«Savaş Tefeciliği» düzenine!

savas_tacirleri

***

DİNDİRİN BU KANI:
ÇIKAR DALKAVUKLUKLARINI YOK EDELİM

maa2

©Mustafa Aslan AKSUNGUR

Oturdukları “MAKAM KOLTUKLARI”NIN verdiği yetkileri kötüye kullanan; ÇIKAR SAĞLAMAK icin Milletin başında boza pişiren Milletvekilleri… Bakanlar… Başbakanlar… Cumhur-başkanları ve yetkili makam sahipleri! Sizleredir sözüm:

Verdiğiniz keyfi kararlarınızdan ve yasa-dışı emirlerinizden ötürü, tüyü bitmedik yetim-yetameden tutun da, tüm 77 milyon Türk Halkına karşı iliklerinize dek günahlı, iliklerinize dek sorumlusunuz…

Şunun şurasında, en uzun yaşayan insan, 60, 70 yıl, haydi bilemedin, 100 yıl yaşıyor. Eee, düşünü-verelim biyol, değer mi şu YÜZ YILLIK bir çıkar saltanatı için kıyamete kadar o ateşli CEHENNEM BALÇIĞININ batağında kıvranmaya..?

Valiler, Kaymakamlar, Yargıçlar, Savcılar, Kumandanlar, Amirler, Memurlar ve diğerleri..! Ve diğerleri..!
Amirlerinin emirlerine uyarak ya da rüşvet alarak yasa-dışı işler yapan tüm yetki sahipleri, sizler de en AZ sizleri atayan makam sahipleri kadar kanlı, kirli bir GÜNAH BALÇIĞININ Çıkmazına gömülür, GÜNAH ÇAMURUNDA debelenir durursunuz…

Unutmayın ki: “Yerin üstü varsa, altı da vardır!” Demiş Atalarımız. Yasadışı emirlerde amir, memur, üst alt diye bir özür tanınmaz…

Bu dekicik anımsatmalardan sonra, gelelim şimdi de 2016 Türkiye’sinin barış içindeyken verdiği savaş telefçiliği ne:

88 YAŞINDAYIM. Bir TC. Vatandaşıyım. İnanın içtenliğime, Televizyon açmaya, Haber dinlemeye, Gazete okumaya korkar oldum. Gün geçmiyor ki iki, üç, beş Mehmetçiğimizi şehit vermemiş olalım. Kurtuluş Savaşı şehitlerimizi geçti neredeyse teröre verdiğimiz kurbanlarımızın sayıları…

Ateş düştüğü yeri yakar. O şehit analarının, o şehit babalarının, o şehit bacılarının, o şehit yakınlarının yüreklerini yakmaya şu bizim DEVLET SORUMLULARIMIZIN ne hakları var Allah aşkına..?

Böylesi kanlı ölüm acılarını yaşayan Halk İnsanları:
“-İlahi! Senin de başına gelsin de, en kıymetlilerinin canında bul..!” Diye SORUMLULARA ilenir dururlar…

Bizim gani gönüllü yüce HALKIMIZ buna bile gönül indirmiyor.
Anlayın artık. Dindirin bu kanı.

ÖZEL ÇIKARCILAR DIŞINDAKİ 74 MİLYON HALK İNSANIMIZI: ÇIKARCI DALKAVUKLARI YOK ETMEYE ÇAĞIRIYORUZ!

Güzel Türkiye’mizin Yüksek makamlarında: (Diyelim ki, 4000) Makam Sahibi var. Bunların çevresinde bunlara DALKAVUKLUK yapmak için Dört dönen DÖRT MİLYONU AŞKIN ÇIKAR DALKAVUĞU-MUZ APORTbeklemektedirler. Bu İTLERİN Payları, bekledikleri kemik kırıntıları önlerine atılmazsa, sahiplerini bile DALAMAYA kalkışırlar. Bunları böylece bilelim.

