Dünya Siyaseti açısından öngörüler ve soru işâretleri..!

 

google

Putin’in Türkiye ile ilgili olarak söyledikleri, Moskova-Ankara ilişkilerinin geleceği konusunda bir işaret niteliğinde. . Moskova Ankara’ya yaklaşırken, Türk devlet yapılanmasına sızmış yıkıcı güçler Rusya için sorun olmayacak mı yoksa Rusya bunu Türkiye’ye daha çok nüfuz etmek için bir fırsat olarak mı telaki edecek? Acaba Putin’in sözünü ettiği “sızma”; Rusya’nın Türkiye’den “alacaklar”ını tahsil edebilmesinin ya da Türkiye ile ilgili beklentilerini karşılayabilmesinin önünde ciddi ve güçlü bir engel olarak da alınabilir mi? Rusya’nın bu güçlükleri yönetip yönlendirmesi mümkün olabilecek midir? Yılların içinden süzülüp gelmiş tarihsel-toplumsal algılar bir yana, kimin terörist ya da terör örgütü olduğu konusu ile, İran konusu, Moskova-Ankara ilişkilerinde şimdiden belli olan güçlüklerden bazıları gibi gözükmektedir. Moskova, Ankara’nın Esad konusundaki yaklaşımının değişmiş olmasını geleceğe yönelik olumlu bir işaret olarak görebilir ama, bu işaretin hem sağlam/güvenilir bir işaret olup olmadığının tartışmaya açık olduğu, hem de konjonktürden ileri geldiği de unutulmamalıdır. Gelişmelere bakılınca; 2017’nin ilgili konular açısından her alanda sürprizlere açık bir yıl olabileceği izlenimi yaratıyor!

© photocredit

 

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR,
30 Aralık 2016.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. Çin; geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nden geçen ve Başkan Obama tarafından imzalanan, 618.7 milyar dolarlık bir harcamayı öngören “Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (National Defense Authorization Act)’nda geçen Tayvan ile ilgili ifadeler nedeniyle, ABD’yi protesto etmiştir. Söz konusu yasada, ABD ile Tayvan Yönetimi arasında üst seviyede askeri mübadele programı hazırlanması öngörülmektedir ki; bu, ABD’nin Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak değil de, Çin’den ayrı bir aktör olarak kabul ettiği anlamına gelmektedir. Ayrıca, yasada geçen “üst seviyeli askeri mübadele-değişim” ifadesi de; Tayvan’ın ve ABD’nin Çin karşısındaki pozisyonları nedeniyle, doğrudan Çin’i dikkate ya da hedef alan bir ifadedir. Onun içindir ki, Çin; bu gelişmeyi sadece protesto etmemiş; aynı zamanda, yasanın Çin’in iç işlerine müdahale anlamına geldiğine dikkat çekmiş ve ABD’ye, Tayvan ile askeri temaslarını kesmesi ve Tayvan’a silah satışını durdurması çağrısında da bulunmuştur. Obama Yönetiminin; Başkan seçimine örtülü müdahale iddiaları kapsamında ABD’deki 35 kadar Rus diplomatı “istenmeyen adam” ilan etmesinden, Rusya’nın bazı üst düzey bürokratlarına yaptırım uygulama kararı almasından ve Rusya’nın ABD’deki iki temsilciliğini kapatmasını istemesinden sonra, Tayvan konusunda attığı bu adımın da 20 Ocak 2017 sonrasında Trump Yönetimini etkileyeceği açıktır. Ancak Tayvan Cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon görüşmesi hatırlandığında, bunun, Trump Yönetimini zora mı sokacağı, yoksa işini mi kolaylaştıracağı tartışmaya açıktır ve ne olacağı, 20 Ocak 2017 tarihinden sonra belli olacaktır. Çoğu ülkenin dış politikasında son dönemde gözlemlenen bu tür hareketlilikler nedeniyle, bütün Dünyayı zor bir dönemin beklediğini ileri sürmek, abartılı bir öngörü olmasa gerek diye düşünülmektedir.

