Irak : Bağımsız Kürt Devleti İlânı ve Bağdat’tan kopmaya adım adım…

Irak Kürt Özel Bölgesi Yönetimi Başkanı Mesut Barzani; Irak’ın kuzeyinin Bağdat’tan koparak bağımsızlığını kazanması ve bu suretle Kürdistan Devleti’nin kurulmasından sonra, free_kurdistan İran, Türkiye’ ve Suriye’de bulunan Kürtlere katılma çağrısı yapmayacaklarını açıkladı. Eş zamanlı diğer gelişmeler de bir yönüyle Erbil’in Bağdat’tan kopmaya oldukça yakın olduğu sinyalleri gönderiyor, Bu açıklamanın esasen; Tahran, Ankara ve Şam’ın endişelerini ve muhtemel tepkilerini tolere etme niyeti ile yapıldığı söylenebilir. Ancak Barzani’nin bu açıklamaların, şu anlamda, fazla bir değeri olmayacaktır: Barzani, bu açıklamayı yapsa da yapmasa da, siyaset psikolojisinin doğası gereği, Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlete kavuşması, diğer bölge ülkelerindeki Kürtleri de etkileyecek ve onları ülkesinde yaşadıkları devlete karşı harekete geçirecektir. Bunun pratiğe yansıması; İran, Türkiye ve Suriye’deki Kürt ayrılıkçı hareketlerinin daha ciddi bir tehdide dönüşmesi olacak.

© photocredit

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
05 Aralık 2016

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. Filipinler Cumhurbaşkanı Duterte, Başkan seçilen Donald Trump ile iş ilişkisine sahip, Filipinli iş adamı Jose E.B. Antonio’yu Filipinler’in özel temsilcisi olarak Washington’a atanmıştır. Antonio’nun Filipinler’in başkenti Manila’nın finans bölgesi Century City’de 2017 yılında hizmete girmesi beklenen 150 milyon dolar değerindeki kuleye Trump Tower adını vermek için, isim hakkı olarak, Trump’a beş milyon dolar ödediği belirtilmiştir. Filipin şirketi Century Properties ‘in CEO’su ve kontrol sahibi hissedarı Jose E.B. Antonio; Trump ile olan iş ortaklığının temsil görevi ile çelişmediğini açıklamıştır. Jose E.B. Antonio’nun, benzeri bir görevi daha önce Pekin nezdindeki yerine getirirken, 2005 yılında, Filipinler-Çin İş Konseyi’ni kurmuş olması dikkat çekicidir. Bu arada, Trump’ın, Hindistan’da üç adet iş merkezine Trump Tower adının verilmesi için görüşmelerde bulunduğu belirtilmiş ve bu vesileyle, Başkan seçilen Trump’ın iş ilişkileri hukuksal açıdan tartışmalara neden olmuştur. Ortaya çıkan tartışmalar, Trump’ın işlerini devredeceğinin açıklanması ile “şimdilik” hız kesmiştir. Konunun iki açıdan önem arz ettiği düşünülmektedir. Birincisi, Duterte’nin Filipinler Devlet Başkanı seçildikten sonra ABD’den uzaklaşma ve Çin’e yaklaşma işaretleri vermesi ile ilgilidir. Atama, Duterte’nin, ABD ve Obama hakkında söylediklerine rağmen, ABD ile ilişkilerini sürdürmede istekli olduğuna işaret etmiştir. İkincisi de, Trump dönemi Amerikan Dış Politikasında iş adamlarının her zamankinden daha çok öne çıkabileceğidir. Nitekim son gelen bilgiler, Başkan seçilen Trump ile Filipinler Devlet Başkanı Duterte arasında bir telefon görüşmesinin yapıldığı, Trump’ın Duterte’yi 2017 yılında Beyaz Saray’a, Duterte’nin de 2017 yılında Filipinler’de yapılacak ASEAN Zirvesine davet ettiği yönündedir. Bu arada, yurt dışında artık büyük işler yapmaya/almaya başlamış Türk iş adamlarının Türk Dış Politikası bağlamında oldukça anlamlı hale geldiklerini ve bunun Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrasında Ankara-Moskova ilişkilerinin yeniden hal yoluna girmesinde kendisini gösterdiğini ifade etmek mümkündür.

2. Pekin Yönetimi, /b>Japonya ile Güney Kore arasında savunma istihbaratının paylaşımını öngören bir anlaşmanın yapılmış olmasını kınayan bir açıklama yapmıştır. Anlaşmanın münhasıran Kuzey Kore’nin artan nükleer ve füze tehdidi ile bağlantılı olduğu ifade edilmiş olsa da, tarafların bölgesel güvenliğe ilişkin konularda da istihbarat paylaşımında bulunacağının açıklanması, Çin’i rahatsız etmiştir. Çin; anlaşmanın, Soğuk Savaş mantığını yansıttığını ve bölgedeki istikrarsızlığı besleyeceğini ileri sürmüştür. Bu vesileyle, Japonya ile Güney Kore’nin istihbarat paylaşımını 2014’deki anlaşma uyarınca bugüne kadar ABD aracılığıyla paylaştıkları öğrenilmiş; buna bağlı olarak da, yeni imzalanan anlaşma ile Japonya ile Güney Kore arasındaki istihbarat değişiminin daha kolay ve hızlı olacağı ifade edilmiştir. Kuzey Kore ise, anlaşmayı tehlikeli bulduğunu, Kore Yarımadasında zaten mevcut olan gerginliği artıracağını ve Japonya’nın “yeni işgaline” kapı aralayacağını açıklamıştır. Güney Kore ile Japonya arasında mevcut olan İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Japon işgal yıllarının acı hatıralarına bağlı anlaşmazlık ve bunun etkisinde Güney Kore halkının Japonya ile yapılan istihbarat anlaşmasına gösterdiği tepki dikkate alındığında, Kuzey Kore’den gelen açıklama oldukça anlamlı bulunmaktadır. Söz konusu anlaşmanın merkezinde Güney Kore Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin yer aldığı siyasal skandal ile eş zamanlı olarak gündeme gelmesi, Güney Kore kamuoyunun anlaşmaya ilişkin tepkisini ayrıca artırmıştır. Anlaşmanın, Çin karşısında ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki bağları güçlendireceği, Çin ile Güney Kore arasındaki bağlara zarar verebileceği ve Pekin Yönetiminden gelen tepkinin arkasında bunun olduğu da ifade edilmiştir. Diğer taraftan Trump’ın seçim kampanyası sırasında söylediği müttefiklerin bölgelerindeki sorunlar konusunda daha çok sorumluluk/inisiyatif üstlenmeleri hususu hatırlandığında ise, söz konusu anlaşmanın bunu da dikkate alan bir tasarruf olduğu akla gelmektedir