Şunu da bilelim ki bu Yüksek Makam sahiplerimizin hiç birisi, CUMHURBAŞKANIMIZ da olsalar, bu dalkavuklardan güç almadıkça, onları maşa olarak kullanmadıkça İNSANLIĞA AYKIRI İŞLEVLER İÇİN “OLUR!” veremezler; imza koyamazlar! Buna maçaları sıkmaz!

Maşasız meşe koru tutulmaz! Tutmaya kalkışanların Ellerinden önce, akılları, fikirleri yanar.

HIRSIZLIĞA + YOLSUZLUĞA + PETROL KAÇAKÇILIĞINA + DOLAR VURGUNLARINA… vd. vd. Akla gelen-gelmeyen tüm yolsuzluklara, aykırılıklara cesaret edemez, İmza atamaz olurlar!

Durum böyle olunca da, YETMİŞ YILDIR yaşadığımız tüm kanunsuz eylemler, usturayla kesilmişcesine şirrrp diye kesilir. Böylece Türk HALKI da, topluca hepimiz BİRDEN rahat bir nefes alırız. İşimize gider, işimizden gelir, işimizi kotarır İNSANCA yaşar, İNSAN olduğumuzu kanıtlarız!

İşte o zaman, gerek bilerek, gerekse bilmeksizin, SÖMÜRÜLEN BİZLER VE DE O 74 MİLYON İNSANIMIZDAN hiç birimiz, kanımızı o yetkili Makam sahibi sömür-genlerimize içtirtmeyiz, sömürtmeyiz..!

Hoş, zaten o sömürgen sınıf temsilcilerinin, makam sahiplerinin hiç birisi de sömürmeyi gündemlerline almak şööyle dursun, akıllarından bile getiremez olurlar ol zamanlar…

SÖMÜRÜLEN Bu 74 milyon insan, (İçinde ben de varım.) Uyanmak zorundayız. Birleşmek, bir yumruk olmak zorundayız… Gelin uyanalım..!

Bir elde beş parmak var. Parmaklarımızı ayrı ayrı tuttuğumuz zaman avucumuzda su bile eğleşmez. Hiç bir maddeyi avuçlayıp tutamayız! Onları birleştirdik miydi, her hakkımızı söke söke alır, her hakkımızı avucumuzun ortasında buluruz..!

Eee, öyleyse: Eyy o özel çıkarcılar dışındaki 74 milyon HALK İNSANI!

Gelin 74 yıldır yattığımız bu “Eshab-ı Kehef Uykusu”ndan uyanalım artık! Uyandığımız gün, eğer istersek Şu DÖRT MİLYONCUK ÇIKAR DALKAVUKLARIN(M)IZI, tükürüğümüzle boğarız..!

Gelin isteyelim, BOĞALIM, YOK EDELİM ÇIKAR DALKAVUKLARI GÜRUHUNU..!

ÇIKARCI DALKAVUKLAR GÜRUHUNU YOK EDELİM..! Kampanyasını başlattık. ETKİNLİĞE ve EYLEME geçirmek için sizlerin yardımlarınıza ihtiyacım var.
Hemen şimdi 30 saniyenizi ayırarak bu bilişimi imzalar mısınız?
İşte linki:
https://www.change.org/p/özel-çikarcilar-dişindaki-74-milyon-halk-insani-çikarci-dalkavuklari-yok-edelim

SELAMLAR OLSUN HALKA YÜKSELEN AYDINLARIMIZA

Konumuzun başlığından da anlaşılacağı gibi, bugün HALKA YÜKSELMEKTEN

söz açacağım. Belki biraz alışılmışlığın dışına çıkacağız; ama olsun! Aklın güdümünden çıkmayan aykırılıklardan korkmayalım hiç! “Hoş gelmişler, sefalar getirmişlerdir..!” Diyorum onlara ben…

“Tebdil-i mekanda ferahlık vardır!” Demiş Atalarımız. Yeni kuşaklarımızın anlayacakları dil ile söylersek:

”-Evde, obada, yurtta,yaylada yaşanılan her yerde ve yaşamın her dalında yapılan her değişiklik bir gönül rahatlığı, bir ferahlık verir her Can’a!” Diyor bu Ata öğüdümüz bizlere…

Gerçekten de, “Değişiklikler,” güneşli genlikler, ışıklı genişlikler, gönül rahatlıkları getirirler heybelerinde, torbalarında bol bolamat…

Cimrilik yapmayalım! Tüm Değişikliklerin + Değişkenliklerin + Yeniliklerin heybelerine, torbalarına uzatalım aklımızın ellerini; daldıralım ta dip derinliklerine değin, alalım alabildiğimiz kadarını bu “Değişim Filizleri”nden. Değişimlerin getirdikleri o güneşli genlikleri bol bol, soluyayım… Bol bol yaşayalım! Her doğan “GÜN”ü, Bizim Günümüz: İnsanlığın Günü yapalım…

Değişim salt canlı varlıklara özgü bir yasa da değildir. Canlı, cansız tüm varlıkları, tüm evreni kapsar. Var olup ta değişmeden, olduğu gibi kalabilecek olan varlık, ne dünyada, ne de ahrette kesin-kes yoktur. Olamaz da…

Doğal olarak, “Dil” denilen mucize de bu kurala uymak, bu yasalara, bu değişimlere uyarlanmak zorundadırlar. Uyarlar, uyarlanırlar, değişir dururlar…

Dil değiştikçe, dil ile birlikte, kendiliğinden kültürler değişir, anlayışlar değişir, düşünceler, duygular, gelenekler, görenekler değişir… Toplumdaki tüm değişiklikler dili, dildeki tüm değişiklikler de az-çok toplumu etkiler, toplumu değiştirirler…

Bu bir zenginliktir. Dillerin zenginliği, dilin anlatım gücüyle orantılı olarak azalır, orantılı olarak çoğalır…

Türkçemiz, doğurgan bir dildir. Üreme ve üretme yolları pek zengindir Türkçemizde… Yüzyıllardır Arapça ve acemce (Farsça) dillerinin bozma işlem ve elemlerine inatla ve ısrarla dayanan Türk Dili, kimliğini korumayı, kılıcının hakkına başarmıştır.

Onu bozma görevini: “Ünü, yapıtlarının karesi kadar şişirilmiş olan şair taslağı Celaleddin-i Rumi” bile, ne mutluk ki, sonuna kadar götürememiş, yapamamış, yıkmayı, yok etmeyi başaramamıştır…

Şimdilerde de, bizim aşağılık duygusu içinde debelenip duran, kısır yaratıklarımızı, yaratmaktan aciz sözde aydıncıklarımızı, Batı dillerindeki ve özellikle Fransızca İngilizce ve başkaca sözcükler, kıskıvrak esir almış, zincire vurmuşlardır. “Bilgiçlik taslama “ben”lerini (egolarını) kışkırtarak” o caanım Türkçemizi, o kutsal konumunda tedirgin edip durmaktadırlar… Ama boşa çaba: Başaramayacaklardır! Başaramazlar…

Türkçemizin üretme ve öğütme zenginlikleri yanında, Türk Halkının Saf kalmış direnci, bu bilgiç işgüzarların, o bilinçli-cahilliklerine izin vermeyecektir hiç bir zaman…

Bir dilin zenginliği, soyut olsun, somut olsun her çeşit kavramı olabildiğince tek sözcükle, buna olanak bulunamadığı hallerde de, en az sözcük tamlamalarıyla anlatabilme yetisinde odaklanır.

Türkçemiz, “Son-Ek”lerle üretilen bir üstün dildir. Türkçemizin yaratıcı özellikleri, (biraz da bu son-eklerle üretilmesinden ötürü diyebiliriz. ) bütün Batı ve Doğu dillerine oranla çok daha fazla, çok daha gelişkindir…

Rastgele herhangi bir sözcüğü ele alıp, azıcık açımlamaya çalışalım tezimizi, isterseniz. Örnek sözcüğümüz de: “DÜŞÜN” sözcüğü olsun. Düşün sözcüğümüze bir bal-ayı yaşatalım bugün. Ne dersiniz?