2. BM Güvenlik Konseyi; İsrail’den, yasa dışı yerleşimlerine, Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere Filistin topraklarında devam eden yerleşim faaliyetlerine son vermesini isteyen bir kararı kabul etmiştir. Karar ile; hem İsrail’in yeni yerleşim yerleri açmasının yasal dayanağı olmadığına ve uluslararası hukukun açık ihlali olduğuna, hem de “iki devletli çözümü” tehlikeye attığına işaret edilmiştir. Başlangıçta Mısır tarafından hazırlanan karar tasarısı, Başkan seçilen Trump’ın müdahalesi ile geri çekilmiş; ancak aynı tasarı bu kez, tasarıyı destekleyen BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeleri Yeni Zelanda, Malezya, Venezuela ve Senegal tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne getirilmiş; 14 lehte ve bir çekimser (ABD) oyla, 2334 numaralı BM Güvenlik Konseyi Kararı olarak kabul edilmiştir. Trump oylama öncesinde de karar tasarısının veto edilmesi çağrısında bulunmuştur. İsrail; bu karar sonrasında, [i] kararı kabul etmediğini ve şartlarına uymayacağını belirtmiştir. [ii] ABD’deki Büyükelçisini ülkeye çağırmıştır. [iii] ABD Yönetiminden açıklama istemiştir. [iv] İsrail’deki ABD Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırmıştır. [v] Obama Yönetimini karar tasarısına öncülük etmekle suçlamıştır. [vi] İsrail’in Trump Yönetimi ile çalışmayı dört gözle beklediğini açıklamıştır. Ayrıca [vii] söz konusu karar lehine oy kullanan ülkeler (daimi üyeler: İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve geçici üyeler: Ukrayna, Japonya, Angola, Mısır, Uruguay, İspanya, Senegal, Yeni Zelanda, Malezya ve Venezuela) ile diplomatik ilişkilerinin seviyesini düşürme kararı almıştır. Trump’ın konuya ilişkin yaklaşımı, ABD’nin yeni İsrail Büyükelçisi olarak atayacağı isim olan David Friedman‘ın İsrail’in yeni yerleşim yerleri inşa etmesini destekleyen biri olarak bilinmesi ile örtüşmektedir. Karar; İsrail tarafında, ABD’nin İsrail’i terk ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Filistin Yönetimi ise, İsrail ile diyalogun sürmesi gerektiğini açıklamıştır. Filistinli gruplar da, bu karara istinaden, İsrail’in Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri açmasının Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ’ne taşınması çağrısında bulunmuştur ki; UCM’nin hâlihazırda İsrail’in Filistin topraklarındaki bazı eylemleri için yapılmış bir başvuruyu incelemekte olduğu da bilinmektedir. Bu arada, İsrail’de, bahse konu gelişme ile ilişkilendirilebilecek dikkati çeken bazı gelişmeler de yaşanmıştır. Ortodoks Yahudiler, BM Güvenlik Konseyi’nin kararı lehine gösteri yapmıştır. İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında, yolsuzlukla ilgili bir soruşturmanın açıldığı ileri sürülmüştür. Netanyahu’nun İsraillilere seslenmek üzere, bir miting düzenlemek istediği açıklanmıştır. Kudüs Belediyesi de, Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri açma taleplerini ele almaya devam etmiştir. Yaşananlar, bize göre, şunları çağrıştırmaktadır. [i] İsrail diplomasisinin dinamik ve üretken olma özellikleri görülmüştür. [ii] Yeni yerleşim yerleri konusunun, İsrail’in iç güvenlik ihtiyaçları (endişeleri) ile birlikte mütalaa edilmesi, bir uzlaşı noktasına ulaşılmasına hizmet edebilir. [iii] Perdenin gerisinde küresel hegemonya ile bağlantı farklı bir oyun olabilir. [iv] Obama Yönetiminin Trump’ın işini zorlaştırmak isteyebileceği akla gelse de, bunun tam tersinin olabileceği de düşünülebilir.

3. Popülizmin küresel ölçekte liberal demokrasiyi tehdit ettiği; ABD’de ve Batı Avrupa’da, halkın gözünde, liberal demokrasinin öneminde bir düşüş gözlemlendiği; liberal demokrasiye daha az yatırım yapıldığı; demokrasiye yönelik basit alternatiflere yol verildiği ve bunun demokratik normların temel unsurlarını çiğneyen partizan hareketlerin yükselmesine neden olduğu ileri sürülmüştür. Bu bağlamda, Atlantik’in iki yakası arasındaki siyasal hareketlerde gözlemlenen bu tür siyasal gel-gitlerin, konvansiyonel siyasal görüşlerin bozulması üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğu üzerinde durulmaktadır. Bu aşamada ihtiyaç duyulan hususun, sivil toplumu canlandırmak olduğu ve bunun yapılmamasının, köktendinci hareketlerin işine geleceği ifade edilmiştir. Bunları ifade edenlerin, aynı zamanda gelecek 15-20 yıl içinde Dünyada yaratılacak zenginliklerin ABD’de ve Batı Avrupa’da olmayacağına işaret etmeleri, dikkat çekicidir. Bunlar; Dünyada açıkça çok büyük bir değişimin yaşanmakta olduğunu ileri sürerek, bu süreçte sorunun, bir yönüyle buna uyum ve değişim karşısında ne yapılacağı, diğer yönüyle de bu değişime ne tepki verileceği ile ilgili olduğunu belirtmektedirler. Acaba bu değişim sürecinden korkmak mı, bu sürece meydan okumak mı, bu süreci bir fırsat olarak görmek mi gerekir soruları sorulmaktadır. Bunlar, her ülkenin kendi koşullarında ilgi duyması gereken hususlar olarak görülmelidir diye düşünülmektedir.