3. Japonya, silah ihracatçısı olma yoluna girmiş gözüküyor. Japonya, silah ihracatçısı olmasının önündeki yasal engelin geçtiğimiz Nisan (2016) ayında kaldırılmasından sonra, güvenilir bir silah satıcısı olmayı öngören bir strateji izlediği ifade ediliyor. Japonya’nın güvenilir bir silah satıcısı olma yoluna girmesinin, Abe’nin “barışa aktif katkıda bulunma” söylemine dayalı Japonya’nın dış ve savunma politikaları ile uyumlu olduğu ifade edilmiştir. Deneyim eksikliği ve Japonya’nın Avustralya’ya Soryu sınıfı denizaltı [Sōryū-class submarines 16SS]satma konusundaki başarısızlığı, silah ihracatçısı olmada Japonya hakkında olumsuz bir algıya yol açtığı; ancak Tokyo’nun, bunun farkında olarak, özel bir strateji izlediği belirtilmiştir. Bu stratejinin, üç unsurdan oluştuğu; bunların, [i] Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri ile olan askeri bağları güçlendirme, [ii] ABD ve müttefikleri ile olan teknoloji transferini derinleştirme ve [iii] ilk iki hususu Resmi/Devlet Kalkınma Yardımı (Official Development Assistance –ODA)’nın borç/ödünç verme sistemi ile uyumlaştırma olduğu ileri sürülmüştür. Japonya Savunma Bakanlığı’nın askeri teknoloji yatırımını artırmak üzere 2017 mali yılı için rekor bütçe talebinde bulunması ve US-2 amfibi uçakları [ShinMaywa US-2] için Japonya’nın Hindistan’a sağladığı imtiyaz, bu stratejiye işaret etmiştir. Silah ihracatının ve teknoloji transferinin içerdiği amacın statükoyu korumak olduğu; Japonya’nın bölgeye yönelik geniş güvenlik politikasının bir parçası olduğu; Japonya’nın, bölgedeki kırılgan güvenlik ortamının neden olduğu güç boşluğunu doldurmak, bölgedeki pozisyonunu güçlendirmek ve güvenlik sağlayıcı rolünü öne çıkarmak istediği belirtilmiştir. Japonya’nın belirtilen strateji kapsamında, Filipinler’e sahil güvenliği için (kullanılmış) devriye gemisi kiraladığı, Vietnam’a verdiği; Vietnam ile denizaltılara karşı etkili (ikinci el-kullanılmış) P-3C uçaklarının [Lockheed P-3 Orion]satışını müzakere ettiği ifade edilmiştir. Japon Anayasasının kısıtlayıcı hükümleri nedeniyle, söz konusu askeri araçların; muhatap ülkelerin sahil güvenlik hizmet kapasitelerini, dolayısıyla bölge barışına olan katkılarını artırma amaçlı olarak verildiğine dikkat çekilmiştir. Japonya’nın 2017 yılı için öngördüğü savunma bütçesi, bir önceki yılın (2016) savunma bütçesinden % 2.3 fazladır, 51 milyar dolar seviyesindedir. Japonya, bu savunma bütçesi ile; özellikle PAC-3 füze savunma sistemini [Patriot Advanced Capability PAC-3]modernleştirmeyi, ABD’den F-35 savaş uçakları almayı öngörmektedir. Japonya’nın, kısa süre önce, 100 adet modern savaş uçağının [F-35] [F-2]ülkede üretilmesine yönelik bir ihale sürecini başlatma kararı aldığı da belirtilmiştir. Japonya’nın silah ihracatına ve teknoloji transferine ilişkin bahse konu stratejisi, Trump’ın seçim kampanyası sırasındaki açıklamaları ile uyumludur. Çünkü Japonya, bu yaptıkları ile, bölgesel konularda daha çok sorumluluk üstlenmiş ve bu suretle Japonya-ABD ittifakına güç vermiş olmaktadır. Japonya’nın bu hamlelerinin, Çin’i hedef aldığı, bölgesel dengelerin Çin lehine değişmesini sınırlamayı amaçladığı açıktır.

4. Çin para birimi yuan (renminbi), ABD doları karşısında değer kaybediyor. Ve bu bağlamda, Çin’deki likidite bolluğunun, döviz rezervlerini yok edebileceğine ve döviz kurlarında büyük dalgalanmalara neden olabileceğine dikkat çekiliyor. Dolardaki değerlenme Trump’ın Başkan seçilmesiyle ilişkilendirmekte ve yuanın daha fazla düşmeyeceği ileri sürülmektedir. Trump’ın seçim kampanyasındaki “yeniden güçlü ABD” söylemi hatırlandığında, dolardaki değerlenme Amerikalıların yurt dışı turizm harcamalarını kolaylaştırıcı bir etkiye yol açacaktır ki; sade Amerikan vatandaşının bunu Trump’ın verdiği sözü yerine getirdiği şeklinde yorumlaması mümkündür. Doların değer kazanması, bize göre, Amerikalılar için, ithalatı kolaylaştırıcı, ihracatı zorlaştırıcı bir etkiye yol açabilecektir. ABD’de üretimin hangi sektörlerde ve ne kadar yurt dışına kaydığı bizce bilinmemekle beraber, dolardaki değerlenmenin yurt dışı üretime dayalı tüketimde rahatlamaya yol açabileceği ileri sürülebilir. Dolardaki değerlenmenin Çin açısından anlamı konusunda ise şunlar söylenebilir diye düşünülmektedir. [i] İthalatta gerileme olacaktır ki, Pekin Yönetimi, son dönemde bunu gerçekleştirmeye çalışıyordu. [ii] İçeride üretime yönelme, istihdam artışı ve iç ticarette bir canlanma görülebilecektir. [iii] Üretimde içe dönülmesi, Çin halkını biri birlerine yaklaştırıcı; gelir ve yaşam düzeyleri arasındaki farklılıkları biraz törpüleyici bir işlevi yerine getirebilecektir.

5. Japonya’nın, yabancı gerçek ve tüzel kişilerin hassas bölgelerin ve askeri tesislerin yakınında taşınmaz mal edinmesini zorlaştıracak yasal bir düzenleme yapma hazırlığı içinde olduğu ifade edilmiştir. Hazırlanmakta olan yasa taslığında, ulusal güvenlik endişesiile, hâlihazırda Japon Öz Savunma Kuvvetleri ve ABD tarafından kullanılan arazilerin bitişiğindeki taşımaz malların sahipliliğinin ve kullanım amacının soruşturulması konusunda hükümete yetki verilmesinin de yer alacağı ifade edilmiştir. Konu, Japon kamuoyunda farklı yönde tartışmalara neden olmuştur. Bir taraftan bunun ulusal güvenlik bağlamında yabancı düşmanlığı ve paranoya olduğu, diğer taraftan da ülke güvenliğinin ve savunmasının tehlikeye atılmamasının gayet mantıklı olduğu şeklinde, iki farklı görüş karlı karşıya gelmiştir. Japonya’da, son dönemde, özellikle bazı yerlerdeki turizm amaçlı yabancı yatırımlar, endişeye yol açmış; bunların, özel “maksatlara” bağlı işlevleri yerine getirebileceği, “askeri avantaj” elde etme amaçlı olabileceği endişesi doğmuştur. Japonya’nın kendisinin bir ada ülkesi olması, etrafında irili-ufaklı birçok adanın bulunması ve bölge ülkelerinin egemenlik (hak) iddiaları, doğal olarak, Tokyo Yönetimini söz konusu yasal düzenlemeye itmiş gözükmektedir. Bu noktada, Doğu Çin Denizi’nde Çin ile Japonya arasında hâlihazırda anlaşmazlık konusu olan küçük adacıkların Japonya tarafından bu yolla alındığını da hatırlamak uygun olacaktır.

6. IŞİD, Şiiler tarafından kutsal kabul edilen Irak’ın Kerbela şehrine düzenlenen hac ziyaretinden dönmekte olan İranlı Şii hacıları hedef almıştır. Bağdat‘a 120 kilometre mesafede bulunan bir köyde mola veren hacı kafilesine bomba yüklü bir araçla yapılan saldırıda 80 kişi hayatını kaybetmiş, hayatını kaybedenlerin çoğunun İranlı Şii hacılar olduğu ileri sürülmüştür. Olayın iki açıdan görülebileceği düşünülmektedir. Birincisi, olayın “İslam içi” çatışmayı, İslam Dünyasındaki “bölünmüşlüğü” besleyeceğidir. İkincisi, pek fark edilmeyeni ise, Kerbela şehrini ziyaret eden İranlı Şiileri hedef alan saldırıların yeni olmadığı, daha önce de İranlı Şii hacıların Irak’ta hayatını kaybettiği ve İranlı Şiilerin bu suretle Irak’ta hayatını kaybetmesinin İran’da Irak’ı sahiplenme (kendisinin bir parçası görme, İran’a katma) düşüncesini beslemesidir. Bu noktada, Türklerin çok iyi bildiği, “toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” sözü akla gelmektedir. Eğer Irak’ın IŞİD’dan temizlenmesine katılan Şii milislerden hayatını kaybedenler ile bugün Irak’ın parçalara ayrılmasının konuşulduğu bir sürecin yaşanmakta olduğu hatırlanırsa, Irak’ın İranlıların gözünde vatan görülmesinin muhtemel sonuçları daha netleşecektir diye düşünülmektedir.

7. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne [ŞİÖ]üyeliği dile getirmesinin ardından; İran’ın Türkiye’den önce ŞİÖ’ne kabul edileceği ileri sürülmüştür. Hâlihazırda, ŞİÖ’de, İran “gözlemci”, Türkiye ise “diyalog partneri” statüsünde yer almaktadır. Statü olarak, “gözlemci” statüsü “diyalog ortağı” statüsünden önce gelmektedir. Üstelik bilindiği kadarı ile, Türkiye bugün kadar ŞİÖ’ne üyelik müracaatı yapmamış iken, İran 2008 yılında üyelik müracaatında bulunmuş, beklemektedir. Rusya’da en yetkili ağızlardan gelen son açıklamalar, nükleer anlaşmanın imzalanmasından ve yaptırımların kalmasından sonra İran’ın ŞİÖ’ne kabulünün önünde bir engel kalmadığı ve İran’ın üyelik müracaatının incelemeye alınabileceği yönündedir. Hâlihazırda altı üyesi bulunan ŞİÖ, bugüne kadar bölgesel ve küresel ölçekte ve ileri derecede sorumluluk üstlendiği bir görüntü içinde olmamıştır. Bunda Çin’in ve Rusya’nın tutumlarının etkili olduğu kabul edilmektedir. Bugün Dünyanın içinde bulunduğu durum nedeniyle, Türkiye’nin ve İran’ın ŞİÖ’ye üye olması zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir. Belki mevcut koşullarda, objektif olarak, Türkiye’nin ŞİÖ’ne üye olma ihtimalinin İran’a göre biraz daha belirgin olduğu ileri sürülebilir. Çünkü İran, her şeyden önce, 2008’teki İran değildir. Nükleer programı zımnen meşruiyet kazanmıştır, yaptırımlardan kurtulmuştur, Irak ve Suriye dışında Arap Yarımadasının doğusu ve güneyi ile Doğu Akdeniz kıyılarında kendisini belli etmektedir, buralardaki mevcut ve muhtemel sorunlara doğrudan ya da dolaylı olarak taraf durumdadır. İran’ın ABD ile olan ilişkileri soru işaretlerini içermektedir. Görüntünün aksine, somut olaylar İran’ın ABD ile birlikte hareket ettiğine, yakın olduklarına işaret etmektedir. Enerji bağlamında İran Rusya’nın rakibidir. İran’ın ŞİÖ’ne dâhil olması, bize göre, çok yönlü olarak, Rusya’nın enerji piyasasındaki konumunu olumsuz etkileme riskini içermektedir. Çin’in İran üzerinden yeni sorunlara angaje olmaktan kaçınacağı açıktır. Gerek Moskova’nın gerekse Pekin’in militan İslami aşırıcılığa bakışı bellidir. Bu koşullarda, bize göre, İran’ın ŞİÖ’ne üye olarak alınma ihtimali oldukça düşüktür. Türkiye’nin Batı ile yaşadığı sorunlar ve içinde bulunduğu (üstelik içten içe derinleşen) yalnızlığı, Rusya’ya ve Çin’e çekici gelecektir diye düşünülmektedir. Çünkü böyle bir Türkiye, etkiye açık bir Türkiye demektir. NATO üyesi olan ve AB ile tam üyelik müzakereleri yapan Türkiye’nin ŞİÖ’ne alınması, ŞİÖ’nün ve ŞİÖ üzerinden Rusya ile Çin’in cazibesini artırabilecek, bu artış Batı ve NATO için “eksiliş” ve/veya “cazibesinin erimesi” anlamına gelecektir. Onun içindir ki, Türkiye’nin ŞİÖ’ne üye olması, zayıf bir ihtimaldir ama, bu zayıflık İran kadar değildir değerlendirmesinde bulunulmuştur.

8. Japonya ile Rusya arasında anlaşmazlık konusu olan, Japonların “Kuzey Toprakları”, Rusların ise “Güney Kuriller” dediği, halihazırda Rusya’nın ülkesine dâhil olan küçük adalara Rusya’nın füze sistemleri yerleştirdiği ve bu durumun Japonya tarafından üzüntü ile karşılandığı açıklanmıştır. Söz konusu adalara, kıyı/sahil koruma amaçlı, Bastion [K-300P Bastion-P] (600 km. menzile sahip) ve Bal tipi (260 km. menzile sahip) gemi savar füze sistemleri [3K60 Bal]yerleştirilmiştir. Füzeler çalışır durumdadır. Rusya, söz konusu konuşlandırmanın anlaşmazlığı çözme çabalarına zarar vermeyeceğini umduğunu belirtmiştir. Füze sistemlerinin konuşlandırılmasının, Putin’in 15-16 Aralık 2016 tarihlerinde gerçekleştireceği Japonya ziyareti öncesinde ve her iki tarafın da bu ziyaretin anlaşmazlığın çözümüne katkı sağlayacağı konusunda hem fikir olduğu bir sırada gelmesi dikkati çekmiştir. Bu gelişmeye bakarak, [i] Kuril Adaları konusundaki anlaşmazlığın çözülme ihtimalinin oldukça düşük olduğunu, [ii] Rusya’nın geldiği nokta nedeniyle Japonya’nın ekonomik önerilerinin Moskova’ya fazla cazip gelmeyeceği, [iii] Anlaşmazlık konusu adaların Japonya’ya yakınlığı ve füze sistemlerinin menzilleri nedeniyle, konuşlandırmanın Japonya için tehdit niteliği taşıdığı, [iv] Konuşlandırma üzerinden ABD’nin Japonya “yükünün” ağırlığı konusunda Trump’a mesaj verildiği hususlarını ileri sürmek mümkündür. Konu ile ilgili başka hususlar da vardır. [i] Japonya, ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırım uygulamalarına destek vermektedir. [ii] Japonya bölgede ABD ile birlikte hareket ederken; Rusya ve Çin, ABD karşısında “şimdilik” aynı paydayı paylaşmaktadırlar, biri birlerine yakındırlar. Böyle bir tabloda, Kuril Adaları sorununun çözülebileceğini düşünmek gerçekçi gelmemektedir. Ancak uluslararası ilişkilerin doğası da, çözümün tamamen ihtimal dışı olduğunu söylemeye manidir.

9. Trump’ın Başkanlığının, ABD’nin Asya-Pasifik’te askeri varlığını yayma/genişletme yönündeki eğilimini fazla değiştirmeyeceği, sert değişiklikler yapacak gibi gözükmediği ileri sürülmüştür. Trump’ın Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) konusundaki görüşlerinde ifadesini bulan Asya’ya yönelik yaklaşımında bir zayıflama görüldüğü, Obama dönemindeki Asya-Pasifik politikasında bir ters dönüş olmayacağı ve Güney Çin Denizi anlaşmazlığı konusunda ABD ile Çin arasında cereyan eden stratejik rekabetin devam etme ihtimalinin kuvvetli olduğu değerlendirmeleri yapılmaktadır. ABD’nin, 2011 yılından itibaren askeri harcamalarında istikrarlı bir düşüş olurken, Asya-Pasifik bölgesine ilişkin askeri harcamalarda bir artış olmuştur. Keza ABD’nin denizaşırı askeri varlığının yarısından fazlası, Asya-Pasifik bölgesinde konuşlandırılmıştır. Trump’ın devralacağı bu politikayı değiştirmeyeceği; esasen, seçim kampanyası sırasında söylediği Amerikan Donanmasındaki gemi sayısını 270’den 350’ye çıkaracağım ifadesinin de Asya-Pasifik bölgesindeki ABD askeri varlığını yayma/genişletme eğilimine işaret ettiği belirtilmiştir. Hatta bu ve benzeri işaretlerden hareketle, hassas güç dengesini kırmak için, Trump’ın Asya-Pasifik bölgesine konuşulandan daha büyük bir deniz gücünü konuşlandırılabileceği, bunun bölgede bir silahlanma yarışına neden olabileceği da ileri sürülmüştür. Bu öngörüler bağlamında bir sorun olarak görülen husus, ABD’nin bölgede daha büyük bir deniz gücü konuşlandırması karşısında Çin’in ne yapabileceğidir. Bazı uzmanlar ise, Asya-Pasifik bölgesindeki sorunun ABD ile Çin arasındaki rekabet ya da tarafların deniz güçlerini bölgeye yığması değil, Kuzey Kore’nin nükleer tehdidi olduğu, bunun öncelik taşıdığı görüşündedirler. Bunlar, önümüzdeki üç-beş yıl içinde (Trump döneminde) Kuzey Kore’nin nükleer gücünü geliştirerek ABD’nin topraklarına saldırma kabiliyetini kazanabileceği ve bu nedenle ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki odaklanmasını (sıklet merkezini) Güneydoğu Asya’dan Kuzeydoğu Asya’ya kaydırmasının beklenebileceği ifade etmektedirler. Böyle bir kaydırma, Çin’i, Rusya’yı ve Japonya’yı acaba nasıl etkileyebilir? Bu sorunun cevabına eğilirken şunları hatırlamak ya da görmek uygun olacaktır. [i] Kuzeyde (yukarıda) ABD’nin Alaska Eyaleti vardır. [ii] Kuzey Pasifik Okyanusu Bering Boğazı’na doğru daralmakta ve bu daralma Okyanus üzerinden Rusya’nın doğusu ile ABD’nin batısını biri birlerine yakınlaştırmaktadır. [iii] Küresel ısınmaya bağlı olarak, Arktik Okyanusu kıyıları üzerinden işlemesi beklenen yeni “kuzey deniz ticaret yolu” konusu vardır. [iv] ABD ile Rusya, hâlihazırda karşı karşıyadırlar.

