiştirmesini bilemeyecek olması gibi bir iddia, eşyanın tabiatına aykırı olacaktır. Böyle bakınca; İsrail’in Lübnan’ın güneyinden algıladığı tehdit ile ilhak ettiği Golan Tepelerindeki varlığını hedef alan Hizbullah tehdidindeki artışın arkasında ABD olmaktadır. Bu, Obama Yönetimi ile Netanyahu Yönetimi arasındaki anlaşmazlık konularından biridir. Ve Trump döneminde ABD ile İsrail arasındaki sorunların çözüleceği ve yeniden yakın bir ilişki ortaya çıkacağı beklentisi mevcuttur. Özetle Trump’ın işi oldukça zordur ve ABD’nin Orta Doğu’nun geçen sure içersinde daha da karmaşık hale gelmiş durumuna odaklanması, Asya’nın doğusunda Çin’i rahatlatma potansiyelini içermektedir.

4. Endonezya’da, Genelkurmay Başkanı Nurmantyo’nun Avustralya ile olan askeri ilişkileri tek taraflı askıya aldığını açıklamasından sonra, siyasal ortam gerilmeye başlamış; Cumhurbaşkanı Widodo, Genelkurmay Başkanının kontrolden çıktığını açıklamıştır. Ülkede, Genelkurmay Başkanı Nurmantyo’nun Ordunun sivil konulardaki rolünü genişletmek istediğin ve bazı siyasi hırslarının olabileceği konuşulmaya başlanmış; ancak Genelkurmay Başkanının şimdilik Cumhurbaşkanına ve sivil hükümete ihanet etmeyeceği ileri sürülmüştür. Endonezya Genelkurmay Başkanı, ülkenin proxy savaşlar ile kuşatılmış olduğu, yabancı ülkelerin devlet dışı aktörleri kullanarak ülkeye zarar verdiği görüşündedir. Genelkurmay Başkanının bu yaklaşımının arkasında, Endonezyalı askerlerin geçen yıl katıldığı Avustralya’daki dil eğitimi sırasında dağıtılan bir eğitim materyalinde Endonezya’nın Papua eyaletinin bağımsız olması gerektiğine yer verildiği ve Endonezya’nın devlet ideolojisi ile alay edildiği iddialarının yer aldığı ileri sürülmüştür. Avustralya söz konusu iddiaları ret etmiştir. Hâlihazırda Genelkurmay Başkanının görüşme taleplerini geri çevirdiği ifade edilmiştir. Genelkurmay Başkanının; son zamanlarda kamuoyuna konuşmalar yaptığı, Endonezya’ya yönelik riskler/tehditler bağlamında Çin’deki gıda sıkıntısının teknelerle Endonezya mülteci akınına yol açabileceği gibi [gülünç (!)] iddiaları gündeme getirdiği, Müslüman gruplarla bağlantısının olduğu, geçtiğimiz [Temmuz 2016] ayında (Suudilere yakın olduğu ileri sürülen) Wahdah İslamiyah Örgütünün mitinginde katılımcılara hitap ettiği, geçtiğimiz [Kasım-Aralık 2016] aylarında Cakarta’da yapılan mitinglerin arkasında yer aldığı ifade edilmiştir. Konu, bölgesel [Güneydoğu Asya] ve küresel dengeleri etkileme potansiyelini içermekte ve bu dengeler ile bağlantılı gözükmektedir. Çin kökenli [aynı zamanda Hırıstiyan] Endonezyalılar ülke ekonomisinde önemli bir yere sahiptirler ve bu durum, yaklaşan seçimlerin de etkisinde, ülke nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden Müslümanların tepkisine yol açmaktadır. [i] Bölgenin değerli jeopolitiği, [ii] Çin-ABD rekabeti, [iii] Avustralya’nın ABD’nin Asya’ya eklemlediği bir ülke olması, [iv] Endonezya’ya komşu Filipinler’in ABD’den uzaklaşıp Çin’e yanaşması ve [v] cihatçı grupların ya da militan İslami aşırıcıların bölgedeki varlığı/eylemleri, bunların hepsi birlikte mütalaa edildiğinde, Endonezya Genelkurmay Başkanının habere konu çıkışının olağan olmadığı ve [dışarı]
ile bağlantılı olduğu sonucuna ulaşılabilmektedir.