4. Pakistan Savunma Bakanı; AWD News isimli internet haber sitesinde yer alan bir haberi gerçek sanarak, buna cevaben, İsrail’e nükleer misilleme tehdidinde bulunmuştur. İsrail Savunma Bakanı ile ilişkilendirilen gerçek dışı haberde, Pakistan’ın herhangi bir bahaneyle Suriye’ye kara birlikleri göndermesi halinde İsrail’in Pakistan’ı nükleer saldırı ile yok edeceği hususuna yer verilmiş; Pakistan Savunma Bakanı da bu haberi gerçek sanarak buna cevap vermiştir. İsrail ile diplomatik ilişkisi olmayan Pakistan, ilk nükleer denemesini 1998 yılında gerçekleştirmiştir, bugün 120 civarında nükleer silaha sahip olduğu tahmin edilmektedir. İsrail’in ise, doğrulanmasa ya da ret edilmese de, Pakistan kadar nükleer silaha sahip olduğuna inanılmaktadır. Haber gerçek dışı denilse de, konusu önemlidir. Çünkü Pakistan, Suudi Arabistan ile çok yakın ilişkilere sahip bir ülkedir. Suudi Arabistan, Irak’ta ve Suriye’de artan İran varlığından ciddi şekilde rahatsızdır. Sünni İslam kimliğine sahip IŞİD’ın ortaya çıkışı, Suudi Arabistan’ın bu rahatsızlığı ile ilişkilendirilmektedir. IŞİD hâlihazırda Irak’ta ve Suriye’de sıkıntı içindedir. Onun içindir ki, gerçek dışı olduğu ileri sürülse de söz konusu haberin, Pakistan askerinin Suriye’de konuşlandırılması konusunun kapalı kapılar arkasında konuşulduğuna işaret ettiği ve Pakistan askerinin Suriye’de konuşlandırılması konusunda “nabız” yoklaması olabileceği düşünülmektedir. Pakistan’ın oldukça yakın olduğu Suudi Arabistan, son dönemde, İsrail ile yakınlaşmaktadır. P5+1 ülkelerinin İran ile yaptığı nükleer anlaşma ve İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, bu iki ülkeyi adeta biri birine itmiştir. Gerçek dışı habere bu açıdan bakıldığında, Pakistan’ın Suriye’ye kara unsurları göndermesi, sadece Suudi Arabistan’ın değil, İsrail’in de işine gelecek bir durumdur. Belki, İran’ı doğudan ve batıdan çifte kıskaç altına almaya hizmet edeceği için Pakistan’ın da (+Türkiye’nin de) işine gelebilir. Gerçek dışı haber, haberin konusunu gerçeğe dönüştürme, küresel ve bölgesel kamuoylarını buna hazırlama çabasına işaret ediyor diye düşünülmektedir. Ancak bu ihtimalle birlikte şunu da görmek gerekir: İran bağlamında Türkiye de dâhil birçok ülkenin işine gelebilecek gibi gözüken böyle bir gelişme, Af-Pak bölgesindeki tablonun bir benzerinin Suriye-Türkiye (Sy-Tr) bölgesinde kendisini gösterme potansiyelini de içermektedir. Buna bağlı olarak şu soruların cevabı üzerinde de çalışmak gerekecektir. Acaba ABD’nin Af-Pak bölgesinde yerine getirdiği işlevin bir benzerini “Sy-Tr” bölgesinde yerine getirmek Rusya’nın işine gelir mi? Ve yine Moskova, İran’ı karşısına alma pahasına, böyle bir işlevi üstlenmek ister mi? Bize göre; konu, hem önemli, hem de ihtimal dışı değil.

5. Putin’in Japonya ziyareti sırasında, taraflar arasında, enerji konusu da dâhil, değişik konularda toplam 68 adet anlaşmanın imzalandığı açıklanmıştır. Taraflar arasındaki görüşmede, dört adaya ilişkin barış anlaşmasının olabilirliğinin de ele alındığı; tarafların, ileri ekonomik işbirliğinin buna yardım edebileceği konusunda mutabık oldukları belirtilmiştir. Japonya Başbakanı’nın adalar ile ilgili anlaşmazlığın çözülmesinin yükselen Çin karşısında Japonya’nın Rusya ile daha iyi ilişkiler (bağlar) tesis etmesine hizmet edeceğini ifade etmesi, dikkat çekici bulunmuştur. Karşılıklı açıklamalar, bize göre, diplomasinin inceliklerini yansıtmaktadır.