10. Çin, Singapur’un Tayvan ile yaptığı ortak askeri tatbikattan döndüğü ifade edilen dokuz adet yeni ve gelişmiş zırhlı savaş aracına (personel taşıyıcısına) Hong Kong liman gümrüğünde el koymuştur. Olayın, rutin yerel gümrük muayenesi sırasında ortaya çıktığı, Pekin tarafından yürütülmüş bir gümrük operasyonunun söz konusu olmadığı, muayene sonucunda durumun Çin Dışişleri Bakanlığına bildirilmesi üzerine Pekin’in devreye girdiği ifade edilmiştir. Bu olay, Çin’in, Tayvan ile ilişkileri olan ülkelere tahammülsüzlüğünün ve Tayvan-Singapur ilişkilerinden duyduğu rahatsızlığın konuşulmasına neden olmuştur. Çünkü Çin Dışişleri Bakanlığı, olay sonrası yaptığı açıklamada, egemen devletlerin askeri faaliyetler de dâhil Tayvan ile ilişkiye girmesine her zaman karşı olduklarını ifade etmiştir. Çin, Tayvan’ı, “tek Çin” söylemi bağlamında kendi ülkesinin bir parçası olarak görmektedir. Pekin Yönetimi, “tek devlet, iki sistem” politikası çerçevesinde ileri özerkliğe sahip olan ancak son günlerde bağımsızlık yanlısı gösteriler nedeniyle Hong Kong’dan ciddi rahatsızlık duymaktadır. Singapur, ABD ile yakın ilişkileri ve Güney Çin Denizi anlaşmazlığındaki duruşu nedeniyle, Çin’in son dönemde anlaşmazlık yaşadığı ve karşısına aldığı bir ülkedir. Olayda isimleri geçen Tayvan’ın, Hong Kong’un ve Singapur’un bu durumları, Çin’in rahatsızlığını ve verdiği tepkiyi anlamak açısından önemlidir. Olayın zamanlaması da dikkat çekicidir. Bazı uzmanlar, olayı Trump’ın seçim kampanyasında Asya konusunda söyledikleri ile ilişkilendirerek, Trump’ın Başkanlığında ABD’nin yeni izolasyonist bir politika izleme sinyalleri vermesinin etkisinde, Pekin Yönetiminin kendisine yönelik askeri ittifaklardan duyduğu rahatsızlığı bu olay üzerinden dışa vurduğu ileri sürülmüştür. Bu uzmanlar, Tayvan ile Singapur arasındaki askeri teçhizat/araç gidiş-gelişinin yeni olmadığını, uzun süredir yapıldığını belirtmişlerdir. Onun içindir ki, şimdi tepki verilmesi, hem Trump’ın Başkan seçilmesi ile, hem de Trump’ın görevi devralacağı tarihe (20 Ocak 2017) kadar ortaya çıkan boşluk ile açıklanmaktadır. Zırhlı savaş araçlarının ele geçirildiği Hong Kong, ileri özerkliğe sahip olmasına rağmen, dış ilişkiler ve savunma konusunda Pekin yetkili olduğu için; söz konusu araçların serbest bırakılmasının ya da onlara el konulmasının Çin’in yetkisinde olduğu, Çin’in isterse bu vesileyle Tayvan’a ve Singapur’a yönelik girişimlerde bulunabileceği, cezalandırıcı yaptırımlar getirebileceği ileri sürülmüştür. Diğer taraftan Çin’in özellikle Singapur’a sinyal gönderme (mesaj verme) konusunda geniş imkân ve yeteneğe sahip olduğuna dikkat çekilerek, bu olayın fazla abartılmaması gerektiğini ileri süren uzmanlar da olmuştur. Ancak Başkan seçilen Trump’ın daha yeni Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’i telefonla araması, bu tür olayların abartılacağı bir döneme işaret ettiği değerlendirilmektedir.

11. Japonya Savunma Bakanı Tomomi Inada, geçtiğimiz günlerde basına yaptığı açıklamada; Japonya’yı hedef alacak füzeleri durdurma konusu üzerinde çalıştıklarını, bu bağlamda ABD’nin anti-balistik füze savunma sistemi üzerinde durduklarını, bu sistemlerin Japonya’nın savunma yeteneğini artıracağını ifade etmiştir. Japonya, Kuzey Kore’den kaynaklanan ciddi bir füze tehdidi ile karşı karşıyadır. Japonya’nın hâlihazırda, iki aşamalı (katmanlı) bir füze savunma sistemine sahip olduğu; bu sistemde, önce gemilerde konuşlu SM-3 füzeleri [RIM-161 Standard Missile 3]ile gönderilen füzelerin uzayda yakalanmasının, sonra da karada konuşlu PAC-3 bataryaları ile yere yakın bir noktada yakalanmasının amaçlandığı ifade edilmiştir. ABD’li Lockheed Martin şirketi tarafından üretilen anti-balistik füze savunma sisteminin ise, gönderilen füzeleri Dünya’nın atmosferinde ve dışında yakalama imkân ve kabiliyetine sahip olduğu ileri sürülmüştür. Japonya Savunma Bakanının önümüzdeki haftalarda Pasifik Okyanusu’nun ortasında, Filipinler’in uzak doğusuna denk gelen bir noktada bulunan ABD’ye ait Guam Adası’na giderek, burada konuşlu anti-balistik füze savunma sistemini yerinde inceleyeceği belirtilmiştir. Eğer Güney Kore’nin, ABD ile anti-balistik füze savunma sisteminin ülkesine konuşlandırılması konusunda anlaştığı ve Japonya ile de istihbarat paylaşımını öngören anlaşmaları imzaladığı dikkate alınırsa, Japonya’nın da söz konusu füze savunma sistemini satın alarak ülkesine konuşlandırmasının kuvvetle muhtemel olduğunu söylemek mümkündür. Çin’in ve Rusya’nın bu konuşlandırmalara karşı çıktığı bilinmektedir.

12. Seyahat kısıtlamalarına rağmen, Çinli turistlerin Kuzey Kore’ye adeta akın etmesinin (rağbet etmesinin) Çin ile Kuzey Kore’yi biri birlerine yakınlaştırıcı bir etkisinin olup olmayacağı sorgulanmaktadır. Coğrafi olarak çok yakın (komşu) olan ancak, aynı zamanda farklı ve “uzak” olan iki ülke arasında, gerçekte 1950-1953 yılları arasında yaşanan Kore Savaşından gelen izlerin de beslediği güçlü bağlar olduğu ifade edilmiştir. Çinli turistler, Kuzey Kore’yi, 1950’li ve 1960’lı yıllardaki Çin’e benzetmektedirler. 2015 yılında, Kuzey Kore’yi ziyaret eden toplam 100 bin turistin % 90’nın Çinli olduğu ifade edilmiştir. Bu vesileyle, Kuzey Kore’de devletin baskın rolüne ve önemli değişikliklerin yukarıdan aşağıya doğru aktarıldığına; bu koşullarda Kuzey Kore ile ilgili gerçek bilgi eksikliğine dikkat çekilmiştir.