5. Myanmar, beş vatandaşının Malezya’da öldürülmesi ve saldırı eyleminin Rohingya Müslümanlarının Myanmar’da maruz kaldığı baskı ve şiddet ile ilişkilendirilmesi üzerine, Malezya’da çalışan vatandaşlarını uyarmıştır. Malezya ise, saldırı eyleminin arkasında din motivasyonunun olmadığını açıklamıştır. Myanmar Hükümeti, Rohingya Müslümanlarına baskı ve şiddet uygulandığı iddialarını ret etmektedir. Nüfusunun çoğunluğu Budist olan Myanmar, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Malezya’dan gelen Rohingyalılara soykırım uygulandığı suçlaması ve Myanmar’a dış müdahalede bulunması çağrısı sonrasında, vatandaşlarının çalışmak için Malezya’ya geçişlerini durdurmuştu. Malezya’da [150 bin]
civarından Myanmar vatandaşının çalıştığı ileri sürülmüştür. Terörle mücadele konusundaki yetkililer ve uzmanlar, IŞİD’ın Güneydoğu Asya’daki bağlantılarının Rohingya Müslümanlarının yanında yer almak için bir hazırlık içine girdiğini ve Myanmar’ın IŞİD saldırıları ile karşı karşıya gelebileceğini ileri sürmüşlerdir. Myanmar, Malezya ve Endonezya, güncel jeopolitikleri sadece bölgesel ölçekte değil, küresel ölçekte önemli olan üç bölge ülkesidir. Görünen, bu üç ülkenin istikrarsızlığa açık olduğuna işaret etmektedir ki; bu, [ASCMER’in 2017] öngörülerini doğrulama yönünde bir gelişmedir. Konu, hem Çin-ABD rekabeti, hem de küresel deniz ticaretinin yarısından fazlasının işlediği deniz yolunun güvenliği [yani küresel ekonomi] küresel ekonomi bağlamında son derece önemlidir. Proxy güç oyunlarından rahatsızlığını dile getiren Endonezya Genelkurmay Başkanının kendisinin bu tür bir oyunun parçası olabileceği akla gelmektedir. Bölge halkını kazanma üzerine oynan bu oyunda [oyunlarda] , bölge halkının kimin ya da ne için kazanılmak istediğinin sorgulanması, isabet derecesi yüksek sonuçlara ulaşılmasına; gerçekte [kimin elinin, kimin cebinde] olduğunun görülmesine hizmet edecektir.

6. Filipinli sekiz yerel balıkçı, Mindanao Adasının Zamboanga Yarımadası açıklarında teknelerinde silahla öldürülmüş olarak bulunmuştur. Olayın bir gasp veya rekabet olayı olabileceği ileri sürülse de; olay yerinin, El Kaide ile bağlantılı olduğu ileri sürülen, militan İslami aşırıcı, ayrılıkçı ve silahlı bir örgüt olan Ebu Sayyaf’ın kontrolündeki, denizden Malezya’ya ve Endonezya’ya yakın Basilan ve Sulu Adaları suları olması, olayın farklı değerlendirilmesini gerektirmektedir. Çünkü bu bölge, yani Sulu Denizi ve çevresi; Asya ile ilgili öngörülerde, Asya’da tansiyonun yükselmesine neden olabilecek bölgelerden biri olarak görülmektedir.