6. Güney Çin Denizi’nde, denizaltında “bilimsel veri” topladığı ileri sürülen ABD’ye ait bir insansız denizaltı aracına Çin Donanması tarafından el konulduğu açıklanmıştır. ABD, hem olaya tepki göstermiş, hem de insansız denizaltı aracının iade edilmesini talep etmiştir. Çin, söz konusu aracı, bölgedeki gemilere zarar verebileceği mülahazasıyla birkaç gün elinde tuttuktan sonra ABD’ye iade etmiştir. Eğer insansız hava aracının bugün yerine getirdiği işlevler dikkate alınırsa, insansız denizaltı araçlarının da benzer işlevler için kullanılabileceği (kullanıldığı) pekâlâ söylenebilir. ABD’ye ait insansız denizaltı aracının Çin tarafından ele geçirildiği bölgenin anlaşmazlık konusu bölge olması, bu görüşü beslemektedir. Diğer taraftan olayın, Rusya’nın nükleer kabiliyete sahip insansız denizaltı aracı üzerinde çalıştığının duyurulmasından hemen sonra yaşanmış olması da dikkati çekici bulunmaktadır.

7. Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev; Kazakistan’ın, Suriye konusundaki görüşmeler için, “bütün taraflara” ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıklamıştır. Açıklama, Rusya Devlet Başkanı Putin’in, geleneksel yılsonu basın toplantısında, kendileri ile birlikte, Türkiye’nin, İran’ın ve Suriye’nin Suriye’deki krizi çözmeye yönelik barış görüşmelerinin Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılmasını kabul ettiklerini söylemesinden son gelmiştir. Görüşmelerin seviyesi henüz belli olmamakla birlikte, 2017 yılı Ocak ayı ortalarında gerçekleşmesi beklenen görüşmeye askeri yetkililerin katılmasının da gündemde olduğu belirtilmiştir. Astana’daki muhtemel görüşmeler konusunda belirsizliğini koruyan ve görüşmenin olabilirliğini etkileyeceği düşünülen bir başka konu da, Şam Yönetiminin karşısında yer alan muhaliflerden (isyancılardan) hangilerinin bu görüşmeye davet edileceği, katılacağıdır. Türkiye’nin (eğer gerçekleşirse) Astana’da Şam Yönetimi ile bir araya gelecek olması; özelde Ankara’nın Suriye politikasında, genelde ise Türk Dış Politikasında (yön olarak) ciddi değişiklik anlamını taşıyacaktır.

8. Çin Merkez Bankası’nın Başkan Yardımcılığına, Harvard mezunu Yin Yong’un getirildiği açıklanmıştır. Merkez Bankası’na bağlı Dış Ticaret Müsteşarlığında ülkenin döviz rezervlerini yönetmekten sorumlu olarak görev yapan Yin Yong’un, Merkez Bankasının yönetimini güçlendirmek amacıyla bu göreve getirildiği ifade edilmiştir. Atama, küresel ekonomik/finansal krize ve Çin’in bu krizle mücadele etme politikasına işaret etmesi açısından dikkati çekmiştir.

9. Hindistan, Odisha eyaletine bağlı, Bengal Körfezi’ndeki Abdul Kalam Adası’nda, nükleer başlık da taşıyabilen, beş bin km. menzilli, kademeli katı yakıtlı, karadan karaya atılabilen, Agni-V isimli, kıtalararası balistik füzeyi test etmiştir. Yapılan açıklamada, denemenin başarıyla gerçekleştiği ve bunun, Hindistan’ın stratejik ve caydırıcılık kapasitesini artıracağı ifade edilmiştir. Hindistan’ı uzun menzilli balistik füze sahibi ülkeler arasına sokan Agni-V’in ilk testleri Nisan 2012’de yapılmıştı. Hâlihazırda Hindistan’ın yüzden fazla nükleer silaha sahip olduğu kabul edilmektedir. Agni-V ile ilgili bu testin ve önceki testlerin yapıldığı yer, amacın Çin’e mesaj vermek olduğu algısına yol açmaktadır.

10. ABD, Suriye iç savaşına yönelik olarak daha önce almış olduğu silahlanmayı kısıtlama kararını hafifletme kararı almıştır. Buna bağlı olarak, ABD’ye müzahir muhalif grupların omuzdan ateşlenen uçaksavar füzelerine sahip olması gündeme gelmiştir. Rusya, bu gelişmeyi, Suriye’deki varlığını doğrudan tehdit eden “düşmanca” bir durum olarak gördüğünü belirtmiş ve uçaksavar füzelerinin “teröristlerin” eline geçebileceğine dikkat çekmiştir. Rusya için söz konusu olan bu durumun, Türkiye, Suriye (Şam Yönetimi) ve İran için de geçerli olacağı açıktır. Suriye’de hâlihazırda Şam Yönetimi, Rusya ve Türkiye hava operasyonları düzenlediğinden, ABD’nin almış olduğu karar doğrudan bu ülkeleri etkileyecektir. İran, henüz Suriye’de kamuoyuna yansımış bir hava operasyonu gerçekleştirmemiş olsa da, ileride hava operasyonları gerçekleştirdiğinde ABD’nin almış olduğu söz konusu karar bu ülkeyi de etkileyecektir. Eğe İran Savunma Bakanından geçtiğimiz gün gelen Suriye’de kesinlikle ABD ile birlikte hareket etmeyeceğiz açıklaması hatırlandığında; İran’ın bu karardan etkilenmesinin kaçınılmaz gözüktüğünü ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