13. IŞID çökerken cihat stratejisi ne olacak sorusu soruluyor, bu konu tartışılıyor. Cihat stratejisinin dinamik ve fırsatçı olduğu, Dünya değişirken cihat stratejisinin de değiştiği ileri sürülmüştür. Irak’ta ve Suriye’de görülen IŞİD’taki gerilemenin, hem cihad stratejisinde değişikliğe yol açabileceği, hem de bu değişimi hızlandırabileceği; liderli ve lidersiz cihadın beklenilebileceği; IŞİD’ın merkezileşmiş ve merkezsizleşmiş militan modelleri üzerine odaklanabileceği ifade edilmiştir. IŞİD’ın El Kaide’den çok farklı olduğu, çok büyük coğrafyalarda, çok büyük örgütlenmeler ile, çok büyük operasyonlar icra ettiğine; bunlar ışığında Suriye’ye hızlı/güçlü bir dönüş yapabileceğine dikkat çekilmiştir. IŞİD’ın ilk görünümünün, merkezileşmiş saldırıların ağırlık taşıdığı, merkezsizleşmiş saldırıların az olduğu bir görünüm idi; fakat gelinen noktada, IŞİD’ın, önümüzdeki dönemde daha çok merkezsizleşmiş, küçük ama daha sık saldırılarla gündeme gelebileceği, yeni stratejiler ile ortaya çıkabileceği değerlendirilmiştir. Dünyanın her tarafında kendisini gösteren cihadist hareketlerin bir şekilde biri birleriyle bağlantılı olduğu, bunun hem bir belirsizliğe yol açtığı, hem de cihadist hareketler ile mücadeleyi zorlaştırdığı ileri sürülmüştür. IŞİD’dan ele geçirilen yerlerde IŞİD’ın kaybolmayacağına, yeraltına ineceğine ve bunun IŞİD’ın örgütsel olarak güçlenmesine yol açacağına, IŞİD’ın “devrimci” bir mücadele yoluna geçebileceğine işaret edilmesi dikkat çekici bulunmuştur. Dikkat çekici bulunan bir diğer husus ise, IŞİD’ın, mücadele yeri ve zamanı konusunda, edilgen değil, etken bir duruş sergilemesidir. Bu, Musul’da ve Rakka’da IŞİD’ı hedef alanların, bu yerler dışında da, bununla eş zamanlı olarak veya olmayarak IŞİD ile karşılaşabilecekleri anlamına gelmektedir. Bu görüşlerden hareketle, IŞİD ile mücadele konusunda şunları ileri sürmek mümkündür. IŞİD’ın merkezsizleşmiş/lidersiz cihat eylemleri ve cihadist hareketlerin biri birleriyle bir şekilde bağlantılı olması “gerçeği” nedeniyle, önleyici istihbarat faaliyetlerine ve her seviyede IŞİD ile ilgili istihbarat paylaşımına daha çok ağırlık verilmesini gerekmektedir. Ülke içinde kurumlararası, dış politikada ise ülkeler arası istihbarat paylaşımına imkân verecek uygun kurumsal yapılanmalara gidilmesine, mevcut kurumsal yapılanmaların gözden geçirilerek güçlendirmesine ihtiyaç olacaktır.

14. Irak Kürt Özel Bölgesi Yönetimi Başkanı Mesut Barzani; Irak’ın kuzeyinin Bağdat’tan koparak bağımsızlığını kazanması ve bu suretle Kürdistan Devleti’nin kurulmasından sonra, İran’da, Türkiye’de ve Suriye’de bulunan Kürtlere Kürdistan Devleti’ne katılma çağrısı yapmayacaklarını açıklamıştır. Bu açıklama, konuya ilişkin eş zamanlı diğer gelişmeler/açıklamalar ile birlikte; bir yönüyle Erbil’in Bağdat’tan kopmaya oldukça yakın olduğuna, diğer yönüyle de Tahran’ın, Ankara’nın ve Şam’ın buna ilişkin endişelerini ve muhtemel tepkilerini tolere etme niyetine işaret eder. Ancak Barzani’nin bu açıklamaların, şu anlamda, fazla bir değeri olmayacaktır: Barzani, bu açıklamayı yapsa da yapmasa da, siyaset psikolojisinin doğası gereği, Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlete kavuşması, diğer bölge ülkelerindeki Kürtleri de etkileyecek ve onları ülkesinde yaşadıkları devlete karşı harekete geçirecektir. Bunun pratiğe yansıması; İran’daki, Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürt ayrılıkçı/bölücü hareketlerinin daha ciddi bir tehdide dönüşmesi olacaktır.

15. Türk Özel Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı, Fırat Kalkanı Operasyonu bağlamında hayatını kaybeden bir personelinin cenazesinin yıkanmasına nezaret etmiş ve cenaze namazını kılmıştır. Türkiye’de siyasilerin, mülki idare amirlerinin ve komutanların terörle mücadelede hayatını kaybeden güvenlik personelinin cenaze törenlerine katılması ve onların cenaze namazlarını kılması, genelde sergilenen “bildik” bir davranış haline gelmiştir. Ancak bir komutanın hayatını kaybetmiş bir personelinin cenazesinin yıkanmasına iştirak etmesi, bize göre, bir ilktir. Bu nedenle, Korgeneral Aksakallı’nın hayatı kaybeden kendi personelinin cenazesinin yıkanmasına nezaret etmesi dikkati çekici bulunmuştur. Daha önce başında bulunduğu Türk Özel Kuvvetlerinin icra ettiği yurt içi-dışı operasyonlara bizzat katılması ile medyaya yansıyan Aksakallı’nın, görevine ilişkin olarak sergilediği bu duruşu ile, Türk Özel Kuvvetlerinin gücünü/etkinliğini beslediği, daha işlevsel kıldığı değerlendirilmektedir.

16. Pakistan–Çin Ekonomik Koridoru’nun [CPEC]deniz başlangıç ayağını teşkil eden Pakistan’ın Umman Denizi’ndeki (İran sınırına yakın) Gwadar limanın Çin’in 46 milyar dolarlık yatırımı ile devreye girmesi ve bunun ciddi bir liman hareketliliğine neden olması sonrasında, Pakistan için, Gwadar limanının güvenliğinin yeni koşullarda sağlanması ihtiyacını doğurmuştur. Pakistan’ın; hâlihazırda Umman Denizi’nde görev yapan iki savaş gemisinin bulunduğu ve bunun belirtilen ihtiyacı karşılamaya yetmediği, bu nedenle Çin’den ve Türkiye’den savaş gemisi almayı planladığı ifade edilmiştir. Bu vesileyle, ayrıca Pakistan’ın; Katar ve Türkiye ile ortak askeri teçhizat üretebileceği, Türkiye’nin ürettiği Atak helikopterleri ile bir süredir ilgilenmekte olduğu da ifade edilmiştir.

17. Endonezya’nın başkenti Cakarta’da Çin kökenli Endonezyalılar ile ilgili gerginlik devam ediyor. Endonezya nüfusunun % 1 ile 4’ü teşkil eden Çin kökenli Endonezyalıların ülke ekonomisinde çok belirgin bir yere sahip olması, kızgınlığa, ayrımcılığa ve şiddet içeren saldırılara neden olmaktadır. Cakarta Valisi, Ahok olarak anılan, Çin kökenli Basuki Tjahaja Purnam’ın elde ettiği siyasi başarı; Çin kökenlilere ekonomik imtiyaz sağlandığı, bunların ülke ekonomisinin % 70’ni kontrol ettiği, ülkedeki 300’e yakın holdingin % 68’nin bunlara ait olduğu iddiaları ve önümüzdeki Şubat (2017) ayında yapılacak seçim, ülkede tansiyonu yükseltmektedir. Bu vesileyle, yakın geçmişte, ülkede Çin kökenli Endonezyalıları hedef alan birçok kanlı saldırı olayının yaşanmış olduğu hatırlatılmaktadır. Daha birkaç hafta önce, Çin kökenli Cakarta Valisi Kur’an ayetlerini istismar etmekle suçlanmış ve bu suçlama ciddi katılımlı protesto eylemlerine yol açmıştı. Yorumcular, bu gelişmelerin yaklaşan seçim ile bağlantılı olduğunu ve iddiaların gerçekleri yansıtmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü Çin kökenli Endonezyalıların Çincenin en çok konuşulan lehçesi olan Mandarin dilini bilmemektedirler. Ayrıca, Endonezya’nın gösterdiği ekonomik ve sosyal gelişme de, Çin kökenli Endonezyalılar ile ilgili iddiaları doğrulamamaktadır. Çinli Endonezyalıların Çin’in kuklası oldukları yolundaki iddiaların arkasında ise, sağ kanat siyasetçilerin ve İslamcı grupların bulunduğu ve bunların, siyasal (seçmeni etkileme) mülahazalar ile bu iddiaları ortaya attığı belirtilmektedir. Endonezya’daki söz konusu gelişmeleri daha iyi anlayabilmek için, haritaya bakılarak buradan Endonezya’nın güncel jeopolitiği konusunda çıkarsamalarda bulunmak ve Çin ile ABD arasındaki rekabeti dikkate almak uygun olacaktır. Müslüman coğrafyasının genelinde ABD karşıtlığı kendisi belli ederken, bu coğrafyanın bir parçasını teşkil eden Endonezya’da Çin karşıtlığının öne çıkması, üzerine eğilinmesi gereken bir durumdur.

18. İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Hüseyin Bakıri’den gelen açıklamalar; İran’ın gözünü Kızıldeniz’e ve Doğu Akdeniz’e dikmiş olduğuna, bu denizlerde kalıcı üslere sahip olmayı amaçladığına işaret etmiştir. İran’da yayınlanan “Şark” isimli gazetenin haberine göre, Genelkurmay Başkanı Bakıri; İran’ın uzak bölgelerde üslere ihtiyacı bulunduğunu, Suriye ya da Yemen kıyılarında üslere sahip olmanın nükleer teknolojiye sahip olmaktan on kat daha önemli olduğunu ve bunun caydırıcılığı sağlayacağını belirtmiştir. Bakıri, ayrıca, İran’ın Basra Körfezi’nde ve diğer yerlerde askeri amaçlar için kullanılabilecek kalıcı platformlar kurabileceğini de ifade etmiştir. Bakıri’nin, açıklamalarında detay vermediği; ancak Dünya nüfusunun 2/3’ü kıyılarda yaşarken ve küresel ekonomi denize bağlı iken, bunun İran için bir zorunluluk olduğuna işaret ettiği belirtilmiştir. İran, uygulanan yaptırımlara rağmen, (Basra Körfezi’ndeki ABD deniz gücü karşısında) kendi deniz gücüne hep önem vermiştir. Suriye’deki iç savaşta Beşar Esad’ın ve Yemen’deki iç savaşta da, Suudi Arabistan liderliğindeki askeri koalisyonun karşısında yer alan Husilerin (Hutilerin) en büyük destekçisidir. 2015 yılında yaptırımlardan kurtulmuş, Batı ile nükleer anlaşma imzalamış ve böylece enerji zenginliğini istediği gibi değerlendirme imkânına kavuşmuştur. General Bakıri’nin açıklamaları, İran’ın “bölgesel güç” olmayı öngören bir ajandaya sahip olduğuna; belirtilen tablo da, bugün itibarıyla, bunun önünün açık olduğuna işaret etmektedir diye düşünülmektedir.

19. Irak’ın, çıkarılan bir yasa ile, IŞİD’a yönelik Musul operasyonu ile ismi öne çıkan, Şii milis örgütü Haşdi Şabi‘ye “kolluk gücü” yetkisi verdiği; Haşdi Şabi örgütünün, bu suretle, ordu ve polis güçleri ile aynı statüyü paylaştığı ve aynı haklardan yararlanacağı ifade edilmiştir. Irak Parlamentosu’ndaki Sünni grupların ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı İyad Allavi‘ye bağlı Vataniye Grubunun yasaya karşı çıktıkları; Irak Başbakanı Haydar Abadi’nin, yasanın çıkmasından sonra yaptığı açıklamada, Haşdi Şabi örgütünün kendisine bağlı olduğunu açıkladığı belirtilmiştir. Söz konusu yasanın ne anlama geldiğini iyi anlayabilmek için, Musul operasyonun başladığı sırada yaşanan tartışmaları hatırlamak gerekir. O tarihte, Şii milislerin, hâkim Sünni kimliği nedeniyle Musul’a girmesinin ciddi sorunlara yol açacağı belirtilmiş; Şii milislerin Sünni Musul halkına insanlık dışı muamele yapabileceği endişesine dikkat çekilmiş; Bağdat bu iddialar karşısında, Şii milislerin Haşdi Şabi örgütünün Musul’a tek başına girmeyeceğini Irak kolluk kuvvetleri ile birlikte gireceğini belirtmişti. Bunlar hatırlandığında, acaba Bağdat Yönetiminin, Şii milis örgütü Haşdi Şabi’yi kolluk gücü yapmasını nasıl anlamak gerekir? Çıkarılan yasa, Bağdat Yönetiminin hem samimiyetsizliğine, hem de niyetine/maksadına işaret eden bir tasarruftur. ABD’nin Irak’taki varlığı ve Bağdat Yönetimi üzerindeki nüfuzu nedeniyle, aynı sorgulamayı ABD için de yapmak gerekmez mi? Bu yasa, Türkiye’nin endişelerinde ne kadar haklı olduğuna işaret etmez mi? Bu tablo ortada iken, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bulundurduğu askeri varlığına yönelik eleştirileri nasıl anlamak uygun olacaktır.

20. Hindistan’da Başbakan Modi’nin, 08 Kasım 2016 tarihinde, dolaşımdaki kâğıt paranın % 86’sını teşkil eden, 7.30 Amerikan dolarına denk gelen 500 rupeelik banknot ile 14.60 Amerikan dolarına denk gelen 1.000 rupeelik banknotu yasaklaması; Hindistan’ın güncel ekonomisinde ilginç bir tablo ortaya çıkarmış, ülkenin “nakit ekonomisinde” soruna yol açmıştır. Hükümetin vergi kaçırılmasını önlemek ve “gayri resmi” ya da “gölge” ekonomiyi ortadan kaldırmak için aldığı bu karar, özellikle kırsal kesimi zora sokmuş gözükmektedir. Hindistan’ın kırsal kesiminde, biraz yüksek faizle olsa bile, çiftçilerin ve tüccarların küçük miktarlardaki nakit ihtiyaçlarının karşılanmasına aracılık etmek suretiyle “resmi” bankacılık sisteminin yükünü hafiflettiği ileri sürülen küçük finansörler yaygındır. Kırsal kesimin küçük çiftçileri ve tüccarları, günlük nakit ihtiyaçlarını çoğunlukla bunlardan karşılarlar. Gerek kırsal kesimin söz konusu küçük finansörlere olan bağımlılığı, gerekse ülkenin resmi bankacılık sisteminin kırsal kesimin yarısına hizmet vermekten uzak bir durumda bulunması ve bunların kredi verme koşullarının kırsal kesimdeki mevcut koşulları dikkate almaması, söz konusu kararı, ülke ekonomisi için bir soruna dönüştürmüştür. Çünkü 500’lük ve 1.000’lik rupee banknotlarının kaldırılması, para çekme makinelerindeki günlük para çekme limitini aşağıya çekmiş; bu da, kırsal kesimi, finansal ihtiyacını karşılamada uzun süren hantal bir süreç ile karşı karşıya bırakmıştır. Kredi verme prosedürleri, bunun ilave iş yüküne yol açması ve bunun personel maliyetinde artışı olarak görülmesi, resmi bankacılık sisteminin kırsal kesimde şube sayısını artırmasını engellemekte ve resmi bankaların küçük finansörlerin yerini doldurmasını güçleştirmektedir. Konunun bir diğer boyutu da, “gayri resmi-gölge ekonominin” GSYİH’nın % 20’sini ve istihdamın % 80’ni oluşturduğu yönündeki iddialardır. Bu da, hükümetin aldığı söz konusu kararın sadece kırsal ekonomiyi değil, ülke ekonomisini de olumsuz etkileyeceği, mevduatta gerilemeye yol açacağı anlamına gelmektedir. Küçük çiftçilerin ve tüccarların küçük nakit ihtiyaçlarının karşılanamamasının, kırsalda işlemekte olan tarım ve ticaret çarkını durduracağı ve bunun, bu çarka bağlı bütün sektörleri etkileyeceği belirtilmiştir. Nitekim Hindistan Merkez Bankası, durumu gözden geçireceğini açıklamak durumunda kalmıştır.