7. Kuzey Kore, kıtalararası balistik füze testlerine yeniden başlayabileceğini ve bunun sorumlusunun [düşmanca politikası] nedeniyle ABD olacağını açıklamıştır. ABD Savunma Bakanı Ash Carter ise; Kuzey Kore’nin nükleer programının ve balistik füze kabiliyetinin ABD için ciddi tehdit olduğunu, ABD’nin ülkesine ya da müttefiklerine yönelik Kuzey Kore’nin füze fırlatmalarına [testlerine] karşı hazır olduğunu, sadece vuracaklarını açıklamıştır. Uzmanlar, geçen yıl yoğun olan denemelerden, Kuzey Kore’nin nükleer ve füze kabiliyetinin “nitel” bir gelişme gösterdiğinin anlaşıldığını, söz konusu kabiliyetinin mükemmel olmasının birkaç yıl alacağını ve bu ülkenin doğrudan ABD’ye ulaşacak füzelere sahip olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu vesileyle, ABD’nin, hem Pasifik bölgesindeki askeri varlığının Kuzey Kore’den gelecek füzeleri karşılamaya cevap verebilecek nitelikte olduğu, hem de bu girişimlerinden vazgeçmesi için ayrıca Kuzey Kore’ye diplomatik baskı uyguladığı açıklanmıştır. Kuzey Kore’den gelen açıklamanın zamanlaması, ABD’deki Başkan değişimini çağrıştırmaktadır. Bize göre, açıklama ile verilen mesaj, Kuzey Kore’nin hem ABD’ye hem de ABD’nin bölgedeki müttefiklerine doğrudan tehdit olduğu; güdülen amaç da, ABD ile bölgesel müttefikleri arasındaki dayanışmanın güçlendirilerek sürdürülmesidir. ASCMER olarak hep söyleye geldik, ekonomisi oldukça zayıf Kuzey Kore, hepsi para demek olan bu denemeleri nasıl, hangi yolla yapabilmektedir? Kuzey Kore, bunları yapabilmek için [örtülü] olarak kimden ya da kimlerden destek almış olabilir? Örtülü desteğin sahibi ya da sahipleri, Kuzey Kore’ye bu desteği niçin vermiş olabilirler? Uluslararası ilişkiler ve diplomasi, şüpheci olma ve bu tür soruların cevabını araştırma üzerinden işleyen bir alan ve bu alanda başarının sırrı da biraz bunlar da saklıdır.

8. Pakistan’ın yeni Genelkurmay Başkanı Qamar Javed Bajwa, Çin’in Pakistan’ın Belucistan bölgesinde yatırımlar yapmasını öngören anlaşmayı desteklediğini açıklamıştır. Belucistan’ın Khuzdar kentinde konuşan Pakistan Genelkurmay Başkanı; Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru [CPEC] ’nun faydalarının bu bölgede görüleceğini, Çin’in bu bölgede enerji projelerini, yollar ve derin su limanı inşasını içeren toplamda 57 milyar dolar seviyesinde yatırım yapacağını ve bunun bu bölgedeki yoksul Pakistan halkına fayda sağlayacağını ifade etmiştir. Doğalgaz, bakır ve altın kaynakları yönünden zengin olduğu ileri sürülen Belucistan bölgesinin, etnik/dinsel temelli bölücü/ayrılıkçı sorun yüzünden gelişmemiş olduğuna; CPEC’nda Khuzdar’ın bir ticaret ve sanayi merkezi olarak öngörüldüğüne ve CPEC’nun Pakistan’a toplamda en az 700 bin kişilik bir istihdam imkânı sağlayacağına dikkat çekilmiştir. Haritaya bakıldığında, Khuzdar’ın; bir taraftan Quetta ile Karachi’yi biri birine bağladığı, diğer taraftan da Gwadar limanı ile bağlantılı olduğu görülür. Belucistan’ın İran’a bitişik bölge olması, İran’ın stratejik Chabahar limanı ile Pakistan’ın stratejik limanı Gwadar’ın biri birine çok yakın olması, bu bölgenin güncel jeopolitiği bağlamında oldukça anlamlı bulunan bir durumdur. Habere konu açıklamanın, askerleri ilgilendiren bir konu olmamamsına rağmen Genelkurmay Başkanından gelmesi ve Çin ile ilgili olması, çok şey söylemektedir diye düşünülmektedir.