11. Çin’den; Mao’dan alıntı yapılarak, Tayvan’daki ve Hong Kong’daki bağımsızlık hareketinin destekçilerinin “sinekler gibi başarısız olacağı” açıklaması gelmiştir. Pekin Yönetiminin “Tek Çin” politikası ve bu bağlamda Tayvan ile Hong Kong’a ilişkin yaklaşımları bilindiği için, açıklamanın dikkati çeken yanı Mao’dan alıntı yapılması olmuştur. Bu, Xi Jinping ile birlikte, Çin Komünist Partisi’nin ideolojik söylemini gözden geçirmesinin, Mao’ya yeniden ve daha çok eğilme politikasının yansıması olarak görülebilecek bir gelişmedir. Pekin Yönetiminin söylemindeki bu “şekil” değişikliğinin arkasında, halkın izlenen politikaya yönelik desteğini artırma ve canlı tutma amacının yer aldığı düşünülmektedir.

12. Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı; iki binin üzerinde Suudi Arabistan vatandaşının kriz bölgelerinde cihatçı grupların safında savaştığını; bunların % 70’den fazlasının (1.540’nın ) Suriye’de bulunduğunu; El Kaide’nin Arap Yarımadası’ndaki merkezlerinden sayılan Yemen ile, Pakistan’da ve Afganistan’da radikal İslamcı gruplara katılmış Suudi Arabistan vatandaşlarının olduğunu açıklamıştır. Suudi Arabistan’ın, cihatçı gruplara ya da radikal İslamcı gruplara katılmış vatandaşları hakkında bu denli ayrıntılı bilgi sahibi olması dikkati çekmektedir. Buna bağlı olarak da, bunları bilebilen Riyad Yönetiminin, önleyici ne gibi tedbirleri almış olduğu merak konusudur.

13. Rusya Devlet Başkanı Putin, geleneksel yılsonu basın toplantısını gerçekleştirmiştir. Bazı medya mensupları, Putin’in, hiçbir şey söylemediğini, ağırlıklı olarak tarım ürünleri ve silah ihracatından söz ettiğine dikkat çekmiştir. Putin; toplantıda, Rus ekonomisinin küçüldüğüne, ancak bu küçülmenin oldukça yavaş olduğuna; nükleer programı geliştirme, ABD ile silahlanma yarışı, Rus ordusunun modernizasyonu konularının yürürlükteki “anlaşmalar” çerçevesinde ilerlediğine; Suriye’nin tamamının dikkate alınacağına işaret etmiştir. Basın toplantısı, biri birinin zıddı, farklı yorumlara da yol açmıştır. Bazıları, Rusya’nın son 25 yıl içinde, “çöküşten” yeniden “yükselişe” geçtiğini ileri sürürken; bazıları da Rusya’nın başarılı olmadığını, gücünün abartıldığını ve Batının zafiyetinden kaynaklandığını ileri sürümüştür. Basın toplantısında Putin’in Türkiye ile ilgili olarak söyledikleri, Moskova-Ankara ilişkilerinin geleceği konusunda bir işaret niteliğinde diye düşünülmektedir. Putin, Rus savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesinin Türk liderlerin bilgisi dâhilinde olduğu yönünde bir kanaate sahip iken, Rus Büyükelçiye yönelik suikast sonrasında bu kanaatinin değiştiğini açıklamış ve her iki olayı da Türk devlet yapılanmasına sızmış “yıkıcı güçler” ile ilişkilendirmiştir. Türk kamuoyu tarafından olumlu karşılanan bu açıklamalar, gerçekte Ankara Yönetiminin içinde bulunduğu olumsuz duruma işaret etmektedir. Moskova Ankara’ya yaklaşırken, Türk devlet yapılanmasına sızmış yıkıcı güçler Rusya için sorun olmayacak mı yoksa Rusya bunu Türkiye’ye daha çok nüfuz etmek için bir fırsat olarak mı telaki edecek? Acaba Putin’in sözünü ettiği “sızma”; Rusya’nın Türkiye’den “alacaklar”ını tahsil edebilmesinin ya da Türkiye ile ilgili beklentilerini karşılayabilmesinin önünde ciddi ve güçlü bir engel olarak da alınabilir mi? Rusya’nın bu güçlükleri yönetip yönlendirmesi mümkün olabilecek midir? Yılların içinden süzülüp gelmiş tarihsel-toplumsal algılar bir yana, kimin terörist ya da terör örgütü olduğu konusu ile, İran konusu, Moskova-Ankara ilişkilerinde şimdiden belli olan güçlüklerden bazıları gibi gözükmektedir. Moskova, Ankara’nın Esad konusundaki yaklaşımının değişmiş olmasını geleceğe yönelik olumlu bir işaret olarak görebilir ama, bu işaretin hem sağlam/güvenilir bir işaret olup olmadığının tartışmaya açık olduğu, hem de konjonktürden ileri geldiği düşünülmektedir.