21. Rusya, İsrail, Lübnan ve Arap medyasında, Mısır Silahlı Kuvvetlerine ait unsurların Suriye’de bulunduğuna dair haberler yer almış; hatta geçtiğimiz Kasım (2016) ayında, Mısırlı pilotların Şam Yönetiminin kontrolündeki Hama Hava Üssünde bulunduğu ileri sürülmüştür. Bununla beraber, üzerinde ısrarla durulan hususun Mısır’ın ne zamandan beri Suriye’de asker bulundurduğu olduğu dikkati çekmiştir. Mısır Dışişleri Bakanlığından bu konuda bir yalanlama gelmişse de, aynı günlerde Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’den gelen Beşar Esad’a destek açıklaması aksi yönde bir algılamaya yol açmıştır. Bahse konu haber, Mısır’ın Suudi Arabistan ve İsrail ile olan güncel yakın ilişkilerini çağrıştırıyor. Mısır’ın Suriye’deki varlığı, Rusya’nın Suriye’de bulunmasının İsrail’in hareket alanını daraltması bağlamında bu durumu İsrail lehine telafi etme olarak görülebilir, böyle alınabilir. Ancak Suudi Arabistan’ın Mısır ile olan “çok yakın” ilişkileri hatırlandığında, Mısır’ın Şam Yönetiminin yanında yer alması soru işaretlerine neden olmaktadır. Kahire’nin Riyad’a rağmen böyle bir adımı atamayacağı varsayıldığı için, bu, Riyad’ın Suriye politikasında değişim ihtimalini akla getirmektedir. Mısır’ın bugün Şam yönetimine veriyor gözüktüğü desteğin, münhasıran 1958-1961 yıllarında hayata geçmiş, Mısır ile Suriye’nin “Birleşik Arap Cumhuriyeti” çatısı altında bir araya gelmesi ile ilişkilendirilmesi ise, gerçekçi gelmemektedir.

22. Görev geldikten sonra ABD karşıtı açıklamaları ile Dünya kamuoyunun gündemine gelen Filipinler Cumhurbaşkanı Duterte‘nin konvoyuna bombalı saldırıda bulunulmuştur. Saldırının, 2013’te ortaya çıkmış, Moro İslami Kurtuluş Cephesinden ayrılanlar ile yabancı savaşçılardan oluşan, “militan İslami aşırıcı” Maute Grubu tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmüştür. Maute Grubunun IŞİD’a katıldığı ve Mindanao Adası’ndaki özerk yönetime dâhil Lanao del Sur kentine bağlı Butig kasabasını ele geçirdikten sonra buradaki Filipinler bayrağını indirilerek yerine IŞİD’ın bayrağını çektiği ifade edilmiştir. Duterte’ye yönelik saldırı, Filipinler güvenlik güçlerinin Butig kasabasını Maute Grubundan geri almak için başlattığı operasyon sonrasında gelmiş ve bu nedenle örgütün Duterte’nin konvoyuna yaptığı saldırı bu operasyon ile ilişkilendirilmiştir. Maute Grubunun, söz konusu saldırıdan bir gün önce de, ABD’nin Manila Büyükelçiliği yakınlarına bomba bıraktığı; ancak bombanın güvenlik güçleri tarafından fark edilerek tesirsiz hale getirildiği belirtilmiştir. Bu arada, Filipinler’deki bir hapishaneden 28 IŞİD mensubu mahkûmun firar ettiği de medyaya yansımıştır. Bunlar üst üste konulduğunda akla gelen hususlar şunlardır: [i] ABD’yi IŞİD ile ilişkilendiren iddialar ve Duterte’nin ABD karşıtı söylemleri, Maute Grubunun yaptığı saldırının arkasında ABD’nin olabileceğini düşündürtüyor. [ii] Hapishaneden kaçan IŞİD mensubu mahkûmlar ve IŞİD’a bağlı Maute Grubu, önümüzdeki dönemde, Filipinler’in daha ciddi terörist saldırılara konu olabileceğini çağrıştırmaktadır. [iii] IŞİD’ı Musul’dan (ve Rakka’dan) çıkarmak için ciddi bir operasyon başlatılmış iken, IŞİD’ın Filipinler’de icra edeceği ciddi büyüklükteki bir eylem Irak’ta (ve Suriye’de) devam eden IŞİD karşıtı operasyonları etkileyecektir. [iv] Irak’taki (ve Suriye’deki) tablonun etkisinde IŞİD’ın cihat stratejisinde olabilecek değişikliklere odaklanmak uygun olacaktır.

23. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın; İstanbul‘da yapılan Parlamentolararası Kudüs Platformu Sempozyumu ‘ndaki konuşmasında Suriye‘ye Esad’ın hükümdarlığına son vermek için girildiğini söylemesi, Moskova’da şaşkınlığa yol açmış; Ankara-Moskova ilişkilerinde yeniden geriye gidiş mi sorusuna yol açmış; arkasından gelen karşılıklı açıklamalar bu istifamı ortadan kaldırmış ve işleri hal yoluna sokmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fırat Kalkanı operasyonunun hedefinin herhangi bir ülke ya da kişi değil, Türkiye’yi hedef alan terör örgütleri olduğu açıklamasında bulunarak, ilk ifadesine açıklık getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk ifadesi; Rusya’da, uçak krizi sonrasında Ankara ile Moskova arasında varılmış mutabakatlar ile bağdaşmayacağı yorumu ile karşılanmış; İran’dan da, Erdoğan’ın gücünün Beşar Esad’ı devirmeye yetmeyeceği “sesi” gelmiştir. Bu olay; bölgenin çok hassas, kırılgan ve sürprizlere açık bir konjonktürden geçtiğine ve bu nedenle en küçük bir sözün ciddi yankı bulabileceğine ve riskleri içerebileceğine işaret etmiştir. Bize göre, bu olayın işaret ettiği en önemli husus, Ankara-Moskova ilişkilerinin çok hassas olduğu, uçak krizinin etkisinin hafiflemekle beraber devam ettiği ve ikili ilişkilerin henüz tam olarak düzelmemiş olduğudur.

24. Rusya Devlet Başkanı Putin, Federal Meclis’te, 13. geleneksel konuşmasını yapmıştır. Putin’in konuşması Dünyada ve Rusya’da ilgiyle takip edilmiştir. Putin; konuşmasında, özetle şu hususlara değinmiştir. [i] Rus halkı zor koşulların üstesinden gelebileceğini göstermiş ve bunu vatanseverlik değerlerinde birleşerek başarmıştır. [ii] Demokrasimizi, kurumlarımızı ve politik sistemimizi, özgürlüğü dikkate alarak, geliştirmeye devam edeceğiz. [iii] Dünyadaki krizler, Rusya’yı endişelendiriyor. [iv] Eğitim sistemimiz, ahlaklı insanlar yetiştirmelidir. [v] Yaptırımlar ile, Rusları başkasının müziği ile dans etmeye zorladılar. [vi] Rusya, ekonomik gelişmeyi erteleyemez. Ekonomik yapımızı değiştireceğiz; bu bağlamda, petrol ve doğalgaz dışındaki ürünlerin ihracatını genişleteceğiz ve küçük işletmeleri destekleyeceğiz. [vii] Yolsuzlukla mücadele edeceğiz; bu Rusya için çok önemlidir. [viii] Rusya kendisine düşman aramamaktadır; hiçbir zaman da aramamıştır. Rusya’nın dostlara ihtiyacı var. [ix] ) Rusya, küresel problemlerin çözümüne katılmaya, katkı sunmaya hazırdır. Özetle belirtilen bu hususlar, hem içeriye, hem de dışarıya verilmiş mesajlar niteliğindedir. Suriye krizi üzerinden Rusya’nın uluslararası politikadaki imajının güçlenmesi ve itibarının artması dikkate alındığında; konuşmanın, uluslararası ilişkiler bağlamında, hemen her ülkenin Rusya ile yakınlaşmada isterse bir “tutamak” olarak kullanabileceği hususları içerdiğini söylemek mümkündür.

25. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (Organization of Petroleum Exporting Countries-OPEC), Viyana’da yapılan toplantıda, sekiz yıl sonra petrol arzını kısma kararı almış; karar ile, günlük ham petrol üretiminde 1.2 milyon veril kısıntıya gidilmiş ve günlük toplam ham petrol üretimi böylece 32.5 milyon varile çekilmiş; karar, ilk aşamada, ham petrol fiyatlarında sınırlı bir artışa yol açmıştır. Riyad ile Tahran’ın bir anlaşmaya yanaşmasında Putin’in önemli bir rol oynadığı; keza Suriye konusundaki yaklaşımları farklı olmasına rağmen Moskova ile Riyad’ın anlaşmış olmasının önemli olduğu ileri sürülmüştür. Yapılan açıklamada, kısıntının Ocak 2017’de başlayacağı ve kısıntıya rağmen, petrol üretimini artıracak tek ülkenin İran olduğu belirtilmiştir. Anlaşmanın, depolanmış ham petrolü kapsam dışı tutmasının sorun olacağı (bunun ABD’nin işine geleceği); fiyatların yükselmesi ile ABD’nin kaya petrolü üretimine dönebileceği ifade edilmiştir. Anlaşmanın petrol piyasasındaki durumu nasıl etkileyeceği, Ocak (2017) ayında sonra görülecektir. Ancak petrol fiyatlarındaki artışın petrol üreticisi ülkelerin işine gelirken; en büyük enerji tüketicisi ve enerjide dışa bağımlı Çin’in enerji maliyetini artıracağı ve küresel ekonomik/finansal kriz nedeniyle enerjideki maliyet artışından daha fazla olumsuz etkilenebileceği ileri sürülebilir. Bir taraftan düşük petrol fiyatları nedeniyle gelir kaybı yaşayan, diğer taraftan savunma harcamaları artan Suudi Arabistan’ın bu karar sonrasında biraz rahatlaması beklenebilir. Ancak düşük petrol fiyatları politikasının arkasında Riyad’ın olduğu kabul edildiği için, Suudi Arabistan’ın bugüne kadar olan uygulamadan ne elde etmiş olabileceği sorusu akla gelmektedir ki; bunun, ileriki günlerde ortaya çıkması beklenen çalışmalardan anlaşılacağı düşünülmektedir.