9. Güney Kore Cumhurbaşkanı Park Geun-hye ile ilgili durumun; ABD’nin bölgeye füze savunma sistemi konuşlandırmak istemesi ile de ilişkilendirilmek suretiyle, Seul-Pekin ilişkilerini nasıl etkileyebileceği tartışılmaktadır. Bilindiği üzere, Güney Kore’de, Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin görevi bırakmasından sonra, Aralık 2016 [Aralık 2016] ’dan beri Cumhurbaşkanlığına Başbakan vekâlet etmektedir. Mevzuata göre, Park Geun-hye’nin istifa etmesi ya da Anayasa Mahkemesi tarafından görevinden azledilmesi halinde, [60 gün] içinde, yeni Cumhurbaşkanının seçilmesi gerekmektedir. Bu tablo, en güçlü Cumhurbaşkanı adayı olarak, ana muhalefet lideri Moon Jae-in’in ismini öne çıkarmaktadır. Moon Jae-in, geçtiğimiz günlerde, ABD’nin Asya’da füze savunma sistemi [füze kalkanı] kurmasının yeniden düşünülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Muhalefet partisinden sekiz milletvekili de, Çin’de Dışişleri Bakanı ve Çinli diğer üst düzey yetkililer ile bir araya gelerek, Güney Kore’nin füze kalkanı projesine dâhil olma konusundaki nihai kararın yeni cumhurbaşkanına bırakılması gerektiği yolundaki görüşlerini muhataplarına iletmişlerdir. Bu arada Güney Kore Savunma Bakanı da, ülkesinin füze savunma sistemine dâhil olma konusunda taahhüdünün bulunduğunu, ancak henüz bu konuda ABD ile aralarında bir anlaşmanın imzalanmamış olduğunu açıklamıştır. Çin, ABD’nin [ Kuzey Kore’nin nükleer ve füze denemelerini gerekçe göstererek] bölgede hava savunma sistemi kurmasına şiddetle karşıdır. Karşı olmasının nedeni; sistemin içerdiği radarların kapsama alanının oldukça geniş olması ve Güney Kore’den sonra Japonya’nın, Filipinler’in , [?] Vietnam’ın ve Tayvan’ın da bu sisteme dâhil olma ihtimalinin yüksek görülmesidir. Çin, böyle bir durumun, kendisinin kuşatılması ve hareket alanının bu suretle ciddi şekilde daraltılması anlamına geleceği görüşündedir. Bu da, Çin ile Güney Kore’yi karşı karşıya getirmektedir. Sistemin [Mayıs 2017] ’de bölgeye konuşlandırılacağı ileri sürülmektedir ki; Güney Kore’de Cumhurbaşkanlığı sorununun bu tarihten önce çözülmesi beklenmektedir. Bu bağlamda, ana muhalefet lideri Moon Jae-in’den gelen açıklama değişik yorumlara neden olmuştur. Uzun sure Çin’de diplomat olarak görev yapmış olan Moon Jae-in’in, küçük ayarlamalar dışında yapacak fazla bir şeyinin olmadığı, açıklamasının Cumhurbaşkanlığı konusunda Çin’in desteğini kazanmaya yönelik siyasal bir manevra olduğu yorumları yapılmıştır. Güney Kore’deki Cumhurbaşkanlığı sorununun özellikle Çin ve ABD arasında örtülü, ancak ciddi bir mücadeleye konu olduğunu; Japonya’nın da aynı şekilde bu mücadelenin bir parçası olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Güney Kore’nin muhalefet lideri Moon Jae-in’e bakarken, aynı zamanda [01 Ocak 2017 tarihi] itibarıyla BM Genel Sekreteri görevini bırakmış olan Güney Koreli siyaset adamı Ban Ki-mun’u da hatırlamak gerekir. [01 Ocak 2007] tarihinde Ban Ki-mun’u BM Genel Sekreterliğine getirenlerin, bu kez Güney Kore Cumhurbaşkanı olarak kendisinden Çin karşısında istifade etmeyi düşünebileceklerini dikkate almak gerekir. Moon Jae-in’in işi oldukça zor görülmektedir. Acaba Güney Kore’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi, Çin’in siyasal güç olarak geldiği noktaya işaret eden bir [turnusol kâğıdı] gibi görülebilir mi? Ya da bu konuya, Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesinin ve kendisinden küresel ölçekte sorumluluk üstlenmesinin beklenilmesinin ne kadar [gerçekçi] olduğunu ölçme işlevi yüklenebilir mi? Hep birlikte bekleyeceğiz ve göreceğiz.

10. Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, Irak’ı ziyaret etmiş; Bağdat’ta Irak Başbakanı Haydar el-Abadi ile bir araya gelmiştir. Ziyarette tarafların bir anlaşmaya vardığı ileri sürülmüşse de; sonraki günlerde, bir anlaşmanın olmadığı, tarafların Başika konusunu sadece görüştükleri ve Irak’ın Başika konusundaki tutumunda bir değişiklik olmadığı açıklanmıştır. Esasen Irak Başbakanı’nın ziyarete ilişkin fotoğraflarda geçen yüz ifadesi, aslında bir anlaşmanın olmadığına daha başlangıçta işaret ediyordu. Ortak açıklamalarının da, koşullara bağlı, diplomatik nezaket kurallarını dikkate alan, zamana yayılmış, bir iyi niyet beyanı olmanın ötesinde bir anlam ifade etmediği belliydi. Bağdat Yönetiminin İran ile olan yakın bağları dikkate alındığında, ziyaretin, aynı zamanda Ankara-Tahran ilişkilerinin durumuna işaret ettiği de düşünülebilir. Irak ve Suriye konularının bölgesel ve küresel politikalardaki yeri dikkate alındığında, Türkiye Başbakanı’nın Irak ziyaretinin uluslararası medyada kendisine fazla yer bulmaması dikkati çekmiştir ki; bu durumun, Türkiye açısından dış politikadaki “yalnızlığı” ile; Irak açısından da, Irak’ın egemenliğinin Irak Kürtleri, İran ve ABD arasında adeta “pay edilmiş” olması ile, açıklanabileceği düşünülmektedir. İlginç geleni, uluslararası medya için dikkat çekici bulunan hususun, Türk medyası için de geçerli olduğunun düşünülmesidir. Acaba bunu nasıl açıklamak uygun olacaktır?

11. Daha önce Afganistan’dan çekileceğini açıklamış olan ABD, bu ülkedeki askeri varlığını yavaş yavaş artırmakta ve bu dikkati çekmektedir. Bunun en son örneği, Taliban ile savaşan Afgan güvenlik güçlerine istihbarat ve lojistik destek sağlamak üzere, üç yüz deniz piyadesinin Helmand bölgesinde konuşlandırılmak üzere Afganistan’a gönderileceğinin açıklanmasıdır. Helmand bölgesi, geçmişte Afganistan’daki ABD askeri varlığının en yoğun olduğu bölge olmuştur ve bu bölgede on binden fazla deniz piyadesinin görev yaptığı ileri sürülmüştür. ABD tarafı, söz konusu konuşlandırma için; son iki yıl içinde Taliban’ın Helmand bölgesinde öne çıktığına ve bu bölgenin başkenti Lashkar Gah’ı ele geçirme noktasına geldiğine dikkat çekmiştir. Ancak ileri sürülenin aksine, ABD’nin Helmand’daki konuşlandırması, Taliban ile bağlantılı olmayan ve sıradan görülmemesi gereken bir konuşlandırma olarak değerlendirilmektedir. Çünkü Helmand, bölgesel ve küresel gelişmeler bağlamında, stratejik açıdan kritik, son derece önemli bir bölgedir. Helmand bölgesi, aşağısında güneyinde) [güneyinde] Pakistan-İran sınırının ikiye böldüğü Belucistan bölgesi yer alır. Helmand, Pakistan Belucistan’ın kuzeyine denk düşer. Belucistan, hem İran için, hem de Pakistan için, etnik/dinsel temelli bölücü/ayrılıkçı hareketin yaşandığı bir bölgedir. Bu, hem İran Belucistan’ını, hem de Pakistan Belucistan’ını dış etkilere (müdahalelere) açık hale getirmektedir. İran Belucistan’ındaki Chabahar ve Pakistan Belucistan’ındaki Gwadar limanları, uluslararası enerji terminali niteliğini taşıyan stratejik önemi haiz limanlardır. Pakistan Belucistan’ındaki Gwadar limanı, Çin’in ve Asya’da denize çıkışı olmayan ülkelerin dış ticaret kapısı niteliğindedir. Ve asıl önemlisi, Pakistan Belucistan’ı, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun bir parçasıdır ve Çin’in bu bölgede çok ciddi yatırımları bulunmaktadır. Bu belirtilenler, ABD-Çin rekabeti ve Pakistan-Çin yakınlaşması ile birlikte; ABD’nin Pakistan Belucistan’ını kuzeyden kontrol eden Afganistan’ın Helmand bölgesindeki askeri varlığını takviye etmesini dikkat çekici ve önemli kılmaktadır. Bu değerlendirmeyi besleyen bir diğer etken de, ABD’nin, hâlihazırda Afganistan Yönetimi ile Taliban arasında bir anlaşmanın imzalanması için [örtülü] arabuluculuk yapmakta olması ve Pakistan’ı bu anlaşmanın ortaya çıkmasını engellemekle suçlaması ile ilgilidir. Eğer ABD Afganistan ile Taliban arasında arabuluculuğa soyunmuş ise, ABD’nin Taliban karşısında Afgan güvenlik güçlerine destek vermesi arabuluculuk işlevini boşa çıkaracak, buna zarar verecektir. Onun içindir ki, belirtilenlerden hareketle; ABD’nin Helmand’daki askeri varlığını takviye etmesinin nedeninin Taliban değil, Çin ve biraz da İran olduğu değerlendirilmektedir. Afganistan’ın Helmand bölgesin, Çin’in enerji ihtiyacını karşılamasına ve dış ticaretini sürdürmesine müdahale [nüfuz] etme imkânı vermektedir ki; bu, ABD için son derece önemlidir. Ayrıca İran’ın Şii kimliği, Pakistan’ın Sünni kimliği ve Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkileri ile, Sünni-Şii rekabeti dikkate alındığında, ABD’nin Afganistan/Helmand’daki askeri varlığına ne gibi işlevler yükleyebileceği daha anlaşılır hale gelmektedir. ABD’nin Afganistan’daki deniz piyadelerinin tamamına yakınını daha öne geri çektiği, deniz piyadelerinin Afganistan’daki sayısının çok az olduğu, en yüksek rakamın Kabil’in hemen kuzeyindeki Bagram hava üssünü korumakla görevli [60 kişilik deniz piyade grubu] olduğu dikkate alındığında, Helmand’a üç yüz deniz piyadesi [300 deniz piyadesi] nin konuşlandırılması daha anlamlı gelmektedir.