14. Başkan seçilen Trump’ın, Obama döneminde ihmal edilen Mısırlı Hıristiyanlar ve Orta Doğu’daki diğer azınlıklar nezdinde olağanüstü destek gördüğü belirtilmiştir. Seçim sürecinde Trump tarafından kabul edilen iki devlet başkanından biri olan ve seçimden sonra Trump’ı kutlayan ilk devlet başkanı olan Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin ve ülkesi Mısır’ın, Trump döneminde Orta Doğu’da öne çıkabileceği, Trump’ın Mısırlı Hıristiyanların maruz kaldığı zulümlere eğileceği ifade edilmiştir. Mısır’ın ciddi ekonomik ve güvenlik zorlukları ile karşı karşıya bulunduğu ve bu nedenle ABD’nin yardımına şiddetle ihtiyaç duyduğu dikkate alındığında, bu ihtimal zayıf gözükmemektedir.

15. Hindistan’da geçtiğimiz Ağustos (2016) ayında Parlamentodan geçen yeni Mal ve Hizmet Vergisi yasasının ne zaman yürürlüğe gireceği ciddi tartışmalara konu olmaktadır. Maliye Bakanlığı; ülkeyi “birleştirici” işlevine vurgu yapılan ve Dünya kamuoyu tarafından tarihi ekonomik reform olarak nitelendirilen söz konusu yasanın 2017 yılı Nisan ayında yürürlüğe girmesini öngörür iken, eyaletler buna karşı çıkmakta, daha ileri bir tarihte ısrar etmektedirler.

16. Karadeniz’e Tu-154 tipi bir Rus askeri uçağı düşmüş, uçakta bulunan 92 kişinin tamamı hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybedenlerin çoğunun, Suriye/Lazkiye’deki Rus askeri üssünde görevli askerler için düzenlenen Noel etkinliğinde yer alacak Dünyaca ünlü “Kızıl Ordu Korosu” nun üyeleri olduğu, ayrıca gazetecilerin ve yöneticilerin bulunduğu açıklanmıştır. Türkiye’de “Kızıl Ordu Korosu” adıyla bilinen, resmi adı ise “Aleksandrov Topluluğu” olan grup, 1928 yılında kurulmuş, Rus Silahlı Kuvvetlerinin resmi korosudur. Tu-154 tipi askeri uçakların, bugüne kadar 40’a yakın kaza yaptığı; ancak kazaların az bir kısmının teknik sorunlardan kaynaklandığı ifade edilmiştir. Çeka, NKVD ve KGB örgütlerinin yerini alan Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafında yapılan açıklamada, uçağın terör ya da sabotaj sonucu düştüğüne dair bir bulguya rastlanmadığı açıklanmıştır. Bu açıklamaya rağmen, eş zamanlı sayılabilecek bazı gelişmeler nedeniyle, soru işaretleri varlığını korumaktadır. Rusya’nın ABD’deki Başkan seçimine müdahale ettiği iddiaları mevcuttur. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Rusya’nın Şam’daki Büyükelçiliğine havan toplu saldırıda bulunulmuştur. NATO’daki Rus Denetçi (terörizmin finansmanı ve kara para aklama konularında görev yapan) Yves Chandelon, Belçika’nın Andenne kentinde başından vurularak öldürülmüştür. Putin’in “sır küpü” kabul edilen (FSB orijinli, önemli enerji şirketlerine Kremlin adına ancak Kremlin’e danışmadan talimat verme yetkisine sahip) Oleg Erovinkin, arabasında ölü bulunmuştur. Bu olaylar üst üste konulduğunda, Karadeniz’e düşen askeri uçakla ilgili soru işaretleri ortadan kalkmamaktadır. Rusya’nın Suriye’de IŞİD’ı hedef alması, IŞİD’ın istihbarat bağlantılarını, istihbarat imkân ve yeteneğini öne çekmektedir. Rusya’nın ABD ile karşı karşıya bulunduğu hatırlandığında ise, dün (1979-1989 yıllarında) Sovyet işgali altında bulunan Afganistan’da ABD’nin İslami direnişçiler ile olan bağları ve bugün ABD’yi IŞİD ile ilişkilendiren iddialar, Rusya’ya yönelik militan İslami aşırıcılık tehdidi ve Kafkasya akla gelmektedir. Yani olay üzerinden Rusya’ya (Putin’e) mesaj verilmiş olabileceği düşünülmektedir.