26. Donald Trump’ın yeni izolasyonist politikadan söz ettiği bir sırada, Xi Jinping’in Çin’in küresel güç oyunundaki yerini ileriye taşımaya yöneldiği ifade edilmiştir. Xi Jinping Yönetiminin, içeride durumunu sağlamlaştırdıktan sonra, 2017 yılı içinde, Çin’de, Bir Kuşak Bir Yol Projesi konusunda bir zirve planladığı; amacının bu proje üzerinden doğudaki ülkeleri (30’a yakın ülkeyi) kendine çekmek olduğu; bunda başarılı olması halinde G-20’nin bu projenin yanında cüce kalacağı ileri sürülmüştür. Mevcut konjonktürde ülkelerin daha çok iç sorunlarına odaklanmış olmasının, Çin’in söz konusu proje üzerinden uluslararası politikada daha ileri bir konuma ulaşmasına imkan vereceği; Trump’ın seçim kampanyası sırasında ileri sürdüğü gibi Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)’dan çekilmesinin Çin’in işini ayrıca kolaylaştıracağı yorumları yapılmıştır. Pekin Yönetiminin söz konusu projesi ve merkezinde Çin’in yer aldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) birlikte mütalaa edildiğinde; Çin’in 2017 yılına ilişkin söz konusu zirve planlaması önemli olmakla beraber, Çin’in ekonomik açıdan sıkıntıda olduğu da bir gerçektir. Döviz rezervlerinin küçülmesi, döviz kurlarının durumu ve denizaşırı yatırımların fazlalığı, Çin için sıkıntıdır. Uzmanlara göre, ABD’nin AIIB’den uzak durması Washington için bir hatadır. Çin’in ve ABD’nin bölgede güvenliği sağlama ve barışı geliştirme konularında birlikte hareket etmemeleri, her iki tarafın da amacına ulaşmasını engelleyici bir etkiye yol açacaktır. ABD’nin Trump Başkanlığında Çin’e yönelik çatışmacı bir yaklaşım izlemesi, Pekin Yönetimini denizaşırı yatırımlarını yönetmekte zora sokacaktır. Diğer taraftan eğer ABD Trump’ın seçim kampanyası sırasında ifade ettiği gibi Çin ile olan dış ticareti zorlaştırıcı bir yaklaşım izler ise; Çin’in, ABD üzerinden ortaya çıkacak ihracat kayıplarını Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamındaki çabaları ile karşılamasının mümkün olabileceğini de görmek gerekir.

27. Babası Tayland Kralı Kral Bhumibol Adulyadej‘in hayatını kaybetmesinden 50 gün sonra, yerine “Majesteleri Kral Maha Vajiralongkorn Bodindradebayavarangkun” unvanı ile oğlu Veliaht Prens Maha Vajiralongkorn geçmiştir. Yeni Kral’ın, 2017 yılında babasının cenazesinin yakılmasından sonra resmi olarak taç giyeceği açıklanmıştır. Anayasal monarşiyle yönetilen Tayland’da Kral’ın yetkileri kısıtlı olup, Kraliyet ailesi, ordunun ve iş dünyasının zengin elitlerinin himayesi altındadır. Ordu, Tayland’ın siyasal yaşamında belirgin bir yere sahiptir. Güneydoğu Asya’nın bir parçası olan Tayland’ın güncel jeopolitiği oldukça önemlidir. Ve bunlar, yeni Kral ile birlikte Tayland’ın izleyebileceği siyaseti merak konusu yapmaktadır.

28. Çin’in son 15 yıl içinde Latin Amerika’da ve Karayipler’de (yani ABD’nin arka bahçesinde) en önemli ekonomik aktör haline geldiği ileri sürülmüştür. Latin Amerika ülkeleri ile Çin arasındaki dış ticaretin büyüklüğü 2000 yılında 10 milyar dolar seviyesinde iken, bu rakam 2012’de 270 milyar dolar seviyesine çıkmıştır. Analistler, bu durumu Çin’in yatırım ve kredi koşullarının Batılı ülkelere göre daha olumlu olması ile açıklamakta, Çin’in Latin Amerika ülkelerine ilişkin yaklaşımının bu ülkelerde yoksulluğun azalmasına hizmet ettiğini belirtmekte ve Çin’in Latin Amerika’da artan varlığı ile ABD’nin hegemonyasına meydan okuduğunu, en azından tehdit ettiğini ileri sürmektedirler. Bu verilere bakılınca, Trump’ın içe döneceği söyleminin, biraz da ABD’nin arka bahçesinde kendisini gösteren Çin ile ilgili olduğu akla gelmektedir. Karayipler’i ve Latin Amerika’yı bugüne kadar kendisinin arka bahçesi olarak görmüş ABD’ye duyulan tepki (oluşmuş ABD karşıtlığı) dikkate alındığında; ABD’nin izlediği Çin’i Asya’da çevreleme politikasının aynısının, ancak kısmen, Çin tarafından Karayipler ve Latin Amerika üzerinden ABD’ye karşı izlenmekte odluğunu ileri sürmek mümkündür.

29. Hindistan, Pakistan üzerinden, Afganistan ile hava kargo bağlantısı kurmayı amaçladığını açıklamıştır. Afganistan’ın, dış ticaretinde, ağır tahribat nedeniyle demiryolunu kullanamadığı, Pakistan’ın Karaçi limanına bağımlı olduğu; bu bağımlılığın, aradaki sorunlar nedeniyle, istismar edilebildiği; Hindistan ile Afganistan arasında kurulacak hava kargo taşımacılığının dış ticaretinde Afganistan’ı rahatlatacağı ve Afganistan’ın dış ticaretini geliştirmesine hizmet edeceği ileri sürülmüştür. Ancak Hindistan’ın söz konusu isteğinin münhasıran ekonomik bir mahiyet arz etmediğini belirtmek gerekir. ABD, Hindistan ile yakınlaşmaktadır. Afganistan’da Kabil Hükümetinin Taliban ile yürüttüğü görüşmeleri, ABD’ye göre, Pakistan sabote etmektedir. Yani, ABD, hem Yeni Delhi ile hem de Kabil ile yakındır. Önce, bunun farkında olmak icap eder. Diğer taraftan Pakistan, son dönemde ABD’den uzaklaşmakta ve Çin‘e yaklaşmaktadır. Bu tablo, Pakistan’ın, ABD destekli Afganistan ile Hindistan arasında bulunduğu (kaldığı) bir tablodur. BM Sivil Havacılık Sözleşmesi (ICAO), Pakistan’ın söz konusu talebe hayır demesine engeldir. Ancak Afganistan ile Hindistan arasındaki yakınlaşmanın hedefinde kendisinin olduğunun da farkındadır. Konunun, Pakistan için zor bir konu olduğu düşünülmektedir. Konunun bir de dinsel boyutu vardır. Pakistan Müslüman nüfusa sahip bir ülkedir. Afganistan ise; tıpkı Pakistan gibi, nüfusunun tamamına yakını Müslüman bir ülke olmasına rağmen, Pakistan karşısında Hindistan’a yanaşma eğilimi göstermekte; yani etnik ya da dinsel faktörlerin değil, çıkarın etkisinde hareket etmektedir. Afganistan’ın Çin’e komşu oluşu, Çin-Hindistan, Çin-ABD ve Çin-Pakistan ilişkileri nedenleriyle, konunun Çin’i de çok yakından ilgilendireceği düşünülmektedir.

*

ascmer

Reklamlar