12. Türkiye’nin Suriyeli ve Iraklı sığınmacıların bir kısmına vatandaşlık vereceği ileri sürülmüştür. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Şanlıurfa’da yapılan açıklamada, İçişleri Bakanlığının konu üzerinde çalıştığı ifade edilmiştir. Konuyla ilgili olarak, bunun; [i] Türkiye’nin sığınmacı politikasının insani mülahazalara dayalı olduğu söylemini ve dolayısıyla bu politikaya verilen uluslararası desteği boşa çıkarabilecek bir adım olacağı; [ii] sığınmacıların istismar edilmesi ve iç politika malzemesi yapılması anlamına geleceği; [iii] Türkiye’ye yönelik sığınmacı akımını besleyeceği yorumları yapılmıştır.

13. Sri Lanka’da, Çin’in liman ve sanayi bölgesi projesi şiddet içeren protestolara konu olmuş, halk tepki göstermiştir. Olay, Sri Lanka Hükümetinin imzaladığı, Hambantota limanını ve sanayi tesisleri kurulmak üzere civarındaki bölgeyi, Çin’in hisselerinin % 80’ne sahip olduğu bir şirkete [99 yıllığı] lığına kiralamasını öngören, 1.2 milyar dolar değerindeki anlaşma ile ilgilidir ve bu anlaşma bağlamında yerin şirkete teslimine ilişkin tören sırasında ortaya çıkmıştır. Başkent Colombo’nun 240 km. güneydoğunda yer alan liman şehri Hambantota’da, Çin’in kullanımına tahsis edilecek sanayi bölgesi nedeniyle, tarım arazilerini ve konutlarını terk etmek durumunda kalacak köylüler, güvenlik kuvvetleri ile karşı karşıya gelmişlerdir. Gösterilere, halkın yanında olarak Budist rahipler de katılmıştır. Anlaşmanın geçmişi 2010 yılına dayanmaktadır; tartışmalar ve iktidar değişikleri nedeniyle, anlaşma bugüne kadar hayata geçirilebilecek duruma gelememiştir. Sri Lanka’da anlaşmaya muhalif olanlar; [i] Çin’in Hindistan’ı çevreleme politikasına dikkat çekmekte, [ii] Sri Lanka’nın Çin’in “kolonisi” haline gelme endişelerini dile getirmekte, [iii] 99 yıllık kiralama süresinin oldukça uzun olduğunu belirtmekte, [iv] uzun kiralama süresinin kültürel erozyona ve demografik değişime yol açacağına işaret etmektedirler. Haritaya bakıldığında, Sri Lanka’nın, Hindistan’ın hemen güneyinde yer alan bir ada ülkesi olduğu ve Hint Okyanusu üzerinden işleyen deniz ticaretini kontrol ettiği görülür. Çin’in ekonomik büyümesi ve sonrasında ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesi ise, temelde dışa satıma (ihracata) dayalı olduğu için; Çin’in bu durumunu geliştirerek sürdürmesi son derece önemlidir. Çin, bunun farkında olarak, son dönemde, bir taraftan ülke savunması ve güvenliği, diğer taraftan da dış ticaretinin güven içerisinde sürdürülmesi mülahazası ile, Donanmasını güçlendirmeye yönelmiştir. Çin Donanması uzak sulara açılmaya, uzak sularda devriye görevleri yerine getirmeye başlamıştır. Bu, Çin Donanması için, denizaşırı liman kolaylıkları ihtiyacını doğurmuştur. Sri Lanka, hem bu açıdan, hem de Hindistan’ı kontrol açısından Çin için oldukça önemlidir. Budist rahiplerin söz konusu gösterilere katılması, Hindistan’ın durumdan duyduğu rahatsızlık ile ilişkilendirilebilir diye düşünülmektedir.