Buyurun, başlayalım:

[ Düşün, düşünce, düşüncel, düşünceli, düşünsel, düşüncelilik, düşüncellik,düşüncesiz, düşüncesizce, düşüncesizlik, düşündeş, düşündeşlik, düşündürme, düşündürmek, düşündürtmek, düşündürebilmek, düşündürücü, düşündürmelik, düşünme, düşünmek, düşünebilmek, düşünücü, düşünücülük, düşündürebilmek, düşünebilmek, düşün-gücü, düşünüm, düşünür, düşünürlük, düşünüş.. vd..vd.. vd… ]

Şu anda, buracıkta aklımıza geliveren OTUZ sözcük sıraladık. Aklımıza gelmeyenleri de, varın sizler ekleyin üzerine. İnanın bana, çifte hörgüçlü develerin çekemeyeceği kertede ve kıvamda, deve katarları gibi bol ve zengin sözcük dizeleri, dizileceklerdir kalemlerimizin uçlarına…

“İnsanlar arasındaki hem en etkili, hem en tadlı iletişim aracı DİL”dir. Diyorum ben. Dilin anlatım aracı ise, SÖZCÜKLER’dir. İnsan aklı, salt yanındaki insanlarla yüz yüze, dil dile konuşmakla, anlaşmakla yetinememiş, birbirlerinden binlerce km. uzaklıklardaki hemcinsleriyle konuşup anlaşmanın yollarını da aramış, bulmuşlardır…

Önce, YAZI’yı yaratmışlar; yazıyla haberleşmenin verilerinden bol bol yararlanmışlardır… Giderek bunu da yeterli bulamamışlar, –bulamazlardı da zaten! – bugünün, akıllara durgunluk verecek boyutlardaki “İletişim Ağı”nı yaratmışlardır. Bu ağ, bugünün yedi milyar insanını, birbirleriyle kapı komşusu yapacak kertede birbirlerine yaklaştırıp, daha etkili biçimde kaynaştırmıyor mu?

Bir “Aloo!” sesiyle, bir tıklama (Klikleme) yöntemiyle Çin’i, yahut Amerika’yı kulağımızın ve gözümüzün emrine kul etmiyor muyuz..?

Dil ile Kültür, birbirleriyle kaynaşıktırlar. Düşünce ile dil ise, birbirlerini yaratan, birbirlerini üreten, yaşatan, geliştiren iki ayrı kaynaktır. Sonsuz olan: “İnsanın duygu ve düşüncesidir!” İnsanlar genellikle, bu iki sonsuz hazineyi birbirlerine dil aracılığıyla iletirler…

Dildeki uydurmacaları, kaydırmacaları önleyebilmek için birinci koşul:

“Yaratıcı Beyin, yaratıcı akıl çalışmaları”dır”

İkinci koşul ise: Halka saygı gösterebilmek, sözde ve biçimde kalmayarak, gerçek anlamda “Halka Yükselebilmek” koşuludur.

“Demokrasiyi isteyerek ve içimize sindire sindire, “Dilde” de yaratmak ve dil ile de yaşatmak” koşuludur…

Halkımıza katışıksızca inandığımız, alt-bilincimizle de, üst-bilincimizle de demokratikleşebildiğimiz ve asıl asıl Halkımıza gerçekten ulaşabildiğimiz ölçülerde, dilimize ve ruhumuza sinmiş olan aşağılık duygusunu yıkıp tepeleyebilir, temizlelenebiliriz..!

Yabancı, çalıntılı sözcüklere özenen aydınlarımızı, temizlenmeye: Halka yükselmeye buyur ediyorum…

Halk diliyle dillenip, Halkımızla yükselmeye; Halkımızı hak-ettiği yüceltilere yükseltmeye buyur ediyorum…

Selamlar olsun Halk yüceltisine ulaşabilen aydın İNSANLARIMIZA..!

Reklamlar