17. Çin’in tek uçak gemisi, batı Pasifik’te ilk askeri tatbikatını yapmıştır. Çin Silahlı Kuvvetlerinin envanterine 2012 yılında giren, 30 savaş uçağını taşıma kapasitesine sahip Liaoning uçak gemisinin, bu suretle açık denizlerde görev yapmaya hazır olduğu “duyurulmuştur”. Bohay Körfezi’nde başlayıp Sarı Deniz üzerinden Batı Pasifik’e (Doğu Çin Denizi’ne) taşan tatbikatta, Liaoning uçak gemisinin, firkateynlerden ve destroyerlerden oluşan bir filoya liderlik ettiği; tatbikatta havada yakıt ikmali ve hava muharebe eğitimlerinin yapıldığı açıklanmıştır. Japonya’dan, tatbikatın Çin’in genişleyen askeri kabiliyetine işaret ettiği ve dikkatlice gözlemleneceği açıklaması gelmiştir. Çin’e ait uçak gemisinin, batı Pasifik’e (Doğu Çin Denizi’ne) Japonya’nın Tayvan’a yakın Miyako Adası’nın yakınından geçerek açılacağı ve dönüş yolunda da Tayvan ile Filipinler arasındaki Bashi Kanalını kullanacağı açıklanmıştır. Çin, son dönemde, Doğu Çin Denizi ile Güney Çin Denizi’nde hava tatbikatları da gerçekleştirmiştir. Askeri tatbikatlar, diplomasinin sıradan araçlarıdır. Muhataplarına, bir şeyi yapma ya da yapmama mesajını verirler. Söz konusu tatbikata da bu gözle bakılabilir. Çin, Doğu Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkta Japonya ile, Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkta ise diğer kıyıdaş ülkeler ile karşı karşıyadır. ABD, her iki anlaşmazlıkta da, Çin’in karşısındaki ülkelerin yanında bir duruş sergilemektedir. ABD, ayrıca, Çin’in benim ülkemin bir parçası dediği Tayvan konusunda da Pekin ile karşı karşıyadır. Başkan seçilen Trump’ın seçim kampanyası sırasındaki söylemleri ve seçimden sonra Tayvan Cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon görüşmesi, Pekin-Washington ilişkilerini biraz germiştir. Bu arada, Filipinler’in ABD’den uzaklaştığı, Çin’e yanaştığı bir süreç de ortaya çıkmıştır. Söz konusu tatbikat ve tatbikata katılan uçak gemisinin dönüş yolunda Tayvan ile Filipinler arasındaki Bashi kanalını kullanması; belirtilen gelişmeler ışığında, Pekin Yönetiminin, ABD’ye ve Tayvan’a bir “uyarısı”, Filipinler’e ise bir “desteği” olarak görülebilir.

18. ABD’nin, Okinawa’daki askeri üssünden 40 bin dönümlük alanı Japonya’ya törenle devrettiği; ancak binlerce kişinin, ABD’nin Okinawa’daki varlığını tamamen sonlandırması talebiyle eylem yaptığı açıklanmıştır. Bu kararın, ABD’nin Okinawa’daki askeri üssünün % 20 oranında küçüldüğü anlamına geldiği belirtilmiştir. Toprak devri karşılığında, Japonya da, ABD’ye söz konusu üste ”Osprey” adlı çok amaçlı hava araçları için altı adet iniş pisti inşa etmesine onay vermiştir. Onun içindir ki, ABD üssündeki küçülmenin “alan” olarak söz konusu olduğunu, “askeri varlık” olarak küçülmenin değil büyümenin söz konusu olduğunu söylemek uygun ve yerinde olacaktır. ABD’nin, İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya ile yaptığı güvenlik anlaşması uyarınca, bu ülkede çok sayıda irili-ufaklı askeri tesisi elinde tuttuğu; ancak Japonya’daki Amerikan askerlerinin yarısından fazlasının Okinawa’daki üste bulunduğu bilinmektedir.