14. Güney Kore Dışişleri Bakanlığının, Donald Trump’ın twitter hesabını takip etmekle görevli yeni bir birim kurduğu ve bu suretle, ABD’nin Trump dönemi dış politikasını anlamayı umduğu açıklanmıştır. ABD’deki Başkalık seçiminde, Trump ile birlikte, bir “twitter diplomasisinin” doğmuş olduğu düşünülürse; bu adımın oldukça rasyonel bir adım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bazıları, Güney Kore’nin bu adımını “hafife” almak gibi -bize göre- bir “yanlışa” düşebilir. Ancak, twitter metinlerinin, twitter sahipleri ve onların konulara bakışı hakkında bir fikir verdiği, kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçektir. Güney Kore’nin yaptığı, açık istihbaratın özel bir türü olarak görülebilir. Bir ülkenin varlığı ve geleceği ile çok yakından ilgili “istisnai-belirli” konularda ve kriz durumlarında muhatap karar vericilerin muhtemel tercihlerine ilişkin isabetli öngörülerde bulunmada, bu tür özel birimlerin çok işlevsel olabileceğinden, işe yarayabileceğinden kesinlikle şüphe duyulmamaktadır.

15. Türkiye’de, İstanbul’da ve İzmir’de meydana gelen terör saldırıları konusunda açıklamalarda bulunan, Rus istihbaratından emekli, General Aleksandr Gurov; Batı’nın Rusya ile yakınlaşan Türkiye’yi IŞİD üzerinden korkutmaya çalıştığını açıklamıştır. Bu açıklama, Batıyı IŞİD ile ilişkilendiren bir açıklamadır ve birçok soruyu çağrıştırmaktadır. Bu takdirde, yani Batı IŞİD ile ilişkilendirildiğinde; daha önce Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendiren iddialar ne olacaktır, bu durumda Suudi Arabistan nereye konulacaktır? Acaba IŞİD’ın Batı ile ilişkilendirilmesi, IŞİD-Riyad bağlantısını kesme ve/veya IŞİD’ı karşına alırken Riyad’ı gücendirmeme amacı ile açıklanabilir mi? Bir başka soru: Türkiye-Rusya yakınlaşması Ankara’nın enerji yönünden Suudi Arabistan’a olan bağımlılığını aşağıya çekecekse, IŞİD Türkiye’yi hedef alıyorsa ve Suudi Arabistan’ın IŞİD üzerindeki nüfuzu devam ediyorsa; bunların hepsi, birlikte, Ankara’nın Riyad ile olan ilişkileri konusunda ne anlama gelir, Ankara’nın Riyad ile olan ilişkilerine münhasıran enerji açısından baktığı düşünülebilir mi? Türkiye-Rusya yakınlaşması enerji piyasasında Rusya’ya ciddi avantaj sağlama potansiyelini içerecekse ve Rusya’nın kazanacağı bu avantaj enerjideki rakibi Suudi Arabistan’a dezavantaj olarak yansıyacaksa; Ankara, Riyad ile olan ilişkilerini sürdürmede bunu nasıl dengeleyebilecektir?

16. ABD’de, Başkanlık seçiminin sonuçlanmasının üzerinden iki aydan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, Rusya’nın seçime siber müdahalede bulunup bulunmadığı hala ciddi şekilde tartışılmaktadır. Amerikan Kongresi’nde, ilgili Komite nezdinde düzenlenen oturumda; Kongre üyeleri ve istihbarat birimlerinin yöneticileri; Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğinden şüphe duymadıklarını ve Amerikan demokrasisine yapılmış bu eşi görülmemiş saldırının her Amerikalıyı alarma geçirmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Tarafların sıradan ülkeler olmadığı, Rusya ve ABD olduğu, her iki ülkenin siber imkân ve yetenekleri dikkate alındığında; Rusya ve ABD bunları yaşayabiliyorsa kim bilir diğer ülkelerdeki seçimlere nasıl müdahale edilmiştir sorusu akla gelmektedir. Uluslararası politikada yumuşak güç kullanımının öne çıkmış olduğu, ülkelerin iç politikalarının daha çok dış politika üzerinden yürütülür hale geldiği ya da iç politika ile dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkinin dış politika lehine ciddi şekilde değişmiş olduğu gerçekleri dikkate alındığında, akla gelen bu soru daha da belirginleşmektedir. Bu da, bir taraftan bütün ülkeler için önümüzdeki dönemde yapılacak seçimlerde benzer iddiaların ciddi şekilde gündeme gelebileceğine, diğer taraftan da seçimlerin iktidar değişikliğini doğurduğu ülkelerde geçmişe yönelik olarak söz konusu iddiaları konu edinen ciddi araştırmalara (soruşturmalara) yol açabileceğine işaret etmektedir. Demokrasiye, ulusal egemenliğe ve muhatap ülkeye saygı ilkesi eriyor. BM sistemi de dâhil, uluslararası hukuk “iflasa” doğru yol alıyor. Küresel kaos ortamı da, hem bu durumdan besleniyor, hem de bu durumu besliyor.

17. Filipinler’de, Mindanao Adasının orta kesimindeki Cotabato bölgesinde, Moro İslami Kurtuluş Cephesinden ayrılan yüz kadar militanın oluşturduğu bir grubun hapishaneye saldırarak [130] mahkûmun kaçmasını sağladığı açıklanmıştır. Grubun, hapishanenin güvenlik güçleri ile iki saat süren silahlı çatışma içine girdiği ve saldırıyı hapishanedeki arkadaşlarını kurtarmak için gerçekleştirdiği ilersi sürülmüştür. Mindanao Adası, Filipinler’deki Müslüman azınlığın kendi vatanları olarak gördükleri bir yerdir ve bir kısmı IŞİD ile bağlantılı radikal İslamcı gruplar, Filipinler’den ayrılmak için silahlı bir mücadele yürütmektedirler. Bu olaya bakarken, bir taraftan cihatçı grupların ya da militan İslami aşırıcıların bölgede yeni eylemlere girişeceklerini, diğer taraftan da bunların girişeceği eylemlerin bazı bölge ülkelerine dışarıdan müdahale etme imkânı ve fırsatı vereceğini görmek gerekir. Bu bağlamda, cihatçı gruplar ya da militan İslami aşırıcılar arasındaki, dolaylı ve/veya doğrudan, küresel ölçekteki bağları, bunlar arasındaki bağlantıyı, “haberli” ya da “koordineli” hareket etmeyi hatırlamak uygun olacaktır. Eş zamanlı sayılabilecek bir şekilde, Bahreyn’de de, yine bir hapishaneye saldırılması ve terör suçlarından hüküm giymiş mahkûmların serbest bırakılması, yukarıdaki mütalaayı besleyici bir başka gelişmedir. Güneydoğu Asya, önleyici istihbarat açısından, ciddi ve yoğun olarak eğilinmesi gereken bir coğrafya olarak kendisini giderek daha çok belli etmektedir.

*

ascmer

Reklamlar