19. Çin ile Norveç arasındaki ilişkilerin düzelmekte olduğu açıklanmıştır. Taraflar arasındaki ilişkiler, 2010 yılında, Nobel Barış Ödülünün, hapisteki Çinli muhalif siyasetçi Liu Xiaobo‘nun, “Çin’de temel insan hakları için uzun süreden bu yana yürüttüğü şiddet içermeyen mücadelesi” dolayısıyla layık görülmesi sonrasında bozulmuştu. Liu Xiaobo, Çin’de çok partili demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı talep eden eski bir akademisyen ve politikacı olup, 1989’daki Tiananmen Meydanı gösterilerinde de yer almış bir isimdi. Tarafların, son üç yıldır, diplomatik ilişkilerini sürdürdükleri ve serbest ticaret anlaşması konusunda görüştükleri ifade edilmiştir. İki ülkenin Dışişleri Bakanlarının yayınlamış olduğu ortak açıklamada, Norveç Hükümetinin “Tek Çin” politikasını desteklediği ve Çin’i çıkarlarını zedeleyecek adımları atmaktan uzak duracağı hususuna yer verilmiştir. Çin’in “özür” talebinin ise, Nobel Barış Ödülünü veren komitenin özgür ve bağımsız bir komite olması nedeniyle, geri çevrildiği belirtilmiştir. Çin ile Norveç arasındaki dış ticaret hacminin 2015 yılında 10 milyar dolar seviyesine çıkmış olması dikkat çekicidir. Ancak asıl dikkat çekici olan, Norveç’in, Arktik enerji kaynaklarının geliştirilmesinde Çin’in bir “ortak” olarak desteğinin önemli olduğuna vurgu yapmasıdır. Çin, Arktik Okyanusuna açılan bir ülke değildir. Ancak Arktika’da yürüttüğü “bilimsel” çalışmalar üzerinden burada ciddi bir “varlık” bulundurmaktadır. Eğer Arktik Okyanusunun deniz yatağının altındaki zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ile küresel ısınmanın etkisinde bu okyanusun kıyıları üzerinden işleyecek “kuzey deniz ticaret” yolu hatırlandığında, Norveç’in ve Çin’in niçin biri birlerini önemli bir “ortak” olarak gördükleri daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü Norveç, hem Arktika Okyanusuna açılan, hem de kuzey deniz ticaret yolunun batı ucunu kontrol eden bir ülkedir. Bu bağlamda, Çin’in Norveç’e, Norveç’in de Çin’e ihtiyacı vardır.

20. Güney Kore, iç politikada, bölgesel dengeleri de yakından etkileyen bir süreçten geçmektedir. Devlet Başkanı Park Geun-hye‘nin neden olduğu siyasal skandal sonrasında baş gösteren ve giderek büyüyen ülkedeki “siyasal” bölünme, Kuzey Kore’nin nükleer ve füze denemeleri ve Çin nedeniyle ciddi endişe kaynağıdır. Nitekim Park Geun-hye’nin yetkilerinin elinden alınmasına yol açan yolsuzluk ve siyasi nüfuz skandalının ardından iktidardaki Saenuri Partisi‘nden 29 milletvekili istifa etmiştir. İstifa eden milletvekilleri, önümüzdeki Ocak (2017) ayında, “Reform için Yeni Muhafazakâr Parti” adıyla yeni bir parti kuracaklarını açıklamışlardır. 31 Aralık 2016 tarihinde BM Genel Sekreteri görevi sona erecek olan, daha önce Güney Kore Dışişleri ve Ticaret Bakanı olarak görev yapmış Ban Ki-mun’un da, kurulacak partiye katılacağı ve bunun, Park Geun-hye’nin resmen istifa etmesi veya görevinden alınması halinde Cumhurbaşkanlığına aday olacağı anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Park Geun-hye hakkında halen Anayasa Mahkemesi’nde işleyen bir süreç vardır ve mevzuat gereği bu sürecin 2017 yılı Şubat ayı sonuna kadar tamamlanması beklenmektedir. Anayasa Mahkemesi, Park Geun-hye’i suçsuz bulabileceği gibi, görevden alınmasına karar da verebilir. Ancak suçsuz bulunması halinde Park Geun-hye’nin görevine dönmesinin, ülkenin ve bölgenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, uzak bir ihtimal olduğu değerlendirilmektedir. Park Geun-hye, ya istifa etmek ya da görevden alınmak suretiyle Cumhurbaşkanlığı koltuğunu bırakmak durumunda kalacaktır diye düşünülmektedir ki; bu durumda da, yine mevzuat gereği, 60 gün içinde, yeni Cumhurbaşkanını seçmek üzere seçime gitme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, o tarihte BM Genel Sekreteri görevi sona ermiş olacak Ban Ki-mun’un Güney Kore Cumhurbaşkanlığına aday isimlerden biri olarak öne çıkması kuvvetle muhtemel görülmektedir. Çin, Kuzey Kore ve Asya’nın bu bölgesindeki dengeler dikkate alındığında, hem Park Geun-hye’nin yaşadıklarının bir komplo olabileceği, hem de bu komplonun amacının Ban Ki-mun’u Güney Kore’nin başına getirmek olabileceği akla gelmektedir.

YENİ YIL MESAJI…
Türkiye’den görünen, küresel, bölgesel ve ülkesel koşulların iyiye gitmediği…
Umarız, 2017 yılı; Dünya, bölge ve ülke olarak 2016 yılını aramayacağımız; barış, dostluk, kardeşlik, sağlık, mutluluk, huzur, iyilik ve güzellik dolu; hayatımız, günlük yaşamımızı sürdürme ve geleceğimiz konusunda endişe duymayacağımız, kendimizi güvende hissedeceğimiz, iyi bir yıl olur.
Bu düşünce ve duygularla,
ASCMER olarak, yeni yılınızı kutluyoruz.
Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
ASCMER Asya Çalışmaları Merkezi

*

ascmer

Reklamlar